Enerji ve Kalkınma - 2
Gürcan Banger
Dünyada değişen küresel, bölgesel ve yerel yönelimler var. Genel anlamda ucuz ve kolay petrol dönemi sona erdi. Petrol arz piyasalarını üretim kadar arz kesintileri, siyasi riskler ve terör tehditleri belirliyor. Yeni üretim imkânları için yatırım maliyetleri karşılanması zor düzeylerde. Üretici şirketler de uzun vadeli yatırımlar konusunda isteksiz; ya işi ‘ucuza kapatmak’ istiyorlar ya da risk almak istemiyorlar. İran, Irak, Venezuela, Nijerya, Rusya ve Suudi Arabistan gibi ülkelere petrol yönünden bağımlılık artacak. Kaynakların üçte ikisi Körfez ülkelerinde… Bu bölge için savaş sürmeye devam edecek. Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkeleri ve ABD, tüketim yapısını belirlemeye devam edecekler.
Güvenlik ve sigorta başta olmak üzere üretim maliyetlerinde artış gösteren kalemler var. Geleneksel enerji türlerinden ve fosil yakıtlardan vazgeçmenin zamanı geldi. Yeni ve alternatif enerji kaynakları konusunda daha fazla yatırıma ve çalışmaya ihtiyaç var. Dünyada hızlı gelişme gösteren ekonomilerin temel özellikleri: Ucuz işgücü, çevre konusunda duyarsızlık, ucuz enerji. Bugünkü enerji politikası ve fiyatları ile Türk şirketlerinin dış dünya ile rekabeti çok zordur.
Sürdürülebilir kalkınma sağlayabilmek için zamanında, kesintisiz ve düşük maliyetle enerji sağlanması, bir ülke ekonomisi açısından yakıcı önemdedir. Bugün ulusal enerji politikalarını ve kalkınma yaklaşımlarını, dünyada gelişen enerji yönelimlerinden bağımsız olarak konuşmak mümkün değildir.
Enerjide kritik unsurlar var. Bugün enerji konusunda önemli dış dinamikler olarak şunları saymak gerekir: Kaynak savaşlarının küresel stratejilere konu olması, üretici ülkelerdeki istikrarsızlık, terör ve bölgesel çatışmalar, aşırı artan enerji talebi, projeler için finansman sıkıntısı, ticaret yolları üzerindeki yoğunlaşmadan kaynaklanan arz kesintileri, çevre korumacı baskılar, petrol fiyatlarındaki artış; istikrarsız dalgalanmaların ekonomik planlamaya olumsuz etkileri…
Ne yapmalı? Enerji sektörü, küresel etkilerin ulusal ve bölgesel düzeylere en kolay ve en hızlı yayıldığı bir alandır. Kalkınma bağlantılı enerji planlarının bu noktayı özellikle dikkate alması gerekir. Bu nedenle ulusal ve bölgesel enerji planlarının şu ana noktalar üzerine kurulması gerekir:
Ana enerji politikaları politikalarımız neler olmalı? Öncelikle; enerji kullanımında verimliliğin ve (enerjide ve genel anlamda) tasarrufun öğrenilmesi gereklidir. Bu amaçla başta sanayi olmak üzere tüm sektörlerde sıkı önlemler alınmalı; kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üreten yaklaşımlar geliştirilmelidir. Enerji alanında en önemli sorunlardan birisi kaçaklar ve kayıplardır. Bu konu, bir yanıyla denetimle ilgilidir. Diğer yandan kaçak ve kayıpların azaltılması için yeni iş modelleri üretilmek zorundadır. Ana planlara bağlı olarak bölgesel ve yerel düzeylerde enerji planları yapılmalıdır. Yerel düzeyde enerji envanteri çıkarılmalı; yerel verimlilik ve tüketim tasarruf modelleri üretilmelidir. Yerel düzeylerde ulaşım modelini değiştirebiliriz.
Küresel ısınma, bugün karşı karşıya olduğumuz bir küresel tehdittir. Ama biliriz ki; tehditler, kimi zaman fırsatlara dönüştürülebilir. Küresel ısınmanın enerji tüketimimizi ve planlamamızı nasıl etkileyeceğini hayal etmeye başlamamız gerekir. Stratejik petrol ve doğalgaz depolama kapasitesinin artırılmak, bağımlılığı ve riski azaltmak üzere ithalat konusu olan enerji türlerinde çeşitlemeye gitmek, yerli kaynakların kullanımı ve geliştirilmesine öncelik vermek, farklı teknoloji ve yaklaşımlar kullanarak yerli üretimi artırmak, “enerji ana yolu” olma özelliğinden maksimum düzeyde yararlanmanın politikalarını geliştirmek, talep yönetimi anlayışını ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde geliştirmek, alternatif enerji türlerine yönelerek ikameci yakıt esnekliği sağlamak, enerji sektörünün kamusal özelliğini dikkate alarak buna uygun yapılanmasını sağlamak, bölgesel işbirliği projelerine katılmak, yerel düzeyde (havza / bölge temelli) ortak projeler yapılmasını sağlamak, enerji kullanımın çevresel etkilerini dikkate alarak çevre korumaya önem vermek ana enerji politikalarımız olmalıdır.
Özelleştirmeyi ve serbestleştirmeyi bir yana bırakırsak; hâlâ 30 yıl önceki sorunları konuşuyor ve benzer politikaları öneriyorduk. Sanki 30 yıl sonra daha ‘iyi’ bir noktada değiliz. Dilerim; yıllar sonra aynı ‘hikâyeleri’ anlatmak zorunda kalmayız.
Kalkınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kalkınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Eylül 2010 Çarşamba
7 Eylül 2010 Salı
Enerji ve Kalkınma
Enerji ve Kalkınma
Gürcan Banger
Dünyanın gerçeklerini kırılma noktalarında daha iyi kavrıyoruz. Peşpeşe gelen, birbirine benzer damlaların bir tanesi bardağın taşmasına neden oluyor. Bir de bakıyoruz ki; dünya tarihinin bir kırılma noktasına ulaşmışız.
Bir kez yaşamıştık… 1970’li yıllar enerjinin ucuz olmadığını yaşadığımız ilk kırılma noktası idi. O yıllarda belki de ilk kez petrol başlığı altında enerji, bir silah olarak kullanılmaya başlamıştı. Şimdilerde ise Çin, Hindistan ve ABD kaynaklı küresel talep patlamasını yaşıyoruz.
Anlaşılıyor ki; enerji arzı, küresel talebi karşılamanın giderek daha fazla gerisinde kalacak. Fiyatların, önceki seviyelerine inmesini kimse beklemiyor.
Geleneksel enerji kaynakları hızla tükeniyor. Umut olarak teklif edilen yeni ve alternatif enerji kaynakları ise henüz tüketim içinde çok küçük bir paya sahip.
Hidrojen ve yakıt hücresi türündeki yeni enerji kaynakları için yapılması gereken yatırımlar ve çözülmesi gereken kapsamlı sorunlar var. Özetle; geleneksel enerji türleri ile fosil yakıtlar hâlâ gözbebeği olmaya devam ediyor.
Yatırım ihtiyacı gözleniyor. 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde enerji arz – talep dengesini sağlamak için yaklaşık 13 trilyon dolar yeni yatırıma ihtiyaç var. Bu, “Vay be!...” dedirtecek büyüklükte bir meblağ.
Büyüklü küçüklü krizlere rağmen enerji talebi büyüyor. Çin ekonomisi, yaklaşık olarak yüzde 10 büyüyor. Hindistan’ınki yüzde 8, Bağımsız Devletler Topluluğu’nunki ise yüzde 7. Büyüyen ekonomiler, bir yandan daha fazla kazanırken, diğer yandan da daha fazla enerji talep ediyor. Bu arada hızla büyüyen bu ekonomilerin, dünya enerji kaynaklarını sahiplenmede atılgan ve girişimci hale geldiklerini görüyoruz.
Ne olacak? Her yıl dünyanın en zengin 500 kişisi arasında Asyalıların sayısı artıyor. Asyalı şirketler, her geçen gün yeni şirketler satın alıyorlar. Satın aldıkları arasında enerji şirketlerinin dikkati çeken bir yüzdesi var. Özetle; enerji krizi ile birlikte dünyada güçler dengesinin değişebileceği konusunda ipuçları oluşuyor.
Dengeler değişiyor. Dengelerin değiştiği bir dünyada ülke olarak biz nerede duruyoruz? Biz, bu küresel oyunda “enerji bağımlısı” rolünü oynuyoruz.
Enerji tüketimimizde petrolün payı yüzde 40. Petrolü yüzde 25 ile doğalgaz izliyor. Enerji ihtiyacının yüzde 25’ini kömürle karşılıyoruz. Yaklaşık yüzde 10’luk kısım ise su enerjisinden geliyor. Tüketimin yüzde 72’si ithalatla karşılanıyor.
Enerji = Risk anlamına geliyor. Enerji tüketiminin yüzde 72’sini dışarıdan satın alıyoruz.
Bu kadarla kalmıyor. Petrol ihtiyacımızın yüzde 90’ını ve doğalgaz ihtiyacımızın yüzde 96’sını dünyanın istikrarsız bölgelerinden ithal ediyoruz.
Ne yapmalı? Enerji konusunda bu denli dışa bağımlılık ve riskle yüzyüzelik, enerjinin bizim açımızdan yaşamsal öneme sahip olmasını getiriyor. Bu yakıcı önemin farkında mıyız? Doğrusu; farkında olduğumuzu söylemek zor…
Dünyada önemli yönelimler var. Ucuz ve kolay petrol dönemi sona erdi. Petrol arzını üretim kadar arz kesintileri, siyasi riskler ve terör tehditleri belirliyor. Yeni üretim imkanları için yatırım maliyetleri karşılanması zor düzeylerde. Üretici şirketler de uzun vadeli yatırımlar konusunda isteksiz. İran, Irak, Venezuela, Nijerya, Rusya ve Suudi Arabistan gibi ülkelere petrol yönünden bağımlılık artacak. Kaynakların üçte ikisi Körfez ülkelerinde… Bu bölge için savaş sürmeye devam edecek. (Kerkük hayali görmeye gerek yok.) BRIC ülkeleri ve ABD, tüketim yapısını belirlemeye devam edecekler. (Yarın konuya devam edeceğim.)
Gürcan Banger
Dünyanın gerçeklerini kırılma noktalarında daha iyi kavrıyoruz. Peşpeşe gelen, birbirine benzer damlaların bir tanesi bardağın taşmasına neden oluyor. Bir de bakıyoruz ki; dünya tarihinin bir kırılma noktasına ulaşmışız.
Bir kez yaşamıştık… 1970’li yıllar enerjinin ucuz olmadığını yaşadığımız ilk kırılma noktası idi. O yıllarda belki de ilk kez petrol başlığı altında enerji, bir silah olarak kullanılmaya başlamıştı. Şimdilerde ise Çin, Hindistan ve ABD kaynaklı küresel talep patlamasını yaşıyoruz.
Anlaşılıyor ki; enerji arzı, küresel talebi karşılamanın giderek daha fazla gerisinde kalacak. Fiyatların, önceki seviyelerine inmesini kimse beklemiyor.
Geleneksel enerji kaynakları hızla tükeniyor. Umut olarak teklif edilen yeni ve alternatif enerji kaynakları ise henüz tüketim içinde çok küçük bir paya sahip.
Hidrojen ve yakıt hücresi türündeki yeni enerji kaynakları için yapılması gereken yatırımlar ve çözülmesi gereken kapsamlı sorunlar var. Özetle; geleneksel enerji türleri ile fosil yakıtlar hâlâ gözbebeği olmaya devam ediyor.
Yatırım ihtiyacı gözleniyor. 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde enerji arz – talep dengesini sağlamak için yaklaşık 13 trilyon dolar yeni yatırıma ihtiyaç var. Bu, “Vay be!...” dedirtecek büyüklükte bir meblağ.
Büyüklü küçüklü krizlere rağmen enerji talebi büyüyor. Çin ekonomisi, yaklaşık olarak yüzde 10 büyüyor. Hindistan’ınki yüzde 8, Bağımsız Devletler Topluluğu’nunki ise yüzde 7. Büyüyen ekonomiler, bir yandan daha fazla kazanırken, diğer yandan da daha fazla enerji talep ediyor. Bu arada hızla büyüyen bu ekonomilerin, dünya enerji kaynaklarını sahiplenmede atılgan ve girişimci hale geldiklerini görüyoruz.
Ne olacak? Her yıl dünyanın en zengin 500 kişisi arasında Asyalıların sayısı artıyor. Asyalı şirketler, her geçen gün yeni şirketler satın alıyorlar. Satın aldıkları arasında enerji şirketlerinin dikkati çeken bir yüzdesi var. Özetle; enerji krizi ile birlikte dünyada güçler dengesinin değişebileceği konusunda ipuçları oluşuyor.
Dengeler değişiyor. Dengelerin değiştiği bir dünyada ülke olarak biz nerede duruyoruz? Biz, bu küresel oyunda “enerji bağımlısı” rolünü oynuyoruz.
Enerji tüketimimizde petrolün payı yüzde 40. Petrolü yüzde 25 ile doğalgaz izliyor. Enerji ihtiyacının yüzde 25’ini kömürle karşılıyoruz. Yaklaşık yüzde 10’luk kısım ise su enerjisinden geliyor. Tüketimin yüzde 72’si ithalatla karşılanıyor.
Enerji = Risk anlamına geliyor. Enerji tüketiminin yüzde 72’sini dışarıdan satın alıyoruz.
Bu kadarla kalmıyor. Petrol ihtiyacımızın yüzde 90’ını ve doğalgaz ihtiyacımızın yüzde 96’sını dünyanın istikrarsız bölgelerinden ithal ediyoruz.
Ne yapmalı? Enerji konusunda bu denli dışa bağımlılık ve riskle yüzyüzelik, enerjinin bizim açımızdan yaşamsal öneme sahip olmasını getiriyor. Bu yakıcı önemin farkında mıyız? Doğrusu; farkında olduğumuzu söylemek zor…
Dünyada önemli yönelimler var. Ucuz ve kolay petrol dönemi sona erdi. Petrol arzını üretim kadar arz kesintileri, siyasi riskler ve terör tehditleri belirliyor. Yeni üretim imkanları için yatırım maliyetleri karşılanması zor düzeylerde. Üretici şirketler de uzun vadeli yatırımlar konusunda isteksiz. İran, Irak, Venezuela, Nijerya, Rusya ve Suudi Arabistan gibi ülkelere petrol yönünden bağımlılık artacak. Kaynakların üçte ikisi Körfez ülkelerinde… Bu bölge için savaş sürmeye devam edecek. (Kerkük hayali görmeye gerek yok.) BRIC ülkeleri ve ABD, tüketim yapısını belirlemeye devam edecekler. (Yarın konuya devam edeceğim.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
