Sermaye, Kent Rantı ve Siyaset
Gürcan Banger
1970’li yıllarla birlikte küresel sermaye gerçeğini daha net kavradık. Bu süreç (küresel sermayenin gelişimi), 1980’den sonra başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de kent yerleşimlerini de etkilemeye başladı. Türkiye ekonomisinin büyük paydaşının İstanbul olduğunu ve İstanbul’daki hareketlerin tüm kentsel ekonomileri etkilediğini düşünürsek Eskişehir gibi Anadolu kentlerinin etkilenmesine şaşırmamak gerekir.
1980’ler itibarıyla İstanbul, küresel sermayenin Türkiye’ye giriş kapısı oldu. Bu tarihten başlayarak Anadolu kentlerinin İstanbul’a olan bağımlılığı, uluslar arası sermayeye eklemlendi. Ama hemen bu görünümün düne ait olduğunu ve yakın gelecekte bu görüntünün belli oranda değişeceğini söylemeliyim. Yakın vadede uluslar arası sermayenin pivot ayağı İstanbul’da kalmak üzere Eskişehir’in de aralarında bulunduğu bazı illerde doğrudan yerleşeceği ve yapılanacağı kanaatindeyim.
Kent sistemi
Kent bileşenleriyle, ilişkileriyle bir sistemdir. Kentsel sistemin değişik düzlemlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Örneğin kentin ekonomik, siyasal ve ideolojik düzlemlerin bir bileşimi olduğundan söz edebiliriz. Bu düzlemlerin özellikleri ve kalitesi, özelde kentsel mekânı, genelde kent sistemini belirler. Silik ve niteliksiz düzlemler, kalitesiz bir kent oluşturur.
Eskişehir’in mekânsal büyümesinin bir yağ damlası modeli olduğu uzmanlarca bilinir. Yağ damlası modeli, kendiliğinden gelişmenin önemli göstergelerinden birisidir. Bu gösterge, kenti oluşturan düzlemlerin kalitesizliğinin bileşkesinden başka bir şey değildir. Bu üç kalitesiz düzlemin oluşturduğu kentsel mekân ve kentsel sistemin kaliteli olmasını beklemek hayalcilikten bile ötedir.
Tüketim kenti
Kentsel sistemin oluşumunda ekonomik düzlemin önemli ve etkin belirleyiciliği vardır. Kentlerin varoluş nedenlerinin başında tarım dışı üretim gelir. Özetle; ekonomik düzlemin asli unsuru üretimdir. Fakat kapitalizmin ilerleyen aşamalarında kentler, üretim mekânları olmaktan çıkarak tüketim mekânları olmaya başlıyorlar. Eğer söz konusu kentin üretim yapısı sağlam ve sağlıklı ise kapitalist tüketim sürecinin yükünü daha kolay karşılayabiliyor.
Değişen manzara
Kentlerin gelişmesi ile birlikte sanayi üretimi öne çıkarken kırsal alanlardaki atıl işgücünü sanayi sektörlerine çektiği bilinir. Son yıllarda sanayi yanında hizmetler sektörünün de önemi artmıştır. Hizmetler sektörünün Eskişehir gibi ekonomilerde yerine getirdiği işlevlerden birisi, sanayinin tüketemediği işgücü fazlasını gizli işsizlik biçiminde içine almak, emmektir.
Kentlerin gelişmişlik sırası, üretimin ne kadarının o kentte yapıldığının da bir göstergesidir. Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte bazı kentlere üretim pastasından daha az pay düşmektedir. Üretim pastasının azalması ile kent, bir üretim merkezi olmaktan çıkıp bir tüketim mekânı haline dönüşmektedir.
Eskişehir sanayisinin yakından incelenmesi, kentin müşteri sadakati yaratan vazgeçilmez yeterli sayıda ürünü olmadığını, ancak başka kentlerde üretilen pastaya katkılarda bulunduğunu göstermektedir. Yan sanayi olarak nitelenebilecek tüm sektörler için durum budur. Tekstilde Çin’in ucuz işgücü ile bir seçenek yaratması gibi ülkedeki başka kentlerin daha uygun seçenekler yaratması durumunda Eskişehir ciddi kayıplara uğrayacaktır. Teşvik Yasası’nın yarattığı tehdit bunlardan birisidir. Bölgesel kalkınmada merkez il olma şansını yitirmemizin önemi buradadır.
Tüketim kenti olmak
Tüketim kenti olma eğilimi gösteren yörelerde gözlenen yönelimlerden birisi, yeni kent bölgelerinin ve konut alanlarının oluşmasıdır. Tüketim için gerekli olan altyapının oluşması, uzun vadeli kredilerle konut sahibi olma süreçlerinden geçmektedir.
Tüketim kenti olma yöneliminin bir diğer göstergesi ise bu tüketimin yapılmasını sağlayacak olan yeni mekanizmaların gelişmesidir. Anlaşılan, daha önce Eskişehir’in kaynaklarını İstanbul üzerinden elde eden küresel sermaye, bu kez kendisi Eskişehir’e gelerek kaynak transferini yurtdışına doğrudan yapacaklardır.
Güçbirliği
Görünen o ki, şu ana kadar olup bitenin dışında Eskişehir’de olağan sınai ve ticari yollarla sermaye birikimi olmayacak; olan da hareketlenmede isteksiz görünüyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki devlet eliyle sermayedar yaratma girişimini andıran güçbirliği ile sermaye ve girişimci yaratma hayalimiz de vizyonsuzluktan ve sosyal sermaye düşüklüğünden gerçekleşmeyecek. (bilindiği gibi; sosyal sermayenin düzeyini karşılıklı güven, birlikte iş yapabilmek ve ortak çalışma yetkinlikleri belirliyor.)
Diğer yandan kapitalist gelişme ilerledikçe kentsel mekân da bir sermaye haline dönüşüyor. Bu nedenle kentsel mekânın, değişik tür ve boydan kent rantiyelerinin saldırısına uğramaya başlaması son derece olağan…
Kent toprak ve mekânlarının talan edilmesi sürecinin odağında daima siyaset var. Eskişehir’de kimi kamu arazi ve mekânlarının gerek özelleştirme gerekse ihaleler yoluyla talan edilme eğilimlerinin altında sağ-sol ayrımı olmaksızın siyasetten güç alan yeni kent rantiyeciliğinin olduğundan hiç kuşkum yok. Anlaşılan, Eskişehir’de kapitalist sermaye birikimi kent mekânının talan edilmesiyle oluşum sürecine girmek üzeredir.
Beklendiği gibi; ilerleyen dönemde kent mekânı, üretim yapılan bir alan olmaktan çıkarak her an daha çok tüketim merkezi olan mekânın bizzat kendisinin bir değerli meta olduğu biçime dönüşmekte. Eskişehir’in kent merkezindeki aşırı yoğunlaşmanın ve rant artışının arkasındaki sosyal ve ekonomik gerçek budur.
Bu süreçte yeni yaşam mekânları geliştirerek kent rantını düşürme görevinin yerel yönetimlere düşmesine rağmen buradaki kimi yöneticilerin yerel paydaşlarıyla birlikte öncelikle kendilerinin ranttan pay alma derdine düştüklerini gözlüyoruz. Deyim yerindeyse; kapitalist zaman, akması gerektiği gibi talan ruhuyla akarak kentin sermaye birikimi sorununun çözümüne geleneksel rantiyecilik damgasını vuruyor. Sağ-sol adına ahkâm kesenler, kent rantının talibi kendi patronları olunca ağızlarını bıçak açmıyor, birdenbire sus-pus oluveriyorlar.
Küresel Sermaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küresel Sermaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Şubat 2011 Pazartesi
Sermaye, Kent Rantı ve Siyaset
Etiketler:
eskişehir,
Gürcan Banger,
kent,
Kent rantı,
Küresel Sermaye,
Sermaye,
siyaset
2 Kasım 2010 Salı
Ekonomi ve Küresel Sermaye
Ekonomi ve Küresel Sermaye
31 Ekim 2010 köşe yazısı
Gürcan Banger
1980 sonrasında oluşan ve dünya ölçeğinde etkileri olan krizleri tek tek ülkelerin ekonomileri(veya ulusal ölçekli sermayeler ile ilişkilendirmemek lazım. Küreselleşme denen olgunun sonuçlarından birisi, yeni türden bir küresel sermaye sınıfının oluşması oldu. Buna sanayi toplumu jargonunu kullanarak küresel sermaye sınıfı demek yanlış olmaz. Sınır tanımaz bir şekilde ülkeler – ekonomiler arasında dolaşabilen sermaye sınıfı, artık kendi krizlerini kolayca tüm dünyaya yayabiliyor. Bir ülkeden çekilerek o ekonomiyi zorda bırakacak koşullar oluştururken, diğer yandan gittiği ülkede göreli bir rahatlama yaratıyor. Tabii ki; ülkeyi terk edeceği zamana kadar…
Küresel sermayenin güvenliğinin sağlanması ve serbest dolaşımının kolaylaştırılması için 1980 sonrasında gerekli mekanizmalar da oluşturulmuş durumda. Az ve orta gelişmiş ekonomileri istikrara kavuşturma adı altında IMF ve Dünya Bankası katılımlı olarak oluşturulan makro ekonomik politikaları bu çerçevede anlamak lazım. Malum ülkelerde devlet mekanizması da değişik programlar aracılığı ile küresel sermayenin şartlarına uygun hale getiriliyor. Deyim yerindeyse; dış müşteri memnuniyeti…
Türkiye’de gördüğümüz manzaranın yukarıda özetlediğimden daha farklı boyutları da var. Petrol ihraç eden ülkeleri bir yana koyduğumuzda pek çok doğu ekonomisinin bu farklılıkları paylaştığını söyleyebilirim. Örneğin; Osmanlı ekonomik yapısının en belirgin özelliklerinden birisi, Batı tipi bir kapitalizme önayak olacak sermaye birikimine geçit vermemiş olmasıdır. Bu durum, Cumhuriyet dönemine de yansıdığından; sermaye birikimi zafiyeti, devlet eliyle kapatılmaya çalışılmış. Türkiye’nin ciddi anlamda yabancı sermaye ihtiyacının nedeni, tarihsel olarak başlayıp Cumhuriyet’in kısa tarihi içinde ekonominin atılımlı gelişememesine bağlı olarak gerçekleşmiş. Tabii ki; buna siyasetin, rant adına mevcut kısıtlı kaynakları pervasızca tüketmiş olmasını da eklemek gerekir.
Özetlersek; ülke ekonomisinin birinci ihtiyacı, yatırıma ve girişime dönüşecek olan sermayenin bulunmasıdır. 1950’lerden bu yana bu sorunun çözümü için öngörülen yol, yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi isteği olmuş. 20’nci yüzyılın ikinci yarısı ile başlayan süreçte ise hiçbir iktidarın yabancı sermaye beklentisi dışında bir başka yaklaşımı olmamış. Kendilerini başarılı bulan iktidarların her dönemdeki övünç kaynağı ya ne kadar dış borç alabildikleri ya da gelen yabancı sermayeyi ne denli artırabildikleri olmuş.
Bugün uygulanan yüksek faiz – düşük kur politikasının da yaklaşık 60 yıldır uygulanan yaklaşımlardan bir farkı yok. Enflasyonu düşük tutmak ve sermaye birikimi ihtiyacını karşılamak için uygulanan bu politika sürecek. Ama şu noktaya dikkat etmek gerek: Yabancı sermayenin Türkiye’yi tercih etmesinin ilk nedeni Dünyadaki en yüksek faiz oranını sağlıyor olması. Dolayısıyla yabancı sermaye, Türkiye’nin kaşını gözünü sevdiğinden değil; para ile çok yüksek oranda para kazandığı için gelmektedir. Kendisinin güvenliği sağlandığı ve o da para kazanmaya devam ettiği sürece ülkede kalmaya devam edecektir.
Öyle bir manzara var ki; ulusal kazancınız yüzde 5’i geçmiyor ama ekonominiz adına borç aldığınız paraya yüzde 10-15 faiz ödüyorsunuz. Diğer yandan; ekonomiyi kurtarması öngörülen ihracatın arttığını söylüyorsunuz, ama ithalatın daha fazla artması bir yana, birim ihracat içinde ithalatın oranı bir rekora koşuyor. Orta ve uzun vadede sanki ekonominin içi boşalıyor. Doğrusu; dışarıdan gelen ile dışarıya giden arasındaki olumsuz farkın kapatılmasına hizmet eden özelleştirmeler sona erdiğinde, nasıl bir ekonomik manzara ile karşılaşacağımızı merak ediyorum. Dünya ciddi anlamda bir ekonomik krizi konuşurken, sosyal gündemimizin toplumsal gerginlikleri tırmandıracak iç politika sorunlarına indirgenmesini ise olumlu yorumlamam mümkün değil.
Bir noktaya dikkat çekmek isterim. Başta AB ülkelerinde olmak üzere Avrupa’da ve Amerika’da hükümetler daha tasarruflu ve sıkı ekonomi politikalarına yöneliyorlar. Bir yandan devleti görece merkeze alan yaklaşımlar yaygınlaşırken diğer yandan sosyal yardımlar ve sübvansiyonlar azalıyor. Bu yeni durumda kısa vadede Avrupa ve ABD’nin dışarıdan aldığı mal, ara mamul ve hizmetlerde azalma olması muhtemel. Bu nedenle bu ülkelerdeki firmalarla iş yapan yerel ve ulusal işletmelerin daha dikkatli olması gerekir. En azından bir daralma ihtimalini akılda tutmak lazım.
31 Ekim 2010 köşe yazısı
Gürcan Banger
1980 sonrasında oluşan ve dünya ölçeğinde etkileri olan krizleri tek tek ülkelerin ekonomileri(veya ulusal ölçekli sermayeler ile ilişkilendirmemek lazım. Küreselleşme denen olgunun sonuçlarından birisi, yeni türden bir küresel sermaye sınıfının oluşması oldu. Buna sanayi toplumu jargonunu kullanarak küresel sermaye sınıfı demek yanlış olmaz. Sınır tanımaz bir şekilde ülkeler – ekonomiler arasında dolaşabilen sermaye sınıfı, artık kendi krizlerini kolayca tüm dünyaya yayabiliyor. Bir ülkeden çekilerek o ekonomiyi zorda bırakacak koşullar oluştururken, diğer yandan gittiği ülkede göreli bir rahatlama yaratıyor. Tabii ki; ülkeyi terk edeceği zamana kadar…
Küresel sermayenin güvenliğinin sağlanması ve serbest dolaşımının kolaylaştırılması için 1980 sonrasında gerekli mekanizmalar da oluşturulmuş durumda. Az ve orta gelişmiş ekonomileri istikrara kavuşturma adı altında IMF ve Dünya Bankası katılımlı olarak oluşturulan makro ekonomik politikaları bu çerçevede anlamak lazım. Malum ülkelerde devlet mekanizması da değişik programlar aracılığı ile küresel sermayenin şartlarına uygun hale getiriliyor. Deyim yerindeyse; dış müşteri memnuniyeti…
Türkiye’de gördüğümüz manzaranın yukarıda özetlediğimden daha farklı boyutları da var. Petrol ihraç eden ülkeleri bir yana koyduğumuzda pek çok doğu ekonomisinin bu farklılıkları paylaştığını söyleyebilirim. Örneğin; Osmanlı ekonomik yapısının en belirgin özelliklerinden birisi, Batı tipi bir kapitalizme önayak olacak sermaye birikimine geçit vermemiş olmasıdır. Bu durum, Cumhuriyet dönemine de yansıdığından; sermaye birikimi zafiyeti, devlet eliyle kapatılmaya çalışılmış. Türkiye’nin ciddi anlamda yabancı sermaye ihtiyacının nedeni, tarihsel olarak başlayıp Cumhuriyet’in kısa tarihi içinde ekonominin atılımlı gelişememesine bağlı olarak gerçekleşmiş. Tabii ki; buna siyasetin, rant adına mevcut kısıtlı kaynakları pervasızca tüketmiş olmasını da eklemek gerekir.
Özetlersek; ülke ekonomisinin birinci ihtiyacı, yatırıma ve girişime dönüşecek olan sermayenin bulunmasıdır. 1950’lerden bu yana bu sorunun çözümü için öngörülen yol, yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi isteği olmuş. 20’nci yüzyılın ikinci yarısı ile başlayan süreçte ise hiçbir iktidarın yabancı sermaye beklentisi dışında bir başka yaklaşımı olmamış. Kendilerini başarılı bulan iktidarların her dönemdeki övünç kaynağı ya ne kadar dış borç alabildikleri ya da gelen yabancı sermayeyi ne denli artırabildikleri olmuş.
Bugün uygulanan yüksek faiz – düşük kur politikasının da yaklaşık 60 yıldır uygulanan yaklaşımlardan bir farkı yok. Enflasyonu düşük tutmak ve sermaye birikimi ihtiyacını karşılamak için uygulanan bu politika sürecek. Ama şu noktaya dikkat etmek gerek: Yabancı sermayenin Türkiye’yi tercih etmesinin ilk nedeni Dünyadaki en yüksek faiz oranını sağlıyor olması. Dolayısıyla yabancı sermaye, Türkiye’nin kaşını gözünü sevdiğinden değil; para ile çok yüksek oranda para kazandığı için gelmektedir. Kendisinin güvenliği sağlandığı ve o da para kazanmaya devam ettiği sürece ülkede kalmaya devam edecektir.
Öyle bir manzara var ki; ulusal kazancınız yüzde 5’i geçmiyor ama ekonominiz adına borç aldığınız paraya yüzde 10-15 faiz ödüyorsunuz. Diğer yandan; ekonomiyi kurtarması öngörülen ihracatın arttığını söylüyorsunuz, ama ithalatın daha fazla artması bir yana, birim ihracat içinde ithalatın oranı bir rekora koşuyor. Orta ve uzun vadede sanki ekonominin içi boşalıyor. Doğrusu; dışarıdan gelen ile dışarıya giden arasındaki olumsuz farkın kapatılmasına hizmet eden özelleştirmeler sona erdiğinde, nasıl bir ekonomik manzara ile karşılaşacağımızı merak ediyorum. Dünya ciddi anlamda bir ekonomik krizi konuşurken, sosyal gündemimizin toplumsal gerginlikleri tırmandıracak iç politika sorunlarına indirgenmesini ise olumlu yorumlamam mümkün değil.
Bir noktaya dikkat çekmek isterim. Başta AB ülkelerinde olmak üzere Avrupa’da ve Amerika’da hükümetler daha tasarruflu ve sıkı ekonomi politikalarına yöneliyorlar. Bir yandan devleti görece merkeze alan yaklaşımlar yaygınlaşırken diğer yandan sosyal yardımlar ve sübvansiyonlar azalıyor. Bu yeni durumda kısa vadede Avrupa ve ABD’nin dışarıdan aldığı mal, ara mamul ve hizmetlerde azalma olması muhtemel. Bu nedenle bu ülkelerdeki firmalarla iş yapan yerel ve ulusal işletmelerin daha dikkatli olması gerekir. En azından bir daralma ihtimalini akılda tutmak lazım.
Etiketler:
ekonomi,
Gürcan Banger,
Küresel Sermaye,
küreselleşme,
Sermaye
27 Ekim 2010 Çarşamba
Küreselleşme, Sermaye ve Devlet
Küreselleşme, Sermaye ve Devlet
Gürcan Banger
Küreselleşme sürecinde; aralarında Asyalı yatırımcıların da sayısının artmakta olduğu bir küresel sermaye sınıfı son 50 yılda oluştu. Küresel burjuvazi adını verebileceğimiz bu yeni olgu, bir yandan neo-liberal politikalardan beslenirken, diğer yandan da küresel güç ve yönetim merkezlerini ve neo-liberalizmin tarzını etkileyerek kendi lehine yeni bir yaklaşım oluşmasına vesile oluyor. Bu süreçte büyük veya küçük ayırımı yapmaksızın; devletlerin hiçbiri, bu yayılımın ve güç alanının etkinleşmesine karşı duramıyor. Artık küresel sermaye sınıfının sorunu, tüm ulusal ekonomilerin sorunu olarak ortaya çıkıyor. Küresel kriz olduğunu düşündüğümüz küresel olayların, genelde bu sınıftan kaynaklandığını öğrenmeye başladık.
Başta az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere baktığımızda; bu yeni sınıfın çıkarlarının korunması görevinin, bir dönüşüme uğraması için çaba sarf edilen ulus-devlete verildiğini görüyoruz. Bu dönüşümde aygıt görevi yapacak belli başlı örgütlerin ise IMF ve Dünya Bankası olduğu gözleniyor. Her iki kurumun da aynılaşan ve küresel burjuvazinin çıkarları ile paralellik gösteren vizyon ve anlayışları bu tezi doğrular gibi.
Küresel sermayenin devlet mekanizmasından beklentileri nelerdir? Mülkiyetin korunması, ulusal ekonomiye giriş-çıkış serbestliği, ülke kaynaklarının sıkıntısız kullanımı, ekonomik ve sosyal ilişkileri kolaylaştıracak biçimde hukukun üstünlüğü, siyasal ve ekonomik istikrar, ucuz üretim kaynakları ve benzerleri… Bunların olabilmesi için devletin bu anlayışa uygun olarak dönüşmesi gerekiyor. Aslında içeride yönetim modelinin ne olduğunun fazlaca önemi de yok. Dolayısıyla ulus-devlet, kendi meşruiyet ve yönetim anlayışı açısından bu anlamda içeride rahatını bozmayabilir. Önemli olan, dış dinamiklerin ihtiyaç, beklenti ve isteklerine açık ve cevap verebilir olabilmesi. Eh, bir anlamda dış müşteri memnuniyeti… Ve tabii ki; küresel sermayenin konuşlandığı ülkelerde varlık ve durumunun korunması da yeni türden fonksiyonların başında yer alıyor.
Bir de; devletin dönüşümüne bakalım. İlk elde, ekonomideki üretim ve dağıtım sisteminin piyasaya bırakılması geliyor. Bazı yazarlar bu çerçevede oluşmuş devlet modelini özel çıkarlar devleti olarak isimlendiriyor.
Değişimin ikinci unsuru ise ihracata dayalı bir kalkınma modeline yönelerek pazar esaslı yeni sistemle bütünleşmek. Ama ihracatın bir de arka yüzü var. Sınırlarını geçirgen tutarak ihracata yöneldiğin zaman, aynı anda sınırsız ithalat için de kapıları açmış oluyorsun. Dolayısıyla daha fazla dış satım için daha fazla dış alım gerekiyor.
Üçüncü unsur, özelleştirme mekanizmasıdır. Çoğu zaman minimal devlet şeklinde anlatılan bu yaklaşım, üretken ekonomiye girmeyen ama ekonominin düzenlenmesi ve denetlenmesi görevini taşımaya devam eden devlet anlayışıdır. Bu çerçevede devletin asli görevi, üretim ve dağıtım mekanizmalarından vazgeçerek küresel yapı ile bütünleşmiş ekonomik sistemi koruma ve kollama biçimine dönüşür.
Diğer yandan; devlet ekonomik bir aktör olmaktan geri çekilirken; sağlık, eğitim veya çevre gibi alanları da serbestleştirir. Bu kamusal alanlar, başta küresel sermaye için olmak üzere yeni birer girişim alanı haline dönüşür.
Devletin değişim ve dönüşümünü ifade etmek üzere daha pek çok unsurdan söz edebiliriz. Burada vurgulanması gereken nokta şudur. Yeni gelişen küresel sermaye sınıfının beklentilerine uygun küresel ve ulusal piyasa ortamlarının oluşması için ulus-devletin sönümlenmesine gerek yoktur. Aksine küresel sermaye, (değişikliklere uğrayabilmesine rağmen) daha uzun süre var olacağı anlaşılan ulusal sınırlar içinde güven içinde olmayı ve servis yapılmayı bekler. Dolayısıyla değişime uğrayan ulus-devlet, piyasanın kurallarını küreselliğe paralel olarak belirlemek, yorumlamak, uyarlamak ve uygulamak görevi donanmıştır. Şimdilik başlıca fark, refah devletinin reytinginin düşmesiyle birlikte bir ekonomik aktör olmaktan vazgeçmesidir.
2008 Küresel Krizi ile birlikte yukarıda çizdiğim çerçeveye biraz aykırı sayılabilecek bir durum oluştu. Mortgage kaynaklı sıkıntılarla başlayan ve finansmanın denetimsiz türev enstrümanları ile güç bulan kriz, devamında devleti odak alan bazı önlemlerin alınmasına neden oldu. Hem ABD’de hem de Avrupa’da liberalleşme sürecine oranla devletin öne çıkmaya başladığı bu sürecin önümüzdeki birkaç yıl içinde etkili olmaya devam edebileceğini söylemek mümkün. Gelişmiş ülkelerde muhtemelen finans piyasalarının daha sıkı denetlendiği, bankacılık konusunda yeni tedbirlerin alındığı, devlet harcamalarının kısıldığı bir dönemi yaşayacağız. Ama bu durumun bir geçici rejim olacağı öngörüsünü yapmak mümkün. Kısa dönem sonunda küresel sermayenin geçici ürkekliği yerini yeni strateji ve taktiklere bırakacaktır. Şu an için ne geleceği görmek çok kolay değil. Ne küreselleşmenin devamında neler olacağı ne de küreselleşmenin bir sonunun olup olmadığı konularında…
Gürcan Banger
Küreselleşme sürecinde; aralarında Asyalı yatırımcıların da sayısının artmakta olduğu bir küresel sermaye sınıfı son 50 yılda oluştu. Küresel burjuvazi adını verebileceğimiz bu yeni olgu, bir yandan neo-liberal politikalardan beslenirken, diğer yandan da küresel güç ve yönetim merkezlerini ve neo-liberalizmin tarzını etkileyerek kendi lehine yeni bir yaklaşım oluşmasına vesile oluyor. Bu süreçte büyük veya küçük ayırımı yapmaksızın; devletlerin hiçbiri, bu yayılımın ve güç alanının etkinleşmesine karşı duramıyor. Artık küresel sermaye sınıfının sorunu, tüm ulusal ekonomilerin sorunu olarak ortaya çıkıyor. Küresel kriz olduğunu düşündüğümüz küresel olayların, genelde bu sınıftan kaynaklandığını öğrenmeye başladık.
Başta az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere baktığımızda; bu yeni sınıfın çıkarlarının korunması görevinin, bir dönüşüme uğraması için çaba sarf edilen ulus-devlete verildiğini görüyoruz. Bu dönüşümde aygıt görevi yapacak belli başlı örgütlerin ise IMF ve Dünya Bankası olduğu gözleniyor. Her iki kurumun da aynılaşan ve küresel burjuvazinin çıkarları ile paralellik gösteren vizyon ve anlayışları bu tezi doğrular gibi.
Küresel sermayenin devlet mekanizmasından beklentileri nelerdir? Mülkiyetin korunması, ulusal ekonomiye giriş-çıkış serbestliği, ülke kaynaklarının sıkıntısız kullanımı, ekonomik ve sosyal ilişkileri kolaylaştıracak biçimde hukukun üstünlüğü, siyasal ve ekonomik istikrar, ucuz üretim kaynakları ve benzerleri… Bunların olabilmesi için devletin bu anlayışa uygun olarak dönüşmesi gerekiyor. Aslında içeride yönetim modelinin ne olduğunun fazlaca önemi de yok. Dolayısıyla ulus-devlet, kendi meşruiyet ve yönetim anlayışı açısından bu anlamda içeride rahatını bozmayabilir. Önemli olan, dış dinamiklerin ihtiyaç, beklenti ve isteklerine açık ve cevap verebilir olabilmesi. Eh, bir anlamda dış müşteri memnuniyeti… Ve tabii ki; küresel sermayenin konuşlandığı ülkelerde varlık ve durumunun korunması da yeni türden fonksiyonların başında yer alıyor.
Bir de; devletin dönüşümüne bakalım. İlk elde, ekonomideki üretim ve dağıtım sisteminin piyasaya bırakılması geliyor. Bazı yazarlar bu çerçevede oluşmuş devlet modelini özel çıkarlar devleti olarak isimlendiriyor.
Değişimin ikinci unsuru ise ihracata dayalı bir kalkınma modeline yönelerek pazar esaslı yeni sistemle bütünleşmek. Ama ihracatın bir de arka yüzü var. Sınırlarını geçirgen tutarak ihracata yöneldiğin zaman, aynı anda sınırsız ithalat için de kapıları açmış oluyorsun. Dolayısıyla daha fazla dış satım için daha fazla dış alım gerekiyor.
Üçüncü unsur, özelleştirme mekanizmasıdır. Çoğu zaman minimal devlet şeklinde anlatılan bu yaklaşım, üretken ekonomiye girmeyen ama ekonominin düzenlenmesi ve denetlenmesi görevini taşımaya devam eden devlet anlayışıdır. Bu çerçevede devletin asli görevi, üretim ve dağıtım mekanizmalarından vazgeçerek küresel yapı ile bütünleşmiş ekonomik sistemi koruma ve kollama biçimine dönüşür.
Diğer yandan; devlet ekonomik bir aktör olmaktan geri çekilirken; sağlık, eğitim veya çevre gibi alanları da serbestleştirir. Bu kamusal alanlar, başta küresel sermaye için olmak üzere yeni birer girişim alanı haline dönüşür.
Devletin değişim ve dönüşümünü ifade etmek üzere daha pek çok unsurdan söz edebiliriz. Burada vurgulanması gereken nokta şudur. Yeni gelişen küresel sermaye sınıfının beklentilerine uygun küresel ve ulusal piyasa ortamlarının oluşması için ulus-devletin sönümlenmesine gerek yoktur. Aksine küresel sermaye, (değişikliklere uğrayabilmesine rağmen) daha uzun süre var olacağı anlaşılan ulusal sınırlar içinde güven içinde olmayı ve servis yapılmayı bekler. Dolayısıyla değişime uğrayan ulus-devlet, piyasanın kurallarını küreselliğe paralel olarak belirlemek, yorumlamak, uyarlamak ve uygulamak görevi donanmıştır. Şimdilik başlıca fark, refah devletinin reytinginin düşmesiyle birlikte bir ekonomik aktör olmaktan vazgeçmesidir.
2008 Küresel Krizi ile birlikte yukarıda çizdiğim çerçeveye biraz aykırı sayılabilecek bir durum oluştu. Mortgage kaynaklı sıkıntılarla başlayan ve finansmanın denetimsiz türev enstrümanları ile güç bulan kriz, devamında devleti odak alan bazı önlemlerin alınmasına neden oldu. Hem ABD’de hem de Avrupa’da liberalleşme sürecine oranla devletin öne çıkmaya başladığı bu sürecin önümüzdeki birkaç yıl içinde etkili olmaya devam edebileceğini söylemek mümkün. Gelişmiş ülkelerde muhtemelen finans piyasalarının daha sıkı denetlendiği, bankacılık konusunda yeni tedbirlerin alındığı, devlet harcamalarının kısıldığı bir dönemi yaşayacağız. Ama bu durumun bir geçici rejim olacağı öngörüsünü yapmak mümkün. Kısa dönem sonunda küresel sermayenin geçici ürkekliği yerini yeni strateji ve taktiklere bırakacaktır. Şu an için ne geleceği görmek çok kolay değil. Ne küreselleşmenin devamında neler olacağı ne de küreselleşmenin bir sonunun olup olmadığı konularında…
Etiketler:
Devlet,
Gürcan Banger,
Küresel Sermaye,
küreselleşme,
Sermaye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
