Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2011 Cumartesi

Müziği Sevmek ve Yaşamak

Müziği Sevmek ve Yaşamak

Gürcan Banger

Kendi adıma müzik dinlemeyi, başlı başına yapılması gereken bir eylem olarak görürüm. Aynen sistematik düşünme konusunda olduğu gibi… Çalışırken mümkün olduğunca yoğunlaşmayı deniyorum. Yoğun bir çalışma içinde iken müzik dinlemeye çalışmanın, -doğrusu- müziğe haksızlık olduğu kanaatindeyim. Hele dinlenen müzik, bu sanatın zirve noktası sayılabilecek klasik müzik ise kesinlikle bu özel ve nitelikli emek karşısında saygılı ve özenli olmalı.

Müzik nedir?
19’uncu yüzyılda yaşamış ünlü Alman yazarı Heinrich Heine, müzik konusundaki görüşlerini şöyle şekillendiriyor: “Müzik ilginç bir şeydir. Neredeyse bir mucize olduğunu söyleyebilirim. Çünkü düşünce ile olgunun, ruh ile maddenin orta yerindedir. Bir arabulucu gibidir ve birbirleri ile zıt kavramları uzlaştırır.” Katılmamak mümkün değil.

Özel değer verdiğim müzik türlerinden bir diğeri ise tasavvuf müziğidir. Belki de; bu müziğin genelde o ağır havasına rağmen farklı bir ruhsal başkaldırı buluyorum sufi müziğinin tınıları arasında.

Müzikte insanî güzelliği yakalamak, kişinin zihinsel ve duygusal yapısı ile yakından ilgili olmalı. Örneğin yaşamının büyük bölümü askerlik mesleği ile geçmiş, siyaset alanında pek başarılı olduğunu söyleyemeyeceğimiz Amerikalı devlet adamı U. S. Grant müzik hakkında şöyle der: “Yalnızca iki melodi bilirim; bunlardan bir tanesi, ‘Yankee Doodle’dır, diğeri ise değildir.” Bilindiği gibi; Yankee Doodle olarak bilinen şarkı, ABD’de bir eyalette ulusal marş olarak da kabul edilen halk türküsü niteliğinde yaygın tanınan bir şarkıdır. Grant’ın müzikle ilgili yorumunu ise onun yaşamını merak edip okuyacak olanlara bırakıyorum.

Müziği sevmek
Sevdiğim müzik türlerinin başında halk türküleri gelir. Bir uzun havanın, bozlağın, mayanın, ağıtın verdiği lezzeti pek az müzik türünden alabiliyorum. Başka ülkelerin halk müziğini de dinlemeyi seviyorum. Sanırım, insan sesindeki o doğallığı duymak, o insani ses titreşimlerini en yalın biçimiyle hissetmekten hoşlanıyorum.

Klasik Türk müziği kapsamında düşünebileceğimiz Osmanlı-Türk musikisi ise ben de bir görkem ve soyluluk duygusu uyandırıyor. Bu müzik ile en sade insani duygular bile bir görkem zirvesine ulaşıyor bence. Bu soylu müzik türü, esas olarak Osmanlı-Türk kültürüne dayanıyor. Köklerini bu kültürde bulup orada yeşerip bir dev ağaç halini almış. Bu müziğin öğrenilmesi, icra edilmesi ve nesiller arasında aktarılması Batı müziğine göre önemli farklılıklara sahip.

Osmanlı-Türk musikisinin Batı müziğine göre bazı ciddi teknik farklılıkları olmakla birlikte ana ayırım noktası temel öğretim yöntemi olan meşk üzerine kurulmuştur. Meşk, bir usta-çırak ilişkisidir.

Meşk
20’nci yüzyılın ilk çeyreğine kadar klasik Türk musikisi öğretimi ve aktarımı meşk adı verilen yaklaşıma uygun olarak yapılırdı. Meşk, eski kullanım biçimiyle bir öğretmenin aynını yapmaları için öğrencilerine verdiği yazı, resim veya benzeri örnek anlamına gelir. Müzik olarak düşündüğümüzde ise meşk, müzik parçasının ses ve saz olarak öğretmen ile birlikte söylenip çalınması demektir. Müzik öğrenci ve meraklılarının zamanın ustalarından ders aldıkları mekânlara da meşkhane adı verilirdi.

Meşk, müzik öğretimi açısından oldukça basit bir yöntemdir. Önce müzik parçasının sözleri öğrenciye yazdırılır, ardından öğrenci, ustanın (hocanın) çalıştırdığı örneği, doğru biçimde icra edinceye kadar tekrar ederdi. Burada doğruluk ölçüsü, hocanın icrasına benzetebilmekti.

Bir icracının başarısı, bir eseri doğru okuması kadar çok sayıda eseri hıfz etmiş (yani ezberlemiş) olması ile ölçülürdü. Osmanlı-Türk musikisi eserlerinin doğru biçimde ezberlenmesi aynı zamanda bunların kuşaklar arasında aktarılabilmesini de sağlıyordu. Bu öğretim modeline destek veren, özellikle 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında basılmış ünlü güfte ve usul dergileri vardı. Klasik Türk Müziğine meşke alternatif olarak Batı tarzı nota yaklaşımlarının girmesi, ancak 20’nci yüzyılın ilk çeyreği sonrasında gerçekleşmiştir.

Tabii ki, meşk yönteminin bazı sakıncaları da görülmüştür. Bu yöntemde güfte ve usul işaretleri dışında yazı ve nota kullanılmadığı için bazı eserlerin kaybolup gitmiş olması şiddetle muhtemeldir. Kaybolmanın ana nedeni, meşkin dayanak noktasını oluşturan ezberleme yaklaşımıdır. Örneğin o dönemde pek ilgi görmeyen eserlerin ezberlenmemiş ve aktarılmamış olması bir olasılıktır. Yine icrası çok zor olan eserlerin aktarılamamış olması ihtimali de yüksektir.

Meşk geleneği yaşayabilir mi?
Meşk, geleneksel sanatın bize bıraktığı özgün bir mirastır. Bu geleneksel kültür unsurunun hatırlanıp bilinmesinde yarar umarım. Bu arada; ister klasik, ister çağdaş bir müzik aletini çalmayı, bir müzik türünü icra etmeyi deneyin, müziği dinlemenin ötesinde icra etmenin keyfine varın, derim. Belki birer usta olamayız ama amatör icracılar olarak tat alabileceğimiz bir keyif noktası olsa gerek.

Aşk ile meşk olduğunda keyfe sınır olmaz.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Müzikte Frig İzleri

Müzikte Frig İzleri

Gürcan Banger

Frigya, Eskişehir, Kütahya ve Afyonkarahisar’ı içine alıp Denizli’ye kadar uzanan toprakların antik çağlardaki ismidir. Bölge, eski çağlarda Sakarya Irmağı’ndan Büyük Menderes Irmağı’nın yukarı çığırları arasında kalan topraklar olarak tanımlanmıştır. Bu bölgeye Frigya adının verilmesi ise MÖ 1200’lerde Trakya ve Boğazlar üzerinden Anadolu’ya giren Frigler nedeniyledir.

Önce Bursa – Zonguldak arasındaki antik Bitinya bölgesine yerleşen Frigler, MÖ 750 yılları dolayında Frigya’ya doğru hareket etmişler ve MÖ 300’e kadar bu bölgede yerleşik kalmışlardır. Eskişehir – Kütahya – Afyonkarahisar illerinin çevrelediği Türkmen Dağı eteklerinde Friglerden kalma çok sayıda anıta ve kaya mezarına rastlamak mümkündür.

Özellikle son yıllarda turizmdeki gelişmeye bağlı olarak Frig kültürünün tanınmasında bir merak ve ilgi oluşmaya başladı. Başta Yazılıkaya olmak üzere anıt ve mezarların yer aldığı Frig vadilerine geziler düzenleniyor. Her ne kadar bilgilenme yönü eksik kalsa da; bu toprakların geçmişinin bilinmesi yönünde bir eğilim yaygınlaşmaya başladı.

Ama ne yazık ki; antik kültürün oyulmuş taşlardan ve kaya mezarlarından oluştuğu gibi yanlış bir izlenim de kendiliğinden gelişiyor. Dağlık arazide gördüklerimizi geçmiş kültürün tamamı sanıyoruz. Bir dönemin ve halkın kültürünü kaya anıtlarına ve mezarlara kolayca indirgiyoruz.

Frigler tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir halktı. Büyük sürüler besleyip at yetiştiriciliği ile uğraşırlardı. Yazılı antik eserlerde bağ ve bahçelerinin zenginliği ile verimliliğinden söz edilmektedir. Anadolu’da bir karayolu ağı kurup Asur ve Luvi devletleri yanında Ege kıyılarında yer alan antik çağ toplumları ile ticaret yapmışlardı.

Frig sanatı, kendilerinden önce yaşamış veya çağdaşları olan Hititler, Urartular, Asurlular veya antik Egeliler gibi uygarlıkların sanatsal izlerini taşır. Etkilenmenin karşılıklı ve çift yönlü olduğunu söylemek daha doğrudur. Geliştirdikleri mimari ve mühendislik yaklaşımları (hem yapı hem de süsleme olarak) önemli Frig yerleşimlerinde (kalıntı halinde bile olsa) izlenebilir.

Frig yapılarında çakıl taşı mozaik döşemeciliği dikkati çeker. Bezemeci döşeme yetkinliklerinin yanında maden ve ağaç işlemeciliğinde hayli ileri idiler. Kazılarda bulunan tabaklar ve kazanlar bunu doğrulamaktadır. Diğer yandan değerli madenlerden yapılmış çengelli iğneler, kemer tokaları ve heykelcikler uygarlığın vardığı düzeyi belirtmesi açısından önemlidir. Frig dokumacılığının izleri bugünün Anadolu kilim motiflerine kadar uzanmıştır.

Friglerin önemli sanat alanlarından bir diğeri müzikti. Bu konuda yetkinlikleri ile eski Yunan müziğini ciddi biçimde etkilediler. Bugün başta caz olmak üzere müziğin önemli unsurlarından birisi olarak dikkati çeken “Frig makamı (Phrygian mode)” veya “Frig gamı (Phrygian scale)” antik çağlardan günümüze uzanan tarihsel ve kültürel mirasın çok değerli bir parçasıdır. Bu izler, caz bir yana kendilerine “Heavy Metal” müzik türünde bile yer bulmaktadır. Örneğin Metallica isimli grubun “Whenever I May Roam”, Megadeth’in “Symphony of Destruction” ve Iron Maiden’ın “Remember Tomorrow” isimli şarkıları Frig makamı (Frig tarzı) ile yazılmış “Heavy Metal” türünde şarkılardır. Keza geçmişin iyi tanınan gruplarından Jefferson Airplane isimli grubun “White Rabbit” isimli parçasını da çağdaş müzikte Frig gamı örneklerinden birisi olarak sayabiliriz. Bu arada ünlü “Baba” filminin bazı şarkılarının yazımında Frig gamından yararlanıldığını da eklemeliyim. Bu saydıklarıma (klasik müzikten Çigan müziğine kadar) değişik müzik türleri arasından çok sayıda örnek ilave edilebilir.

Frig gamı müzikte farklı tarihsel dönemlerde ve değişen kategorilerde çalışılmıştır. Bunlar arasında Frig ve antik Yunan, Ortaçağ ve Rönesans, caz ve pop ile çağdaş müzik yaklaşımlarını sayabiliriz. Çağdaş Frig temel gamı do sesinden başlatıldığında do, re bemol, mi bemol, fa, sol, la bemol, si bemol ve do sesleri şeklinde oluşur.

Frig müziğinin bilim ve sanat derinliklerini uzmanlara bırakarak burada noktayı koyalım. Ortadoğu müzik kültürünü de ciddi biçimde etkilemiş olan Frig müziği, bize kültürün ve sanatın köklerinin nice derinliklere uzanabildiği konusunda değerli ipuçları veriyor.

22 Ağustos 2010 Pazar

Arabeskin Kültür Oluşu

Arabeskin Kültür Oluşu

Gürcan Banger

Geçmişin bazı tartışmaları, günün hay huyu içinde gündemimizden çıkıveriyor. Alışıyoruz o tartışma konularının varlığına… Sonunda tartışmaktan vazgeçip içimizden bir şeyler oluveriyor.

Toplumun görünümlerini ifade eden öyle kavramlar var ki, bunlar birer resim olmaktan daha çok resim çerçevesine benziyor. Farklı toplum ve tarih dönemlerinde farklı içerikler taşıyabiliyor – bir çerçevenin farklı resimler taşıyabildiği gibi. Popüler kültür ve onun bir alt birimi olarak arabesk de bu tür kavramlar arasında.

Sözcük anlamı olarak arabesk, Doğu ile Batının (deyim yerindeyse) sentezi demek… Türkiye’de 1950’lerden sonra etkinleşen kırdan kente göçün yarattığı değişimin bir kısmını ifade ediyor. Özellikle müzikte başlayan, ardından büyük kentlerin varoşlarında gelişen bir yaşam tarzını ve dünya görüşünü sergileyen bir alt kültür… 1980’lerde yaşanan askeri darbenin yarattığı baskı ortamı, genel anlamda toplumun yoksullaşması ve sorunlarını çözemez hale gelişi ile başta siyaset olmak üzere siyasal yozlaşmanın bir sonu olarak yaygınlaştı ve kitle tabanı buldu.

Örneğin arabesk müzik ve yaşam tarzının kalkışa geçtiği 1960 sonrasındaki on yılda arabesk, bir ayrılık ve hasret şarkısı idi. Bu dönem 1950’lerde başlayan kırdan kente sosyal göçün de başlangıcıydı. Batı ile Doğu müziği ve türkü karışımı, düşük müzikal niteliğe sahip arabesk, ayrılmak zorunda kalınan ‘memlekete’ olan özlemi ifade ettiği kadar bireyleri göçe zorlayan yoksulluk ve ‘bozuk düzene’ karşı başkaldırmayı ifade etmekteydi.

Bu döneme ait sözlü arabesk müzik örneklerini incelediğimizde, kırdan ayrılarak ulaşılan kentte yeni bir yaşam biçimi, güvenli bir ortam, yeni bir kimlik ve etiket arayışının izlerini görmek mümkün olacaktır. Ama tüm isyan içeriğine rağmen 1960-70 dönemine ait arabeskin kurgulanmamış, önceden hazırlanmamış bir “kendiliğinden” hali var. Bu naiflik ve kendiliğindenlik, sadece arabesk severlere ait değil; devletin arabeske karşı koyduğu kısıtlar bir yana, bu dönemde arabesk karşıtlarının da ‘kendiliğinden’ halleri var.

1980’li yıllarda çerçevedeki arabesk resim değişti. Bu dönemde kırdan gelenler, yavaş yavaş kentte etkili olmaya başladılar. Örneğin kırdan gelerek Ankara’nın Çankaya’sında kamu ve özel arazilere gecekondu yapanlar bu derme çatma binalar için tapu aldılar. Zamanla siyasi partilerde etkin konumlara ulaştılar; iktidara ulaşmanın yollarını öğrenip denemeye başladılar.

Arabeskin bu yeni tırmanışında 12 Eylül darbesi sürecinin, önceki dönemlere ait kent kültürünü ve bu kültüre sahip insan kaynaklarını önemle ölçüde yok etmesinin etkilerinin olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, bu durum glasnost ve perestroika öncesi dönemde SSCB’ne ve daha sonra Rusya Federasyonu’na karşı geliştirilen Amerikancı politikaların, arabeskin doğal yaşam ortamı olan bir iklimin yeşermesine imkân hazırladığını düşünüyorum. Bu iklim, feodal ve kapitalist toplum biçimleri arasında sıkışmış kent kaynaklarından rant beklentisi olan bir sosyal kesimi ifade etmekteydi.

Bu dönemde devletin arabeske bakışı yumuşadı. İktidardaki kesimlerin değişimi ile birlikte arabesk, devletin ‘resmî müziği’ haline dönüşmeye başladı. Daha önceleri Batı etkileriyle oluşan popüler kültürün yerini daha Doğulu olan bir Doğu - Batı sentezi popüler kültür aldı. Her geçen an Doğulu olan yönünde genişlemeler gözlendi.

Ve sonunda bazı kesimler, arabeskin ve popüler kültürün rant elde edilen bir sektör olduğunun farkına vardılar. Böylece bir ‘arabesk endüstrisi’ oluştu. Bu süreçte yoksulluğun beklentileri bu yeni endüstriye akmaya başladı. Spor Toto ile başlayan lotolar ile devam eden lotaryacılık ödüllü TV yarışmaları ile zirveye ulaştı. Artık iş, “Ben arabesk sevmem ya da severim” noktasının çok uzağında ve ciddi boyutlarda.

Arabesk, önceleri ‘minibüs (dolmuş) müziği’ idi. Sonları devletin medyasının yasakladığı ama kır göçmenlerinin dinlediği müzik olmaya devam etti. Bu ana kadar aydınlar ve okumuşlar, arabesk denen müziğin uzağında idiler. Şimdilerde ise arabesk, Orhan Gencebay ile başlayan Müslüm Gürses ile devam eden naifliğinin çok ötesine geçti. Arabesk söyleyip para kazanmaya veya imaj geliştirmeye çalışan sanatçılar arasında artık ‘entelektüel’ görünümlü ‘marka isimler’ de var. Artık solun başkan veya vekil adayı şarkıcıların, mini mini serçelerin ya da kadın / erkek gündem işgalcisi bilumum ses zanaatkârlarının (iş ve ruh olarak) arabesk olup olmadığını bile sorgulamaz oluyoruz.

Herkesin beğenisini karşılayan farklı sanat ve müzik türleri olabilir. Değişik toplum kesimlerinin tükettiği farklı kültür formları da bulunabilir. Ama bu değişim, ulusun dilinin yozlaşmasına neden oluyorsa, ulusal eğitim / öğretim sistemi nitelikli olanı değil, yozlaşmanın yeni söylem ve kadrolarını üretiyorsa o zaman hem popüler kültürün hem de onun bir alt cümlesi olarak popüler kültürün ve arabeskin üzerinde ciddiyetle durmamız gereği bir kez daha ortaya çıkar. Müzik, toplumun ne olduğunun yansısıdır.

25 Temmuz 2010 Pazar

Meşk ve Ney

Meşk ve Ney

Gürcan Banger

Doğu kültüründe müziğin yeri Batıdakinden biraz farklı... Felsefe, din ve müzik Doğuda fazlasıyla iç içe geçmiş bir görünüm veriyor. Bu bağlamda Doğu müziğinin en önemli enstrümanı olan neyin de özel bir yeri var. Bir bakıma ney, bendir ile birlikte Doğu felsefesinin, dolayısıyla Doğu müziğinin temel enstrümanlarından biri olarak duruyor.

Görünüm ve yapım açısından en basit yapılı saz olan ney, muhtemelen felsefe ve insanla iç içe geçmiş yapısını bu özelliğinden alıyor. Genelde saz bitkisinden (kargı kamışından) bir boruya delikler açarak yapılıyor. Bu delikler, diğer enstrümanlardaki perdeler anlamına geliyor. Bizim geleneğimizde örneğin bağlama çalmak dendiği halde; ney için üflemek sözcüğü kullanılır. Ney üfleme tabirinin kullanımı, bu saza verilen önem ve değerle ilgilidir. Üflemenin mecazi anlamı, yaratıcının (İslam dininde Allah’ın) insanı yaratışında ruhunu bedene üflemiş olması benzetmesinden kaynaklanır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk’te ifade ettiğine göre ölüm törenlerinde acıyı anlatan sagu söylenirken ney üflenirmiş.

Ney, çalma (üfleme) tarzı açısından da pek çok nefesli Batı ve Doğu çalgısından ayrılır. Ney üfleme becerisi, emek ve zaman ister. Diğer nefesli sazlarda olduğu gibi ilk ele alışta (üzerine delikler delinmiş boş bir boru olan) neyden bir ses çıkarmak mümkün değildir. Bu nedenle ney üflemek, bir ustalık ve duyumsama yetkinliği ile eş tutulur.

Neye merak salana kadar müziği unutmuş gibiydim. Ney vesilesi ile sonunda müziğe haksızlık ettiğimin farkına varabildim. Gecenin bana ait olan geç saatlerinde odamda beynimin sınırlarında dolaşarak çalışırken, zaman zaman değişik türlerde müzik dinlediğim halde bu konuda yazmayı, nedense aklıma getirmemişim.

Sevdiğim müzik türlerinin başında halk türküleri gelir. Bir uzun havanın, bozlağın, mayanın, ağıtın (velhasıl bir yanık türkünün) verdiği lezzeti pek az müzik türünden alabiliyorum. Başka ülkelerin halk müziğini de dinlemeyi seviyorum. Sanırım, insan sesindeki o doğallığı duymak, o insani ses titreşimlerini en yalın biçimiyle hissetmekten hoşlanıyorum.

Klasik Türk müziği kapsamında düşünebileceğimiz Osmanlı-Türk musikisi ise ben de bir görkem ve soyluluk duygusu uyandırıyor. Bu müzik ile en sade insani duygular bile bir görkem zirvesine ulaşıyor bence.

Bu soylu müzik türü, esas olarak Osmanlı-Türk kültürüne dayanıyor. Köklerini bu kültürde bulup orada yeşerip bir dev ağaç halini almış. Bu müziğin öğrenilmesi, icra edilmesi ve nesiller arasında aktarılması Batı müziğine göre önemli farklılıklara sahip.

Osmanlı-Türk musikisinin Batı müziğine göre bazı ciddi teknik farklılıkları olmakla birlikte ana ayırım noktası temel öğretim yöntemi olan meşk üzerine kurulmuştur. Meşk, bir usta-çırak ilişkisidir.

20’nci yüzyılın ilk çeyreğine kadar klasik Türk musikisi öğretimi ve aktarımı meşk adı verilen yaklaşıma uygun olarak yapılırdı. Meşk, eski kullanım biçimiyle bir öğretmenin aynını yapmaları için öğrencilerine verdiği yazı, resim veya benzeri örnek anlamına gelir. Müzik olarak düşündüğümüzde ise meşk, müzik parçasının ses ve saz olarak öğretmen ile birlikte söylenip çalınması demektir. Müzik meraklılarının zamanın ustalarından ders aldıkları mekânlara da ‘meşkhane’ adı verilirdi.

Meşk, müzik öğretimi açısından oldukça basit bir yöntemdir. Önce müzik parçasının sözleri öğrenciye yazdırılır, ardından öğrenci, ustanın (hocanın) çalıştırdığı örneği, doğru biçimde icra edinceye kadar tekrar ederdi. Burada doğruluk ölçüsü, hocanın icrasına benzetebilmekti.

Bir icracının başarısı, bir eseri doğru okuması kadar çok sayıda eseri hıfz etmiş (ezberlemiş) olması ile ölçülürdü. Osmanlı-Türk musikisi eserlerinin doğru biçimde ezberlenmesi aynı zamanda bunların kuşaklar arasında aktarılabilmesini de sağlıyordu. Bu öğretim modeline destek veren, özellikle 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında basılmış ünlü güfte ve usul dergileri vardı. Klasik Türk musikisine meşke alternatif olarak Batı tarzı nota yaklaşımlarının girmesi, ancak 20’nci yüzyılın ilk çeyreği sonrasında gerçekleşmiştir.

Tabii ki, meşk yönteminin bazı sakıncaları da görülmüştür. Bu yöntemde güfte ve usul işaretleri dışında yazı ve nota kullanılmadığı için bazı eserlerin kaybolup gitmiş olması şiddetle muhtemeldir. Kaybolmanın ana nedeni, meşkin dayanak noktasını oluşturan ezberleme yaklaşımıdır. Örneğin o dönemde pek ilgi görmeyen eserlerin ezberlenmemiş ve aktarılmamış olması bir olasılıktır. Yine icrası çok zor olan eserlerin aktarılamamış olması ihtimali de yüksektir.

Meşk (hele ki, aşk ile meşk), geleneksel sanatın bize bıraktığı özgün bir mirastır. Bu geleneksel kültür unsurunun hatırlanıp bilinmesinde yarar umarım. Bu arada; ister klasik, ister çağdaş bir müzik aletini çalmayı, bir müzik türünü icra etmeyi deneyin, müziği dinlemenin ötesinde icra etmenin keyfine varın, derim. Belki birer usta olamayız ama amatör icracılar olarak tat alabileceğimiz bir keyif noktası olsa gerek.

İnsanın olağan yaşamı dışında ilgileri, merakları ve hevesleri olmalı. Bir enstrüman çalmaya çalışmak insanı ruhen dinlendiren uğraşılardan birisi… Aynı zamanda ruh tatmini açısından besleyici özelliği de var. Örneğin ney konusunda yapacağınız bir okuma, ruh ve müzik arasındaki bu bağlantıyı açıkça ortaya koyacaktır. Müziğiniz eksik olmasın…