Öğrenen Kent
Gürcan Banger
Size birkaç ipucu vereceğim. Yaşadığınız kenti (ya da yerleşimi) dikkatle inceleyin. Çevrenizde gözlemlediklerinizin ne kadarı özgün? Sizi saran kentin ne büyüklükte bir oranı o kent tarafından yaratılmış ve üretilmiş? O kentin hangi oranı başka yerleşimlerden aktarılmış taklitlerden oluşuyor?
Şunu da sormalısınız. Yaşadığınız kentin öğretim ve eğitim kurumlarında her düzeydeki öğrencilere aktarılan bilginin ne kadarı o kentin kurumları tarafından üretilmiş? Bu yerleşimde bulunan yaygın bilim, teknoloji ve eğitim kuruluşlarının aktardığı (aktarıyorsa eğer) bilginin hangi oranı o kentin bilim insanları, araştırmacıları, buluşçuları veya işletmeleri tarafından oluşturulmuş?
Bir kent yeni bilgi üretmiyorsa o zaman kendi geleceğini de kurgulamıyor demektir. Bugünün kentlerinin geleceğe sağlıklı bir biçimde hazırlandığının göstergelerinden birisi, o yerleşimlerin bilgi üretiyor olmalarıdır. Bunda da öncelikli görev, ilgili kentin üniversiteleri, araştırma – geliştirme (ar-ge) merkezleri, sanayi işletmeleri ve diğer eğitim – öğretim kurumlarına düşer. Hiç kuşkusuz; bu aktörler arasında sivil toplum kuruluşlarını da unutmamamız gerekir.
Bir kentin geleceğe doğru ve sağlam biçimde hazırlandığının bir diğer göstergesi ise o yerleşimin (kentsel bütünlük içinde) bir kendi kendine öğrenme modeli geliştirmiş olmasıdır. Bir başka deyişle; o kentte mevcut kurum ve kuruluşların yeni bilgiler üretmeyi ve yeni bilgilerle donanmayı bir içsel motivasyon haline getirmiş olmaları gerekir. Bu türde bir yönelim geliştirmiş olan kenti ‘öğrenen kent’ olarak isimlendirebiliriz.
Biraz da konunun ekonomik boyutuna bakalım. Öğrenen kent fikrinin arkasındaki gerekçe, bölgesel rekabet gücünün artırılması, kentteki işletmelerin ve yurttaşların gelir düzeyinin yükseltilmesi ve refahın artırılmasıdır. Dolayısıyla öğrenen kent fikri, aynı zamanda bir kentsel kalkınma yaklaşımıdır. Bu nedenle kentin ekonomik ve sosyal olarak kalkınmasından sorumlu olan tüm kentsel aktörleri ilgilendirir.
Dünya üzerine öğrenen kent fikrinin gerçekleştirmiş ya da bu fikrin odağına yaklaşmış örneklere baktığımızda; bazı önemli noktalar dikkatimizi çekiyor. Bunlardan birincisi; eğitim ve öğretim süreçlerinin yaşam boyu hale gelmiş olmasıdır. Kötü örneklerde eğitim – öğretim faaliyetleri okul ile sınırlı kalırken, gelişmiş örneklerde yaşam boyu yurttaş eğitiminin öne çıktığını görüyoruz. İyi örneklerde kurum ve kuruluşlar kendi iç eğitim ve ar-ge faaliyetlerini gerçekleştirirken, kentin resmî, sosyal, sivil ve bilimsel yapıları da yaygın vatandaş eğitimine önem ve değer veriyorlar.
Başarılı kentlerde kolektif ve etkileşimli öğrenmenin, ağ yapılarının, katılım ve işbirliğinin diğerlerine oranla farklı özellikler olarak öne çıktığını görüyoruz. Bu örnekler bize kentin sadece fiziksel mekânlardan oluşmadığını ama fazlasıyla bir ilişki, iletişim, katılım ve paylaşım alanı olduğunu gösteriyor. Çağdaş kentlerin her geçen gün bu özelliklerini daha fazla geliştirdiklerini gözlemek de hiç şaşırtıcı değil…
Bir yerleşimin öğrenen kent haline dönüşmesi sürecinde her kentsel aktöre düşen görevler var. Bir diğer görev grubu ise işbirliği fikrinden doğuyor. Örneğin üniversiteler, ar-ge kuruluşları ve sanayi işletmelerinin birlikte iş yapabilecekleri yeni mekanizma ve yöntemlere gerek duyuluyor. Bu süreçlerde üretilen bilginin kent tarafından paylaşılabilir hale gelmesi gerekiyor. Bu paylaşım sayesinde yenileşme süreci açık ve kolektif olmaya başlıyor.
Eski zamanlarda yerleşimler kendi yönelimleri ile kendiliğinden gelişip büyümüşler. Bazıları şekilsiz büyüme örnekleri oluştururken kimileri zaman içinde kaybolup gitmişler. Günümüzde ise kentlerin geldiği ölçekte kendiliğinden gelişme mümkün değil. Ortak aklın ve kolektivitenin kentsel büyümeye liderlik etmesi gerekiyor. Bu liderlik yapılamadığı durumda ise kente dâhil olan tüm paydaşlar, geleceğin zulmünü hak etmiş oluyorlar.
öğrenme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğrenme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Bilgi, Öğrenme ve Kent
Bilgi, Öğrenme ve Kent
Gürcan Banger
Bir ürün veya hizmetin ortaya çıkabilmesi için gerekli unsurlara ‘üretim faktörleri’ adı verilir. İktisadın bir bilim olarak öne çıkmaya başladığı 18’inci yüzyıldan bu yana geleneksel üretim faktörleri olarak ‘doğal kaynaklar, sermaye, işgücü ve girişimcilik’ isimlendirilir. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında bilimdeki büyük atılımlara ek olarak bilişim ve iletişim teknolojilerindeki olağanüstü gelişme nedeniyle ‘bilgi’ de üretim faktörleri arasında sayılmaya başladı.
Bugün üretim faktörleri arasında önemli bir yere sahip olan bilginin diğerlerinden bazı farklılıkları var. Öncelikle; bilgi, oldukça karmaşık ve çok yönlü bir kaynak olma özelliği taşıyor. Farklı türleri var. Doğal kaynaklar gibi kıt olma özelliğine sahip değil. Başarısız girişimler bile bilginin bir üretim faktörü olarak daha fazla gelişimine olumlu etki yapıyor. Bilginin ticareti ve alışverişi yanında korunması için de henüz yeterli yöntem, mekanizma ve mevzuat geliştirilebilmiş değil. Zamanla eskiyor, değişiyor, üretimi durmaksızın hızlanıyor ve ivmeleniyor, üretim hacmi artıyor.
Geleneksel üretim faktörlerinin pek çoğunda mülkiyet yapısı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır. Sermayenin, doğal kaynağın ya da işgücünün kime ait olduğu açıkça bellidir. Diğer yandan bilgi ise kamusal olma özüne sahiptir. Dolayısıyla bilgiyi bir üretim faktörü olarak tanımlarken yarı kamusal niteliğine işaret etmek gerekir.
Bilgiyi üretim süreçlerinde farklı bir düzeye taşıyan bir diğer özelliği ise ‘ölçeğe göre getiri sağlıyor’ olmasıdır. Geleneksel üretim faktörlerinde yapılan yeni artışlar verimlilik ve getiri oranını değiştirmeyebilirken, artan bilgi miktarı verimliliği ve getiriyi ciddi anlamda geliştirir ve yükseltir. Bilginin bir üretim faktörü olarak artan getiri sağladığı tezi bu gerçeğe dayanır. Dünyadaki örnekler göstermiştir ki; yeni bilgiyi üreten ve ona sahip olan ekonomik işletmeler hızla büyüyüp gelişebilmektedir. Özetle; örneğin teknolojiyi üretmenin ve ona sahip olmanın sırrı, onu var eden bilginin özünden kaynaklanıyor.
Bir noktaya daha işaret etmeliyim. Eğer bir bölgede bilgi üreten kurum, kuruluş ve işletme sayısı yüksekse, o bölgede katma değerin ve zenginliğin de yoğunlaştığını gözlüyoruz. Dolayısıyla bilgi yoğunlaşması devamla kalkınma ile sosyal ve bireysel refahın da kaldıracı oluyor. Kendi ulusal, bölgesel veya yerel ekonomilerinin odağına bilgi üretimini yerleştirebilen topluluk veya kuruluşlar maddi ve manevi zenginleşmenin mekanizmasını da meydana getirmiş oluyorlar.
Bilginin alışverişinin yapıldığı ortamları hatırlayalım. İlk elde ilk ve orta öğretim düzeyi ve üniversiteleri sayabiliriz. Bu kurumlara ilişkin eskimiş modelde öğrencilere tek yönlü olarak bilgi aktarılır. Okullar genelde bilgi üretim süreci içinde yer almazlar; sadece başka yerlerde (ve ellerde) üretilmiş bilgilerin naklini gerçekleştirirler. Hâlbuki bu kurumları, kendilerinin bilimsel ve teknolojik bilgi ürettiği bir noktaya terfi ettirmek gerekir. Gene; bu kurumların öğretmenleri, öğretim üyeleri ve araştırmacıları ile öğrencileri yeni bilgi üretmenin bileşenleri olmalıdırlar. Bir başka deyişle; zaten mevcut olan bilginin bu kurumlarda öğrenciye aktarılıyor olması, zenginliğin ve refahın yolunu açmak için asla yeterli değildir.
İster okul veya üniversite isterse ekonomik işletme; bir kuruluşu bilgi üretiyor hale getirmek, onun ekonomisini bilgi odaklı hale getirmek anlamını taşır. Bilgi odaklı ekonomiye sahip kurum ya da kuruluşlar ile insani yerleşimler bu özellikleri sayesinde kalıcı, sürdürülebilir rekabetçi, yenilikçi (yenileşmeci) ve maddi olarak zengin bir düzeye terfi ederler. Bunun örnekleri Dünyanın değişik noktalarında izleniyor.
Bilgi odaklı hale gelen bir kurum bilgi üretmenin yanında aynı zamanda kendi kendine öğrenme sürecini de içselleştirmiş demektir. Kendi kendine öğrenebilen bir kurum, kuruluş ya da yerleşim (örneğin bir kent) ise her yönden zenginleşme yönünde ciddi adımlar atmaktadır.
Yukarıda anlattığım sürecin sorumlusu ya da yöneticisi kimdir? Bu yönlü tek bir isim söylemek ne doğru olur ne de mümkündür. Bilgi odaklı ekonomiyi gerçekleştirecek olan paydaşlar, kentin ekonomik ve sosyal aktörleridir, bunların oluşturacakları topluluklar ve ağlardır. İzninizle; bu konuyu da bir başka yazıda tartışayım.
Gürcan Banger
Bir ürün veya hizmetin ortaya çıkabilmesi için gerekli unsurlara ‘üretim faktörleri’ adı verilir. İktisadın bir bilim olarak öne çıkmaya başladığı 18’inci yüzyıldan bu yana geleneksel üretim faktörleri olarak ‘doğal kaynaklar, sermaye, işgücü ve girişimcilik’ isimlendirilir. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında bilimdeki büyük atılımlara ek olarak bilişim ve iletişim teknolojilerindeki olağanüstü gelişme nedeniyle ‘bilgi’ de üretim faktörleri arasında sayılmaya başladı.
Bugün üretim faktörleri arasında önemli bir yere sahip olan bilginin diğerlerinden bazı farklılıkları var. Öncelikle; bilgi, oldukça karmaşık ve çok yönlü bir kaynak olma özelliği taşıyor. Farklı türleri var. Doğal kaynaklar gibi kıt olma özelliğine sahip değil. Başarısız girişimler bile bilginin bir üretim faktörü olarak daha fazla gelişimine olumlu etki yapıyor. Bilginin ticareti ve alışverişi yanında korunması için de henüz yeterli yöntem, mekanizma ve mevzuat geliştirilebilmiş değil. Zamanla eskiyor, değişiyor, üretimi durmaksızın hızlanıyor ve ivmeleniyor, üretim hacmi artıyor.
Geleneksel üretim faktörlerinin pek çoğunda mülkiyet yapısı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır. Sermayenin, doğal kaynağın ya da işgücünün kime ait olduğu açıkça bellidir. Diğer yandan bilgi ise kamusal olma özüne sahiptir. Dolayısıyla bilgiyi bir üretim faktörü olarak tanımlarken yarı kamusal niteliğine işaret etmek gerekir.
Bilgiyi üretim süreçlerinde farklı bir düzeye taşıyan bir diğer özelliği ise ‘ölçeğe göre getiri sağlıyor’ olmasıdır. Geleneksel üretim faktörlerinde yapılan yeni artışlar verimlilik ve getiri oranını değiştirmeyebilirken, artan bilgi miktarı verimliliği ve getiriyi ciddi anlamda geliştirir ve yükseltir. Bilginin bir üretim faktörü olarak artan getiri sağladığı tezi bu gerçeğe dayanır. Dünyadaki örnekler göstermiştir ki; yeni bilgiyi üreten ve ona sahip olan ekonomik işletmeler hızla büyüyüp gelişebilmektedir. Özetle; örneğin teknolojiyi üretmenin ve ona sahip olmanın sırrı, onu var eden bilginin özünden kaynaklanıyor.
Bir noktaya daha işaret etmeliyim. Eğer bir bölgede bilgi üreten kurum, kuruluş ve işletme sayısı yüksekse, o bölgede katma değerin ve zenginliğin de yoğunlaştığını gözlüyoruz. Dolayısıyla bilgi yoğunlaşması devamla kalkınma ile sosyal ve bireysel refahın da kaldıracı oluyor. Kendi ulusal, bölgesel veya yerel ekonomilerinin odağına bilgi üretimini yerleştirebilen topluluk veya kuruluşlar maddi ve manevi zenginleşmenin mekanizmasını da meydana getirmiş oluyorlar.
Bilginin alışverişinin yapıldığı ortamları hatırlayalım. İlk elde ilk ve orta öğretim düzeyi ve üniversiteleri sayabiliriz. Bu kurumlara ilişkin eskimiş modelde öğrencilere tek yönlü olarak bilgi aktarılır. Okullar genelde bilgi üretim süreci içinde yer almazlar; sadece başka yerlerde (ve ellerde) üretilmiş bilgilerin naklini gerçekleştirirler. Hâlbuki bu kurumları, kendilerinin bilimsel ve teknolojik bilgi ürettiği bir noktaya terfi ettirmek gerekir. Gene; bu kurumların öğretmenleri, öğretim üyeleri ve araştırmacıları ile öğrencileri yeni bilgi üretmenin bileşenleri olmalıdırlar. Bir başka deyişle; zaten mevcut olan bilginin bu kurumlarda öğrenciye aktarılıyor olması, zenginliğin ve refahın yolunu açmak için asla yeterli değildir.
İster okul veya üniversite isterse ekonomik işletme; bir kuruluşu bilgi üretiyor hale getirmek, onun ekonomisini bilgi odaklı hale getirmek anlamını taşır. Bilgi odaklı ekonomiye sahip kurum ya da kuruluşlar ile insani yerleşimler bu özellikleri sayesinde kalıcı, sürdürülebilir rekabetçi, yenilikçi (yenileşmeci) ve maddi olarak zengin bir düzeye terfi ederler. Bunun örnekleri Dünyanın değişik noktalarında izleniyor.
Bilgi odaklı hale gelen bir kurum bilgi üretmenin yanında aynı zamanda kendi kendine öğrenme sürecini de içselleştirmiş demektir. Kendi kendine öğrenebilen bir kurum, kuruluş ya da yerleşim (örneğin bir kent) ise her yönden zenginleşme yönünde ciddi adımlar atmaktadır.
Yukarıda anlattığım sürecin sorumlusu ya da yöneticisi kimdir? Bu yönlü tek bir isim söylemek ne doğru olur ne de mümkündür. Bilgi odaklı ekonomiyi gerçekleştirecek olan paydaşlar, kentin ekonomik ve sosyal aktörleridir, bunların oluşturacakları topluluklar ve ağlardır. İzninizle; bu konuyu da bir başka yazıda tartışayım.
Değişen Öğrenme Kavramı
Değişen Öğrenme Kavramı
Gürcan Banger
Öğrenme kavramı, 20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte hem derinlik hem de genişlik olarak değişime uğradı. Öğrenmenin derinliği değişti; çünkü eğitim artık yaşam boyu hale dönüştü. Günümüzde bilgi üretiminin nitelik ve miktar olarak geldiği noktada standart okul eğitimi ile yetinmek mümkün değil. Hem iş ortamında meslek içi eğitimi olarak hem de yaşamın farklı alanlarında ek eğitim olarak öğrenme ihtiyacı genişliyor ve tatmini için yeni yol ve yöntemler gerekiyor. Bu nedenle ekonomik işletmelerin çalışanlarına yönelik eğitim çalışmalarından topluma açık eğitim veren özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına kadar çok geniş bir yelpaze görüyoruz. Özetle; yaşadığımız çağda öğrenmenin derinliği arttı.
Genişlik konusu ise biraz daha farklı… Son 30-40 yıla kadar eğitim veya öğrenme dediğimizde; aklımızda oluşan figür bireydi. Özellikle çocukların ve gençlerin ilköğretimden üniversiteye (ya da lisans sonrasına) kadar olan eğitim süreçlerini algılıyorduk. Daha sonra eğitim ve öğrenme süreçlerinin topluluk ve toplumlar için de söz konusu olabileceğini fark ettik. Bu süreçte kültürün önemi daha açık biçimde ortaya çıktı. Öğrenme konusunda bireyin yayına topluluk ve toplumların katılması ile birlikte bu alanda bir genişleme yaşandı.
Bugün ise öğrenmenin genişliği konusu tam bir yelpaze halini almış görünüyor. Artık bir çırpıda kentlerin ya da bölgelerin öğrenme süreçlerinden söz eder olduk. İnsan içeren tüm kurum ve kuruluşlar eğitimin ve öğrenmenin konusu olarak ele alınabiliyor. 2008 yılında yazdığım bir makalede ‘kentsel pedagojiden’, bir başka deyişle ‘kentsel eğitim biliminden’ söz ettiğimi hatırlıyorum. Birkaç küçük değişiklikle o gün yazdıklarıma geri dönmek isterim.
“Kentleşme sürecinde daha yüksek kalite düzeyine ulaşması, kentteki yurttaşların ve kurumların öğrenme becerileri ile yakından ilgilidir. Kişiler için kişisel öğrenimden söz ederken, kurum ve kuruluşlar için kurumsal öğrenme süreçlerini dile getirebiliriz. Kent konusuna geldiğimizde; eğitim ve öğrenme unsurlarını içeren kavramsal çerçeveye ‘kentsel pedagoji (kentsel eğitim bilimi)’ adını verebiliriz. Bir kenti farklı ve özgün kılacak unsurlardan birisi olan yaratıcılık ve inovasyon (yenileşim) yeteneği, kentteki hem bireyleri hem de kurum ve kuruluşların öğrenme becerileri ile yakından ilgilidir. Kentin toplam öğrenme başarısı, o kenti yarışta ön saflara taşıyacak olan yeni teknoloji geliştirme, inovasyon ve yaratıcılığın anahtar süreçlerindendir.
Buradan kendimize bazı başka sorular üretebiliriz. Eskişehir’de kişisel ve kurumsal öğrenme becerilerinin düzeyi nedir? Eskişehir’de kentsel pedagojinin varlığından veya etkinliğinden söz edebilir miyiz? Eskişehir, Dünyada oluşan değişimi ne ölçüde algılayıp bunu öğrenme süreçlerine yansıtabilmektedir? Öğrenme sürecinin; ekonomik ve sosyal değişim süreçlerini yerelde yeniden üretebilmek için ne tür katkıları olmaktadır?
Öğrenmenin kent düzeyinde kişisel ve kurumsal başarılar elde etmesi; yereldeki aktörler arasında iletişimin, işbirliğinin ve dayanışmanın (hatta ortaklaşa rekabetin) artmasına neden olur. Kentsel pedagoji ile kişi ve kurumların öğrenme düzeyindeki iyileşme, kentin bir küresel figür olma yolunda ciddi bir altyapı oluşturmasını sağlar. Öğrenmenin etkileşimli bir süreç olduğunu düşündüğümüzde; neden kentin tüm aktörleriyle birlikte bu süreç içinde yer alması (yer almamız) gerektiğini daha kolay anlarız.”
29-30 Nisan 2010 tarihlerinde Eskişehir Sanayi Odası (ESO) tarafından düzenlenen ve Türkiye’nin her yanından geniş katılımın sağlandığı ESİNKAP (Eskişehir İnovasyon Kapasitesi Geliştirme Projesi) 2’nci Ar-Ge Proje Pazarı etkinliğinin tartışma başlıklarından birisi ‘bölgesel öğrenme’ idi. Toplantının katılımcıları özellikle etkinliğin birinci gününde bölgesel öğrenme konusunda ciddi yaklaşımları izleme fırsatı buldular.
Hiç kuşkusuz; burada ESO’nun yaklaşımı, Eskişehir için bölgesel öğrenmenin önem ve değerinin tartışılması oldu. Öğrenen bölgelerin geliştirilmesi felsefesinin ardında, bölgesel rekabet gücü ve refah düzeyinin artırılması olduğu düşünüldüğünde; konunun önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor. (Bu konunun diğer boyutlarına değinme işini yarına bırakalım.)
Gürcan Banger
Öğrenme kavramı, 20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte hem derinlik hem de genişlik olarak değişime uğradı. Öğrenmenin derinliği değişti; çünkü eğitim artık yaşam boyu hale dönüştü. Günümüzde bilgi üretiminin nitelik ve miktar olarak geldiği noktada standart okul eğitimi ile yetinmek mümkün değil. Hem iş ortamında meslek içi eğitimi olarak hem de yaşamın farklı alanlarında ek eğitim olarak öğrenme ihtiyacı genişliyor ve tatmini için yeni yol ve yöntemler gerekiyor. Bu nedenle ekonomik işletmelerin çalışanlarına yönelik eğitim çalışmalarından topluma açık eğitim veren özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına kadar çok geniş bir yelpaze görüyoruz. Özetle; yaşadığımız çağda öğrenmenin derinliği arttı.
Genişlik konusu ise biraz daha farklı… Son 30-40 yıla kadar eğitim veya öğrenme dediğimizde; aklımızda oluşan figür bireydi. Özellikle çocukların ve gençlerin ilköğretimden üniversiteye (ya da lisans sonrasına) kadar olan eğitim süreçlerini algılıyorduk. Daha sonra eğitim ve öğrenme süreçlerinin topluluk ve toplumlar için de söz konusu olabileceğini fark ettik. Bu süreçte kültürün önemi daha açık biçimde ortaya çıktı. Öğrenme konusunda bireyin yayına topluluk ve toplumların katılması ile birlikte bu alanda bir genişleme yaşandı.
Bugün ise öğrenmenin genişliği konusu tam bir yelpaze halini almış görünüyor. Artık bir çırpıda kentlerin ya da bölgelerin öğrenme süreçlerinden söz eder olduk. İnsan içeren tüm kurum ve kuruluşlar eğitimin ve öğrenmenin konusu olarak ele alınabiliyor. 2008 yılında yazdığım bir makalede ‘kentsel pedagojiden’, bir başka deyişle ‘kentsel eğitim biliminden’ söz ettiğimi hatırlıyorum. Birkaç küçük değişiklikle o gün yazdıklarıma geri dönmek isterim.
“Kentleşme sürecinde daha yüksek kalite düzeyine ulaşması, kentteki yurttaşların ve kurumların öğrenme becerileri ile yakından ilgilidir. Kişiler için kişisel öğrenimden söz ederken, kurum ve kuruluşlar için kurumsal öğrenme süreçlerini dile getirebiliriz. Kent konusuna geldiğimizde; eğitim ve öğrenme unsurlarını içeren kavramsal çerçeveye ‘kentsel pedagoji (kentsel eğitim bilimi)’ adını verebiliriz. Bir kenti farklı ve özgün kılacak unsurlardan birisi olan yaratıcılık ve inovasyon (yenileşim) yeteneği, kentteki hem bireyleri hem de kurum ve kuruluşların öğrenme becerileri ile yakından ilgilidir. Kentin toplam öğrenme başarısı, o kenti yarışta ön saflara taşıyacak olan yeni teknoloji geliştirme, inovasyon ve yaratıcılığın anahtar süreçlerindendir.
Buradan kendimize bazı başka sorular üretebiliriz. Eskişehir’de kişisel ve kurumsal öğrenme becerilerinin düzeyi nedir? Eskişehir’de kentsel pedagojinin varlığından veya etkinliğinden söz edebilir miyiz? Eskişehir, Dünyada oluşan değişimi ne ölçüde algılayıp bunu öğrenme süreçlerine yansıtabilmektedir? Öğrenme sürecinin; ekonomik ve sosyal değişim süreçlerini yerelde yeniden üretebilmek için ne tür katkıları olmaktadır?
Öğrenmenin kent düzeyinde kişisel ve kurumsal başarılar elde etmesi; yereldeki aktörler arasında iletişimin, işbirliğinin ve dayanışmanın (hatta ortaklaşa rekabetin) artmasına neden olur. Kentsel pedagoji ile kişi ve kurumların öğrenme düzeyindeki iyileşme, kentin bir küresel figür olma yolunda ciddi bir altyapı oluşturmasını sağlar. Öğrenmenin etkileşimli bir süreç olduğunu düşündüğümüzde; neden kentin tüm aktörleriyle birlikte bu süreç içinde yer alması (yer almamız) gerektiğini daha kolay anlarız.”
29-30 Nisan 2010 tarihlerinde Eskişehir Sanayi Odası (ESO) tarafından düzenlenen ve Türkiye’nin her yanından geniş katılımın sağlandığı ESİNKAP (Eskişehir İnovasyon Kapasitesi Geliştirme Projesi) 2’nci Ar-Ge Proje Pazarı etkinliğinin tartışma başlıklarından birisi ‘bölgesel öğrenme’ idi. Toplantının katılımcıları özellikle etkinliğin birinci gününde bölgesel öğrenme konusunda ciddi yaklaşımları izleme fırsatı buldular.
Hiç kuşkusuz; burada ESO’nun yaklaşımı, Eskişehir için bölgesel öğrenmenin önem ve değerinin tartışılması oldu. Öğrenen bölgelerin geliştirilmesi felsefesinin ardında, bölgesel rekabet gücü ve refah düzeyinin artırılması olduğu düşünüldüğünde; konunun önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor. (Bu konunun diğer boyutlarına değinme işini yarına bırakalım.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
