Siyaset, Rant ve Devleti Soymak
Gürcan Banger
Kira geliri gibi bir iş yapmadan elde edilen gelire rant adı verilir. Ekonominin kendi işlerliği içinde arz ve talep ilişkilerine göre oluşan türü gerçek rant olarak isimlendirilir. Devletin bazı ekonomik etkinlikler üzerine kısıtlamalar koyması veya bazı ekonomik etkinliklerin bizzat devlet tarafından yapılması ile oluşan ranta ise “yapay rant” adı verilir. Örneğin döviz kuru devlet birimleri tarafından belirleniyorsa ve siz dövizde olabilecek değişimleri (bir biçimde) önceden bilebiliyorsanız, bu yolla devletin yarattığı yapay ranttan avantajlar elde edebilirsiniz.
Rant kollama, devlet içinde ve / veya dışında bazı çıkar gruplarının devlet tarafından yaratılmış yapay rantı kendilerine aktarma çabalarıdır. Rant kollama, çıkar gruplarının devlette birikmiş olan değerleri kendilerine aktarmak üzere ciddi büyüklüklerde maddi kaynak harcadıkları bir alanın adıdır. Bir başka deyişle; rant kollama devletten ekonomik veya sosyal çıkar elde etmek isteyen baskı veya çıkar gruplarının yaptıkları etkinlikler ve harcamalardır.
Kim?
Yapay rant beklentisi içinde olan gruplar çeşitlilikler gösterir. İktidardaki siyasi partinin üye veya yandaşları, yönetim kademelerine seçilmiş siyasetçilerin akraba ve yakınları, bürokratların yakın çevreleri, etnik ve hemşehri grupları, devletle ihale benzeri iş yapan kişi ve firmaların devletten yapay rant elde etmek için girişimlerde bulundukları bilinir.
Devletten birikmiş kaynakların yapay rant aracılığı ile dışarıya aktarılmasında çıkar ve baskı gruplarının yönetimin bazı pozisyonlarında iç ortakları olabildiği gözlenmiştir. Örneğin siyasi ilişkiler nedeniyle bir makamın danışmanlığına gelen bir kişinin kendi özel sektör firmasına devletten iş ve kaynak yönlendirdiği çokça görülür. Bu iç ortaklar aracılığı ile devlet içi işleyişine ve kaynak birikim noktalarına ilişkin bilgi dışarıya sızdırılır. Böylece çıkar grupları için rant kollama girişimlerine yönelik çalışma hedef ve konuları belirlenir.
Rant kollama nasıl?
Rant kollamanın (Doğu toplumlarına özgü yaratıcı türleri dışında) Dünya’da iyi bilinen türleri vardır. Bunlardan birincisi devlet tarafından verilen ayrıcalıklara (imtiyazlara) yönelik olarak yürütülen “tekel (monopol) kollama” yaklaşımıdır. Yine (merkezi veya yerel) devletin denetiminde fiyat tarifeleri ile ithalat vergi oranlarına yönelik olarak yürütülen rant çalışmalarına “tarife kollama” adı verilir. Bu yaklaşımda devlete etki edilerek bazı grupların çıkarlarına uygun fiyatların ve ithalat vergi oranlarının oluşması sağlanır. İthalat işlemlerine yönelik olarak yürütülen “lisans kollama” ve “kota kollama” yaklaşımlarından da söz edebiliriz.
Bizde iyi bilinen türler arasında devletçe verilen teşviklerin özel bir yeri vardır. Faizsiz veya düşük faizli krediler, tarım ürünleri için destekleme alımları, vergi istisna ve muafiyetleri ülkemizde görülen rant kollamanın önemli unsurları arasında olmuştur.
Bir de; toplumumuzda alışılmış bir tür olan devletin sosyal ve mali yardımlarının siyasi yandaşlara, bazı kültürel gruplar ile akraba, hısım ve göçmen hemşehrilere aktarıldığı (teknik dilde altruizm denen) türü unutmamak gerekir.
Sivil toplum
Toplumu oluşturan (devlet ve özel sektör dışındaki) üçüncü unsur sivil toplumdur. Bu alanda yurttaşlar ve sivil toplum kuruluşları yer alır. Toplum içinde oluşan (yukarıda bazılarını anlattığım) ilişkilere bakarken; sivil toplumu göz ardı eden bir bakış açısı olmamalıdır.
Yoksullukla mücadele, işsizliğin azaltılması, kadın istihdamı, yerel kalkınma gibi hedefler bugünün önemli sosyal ilerleme hedefleri arasında yer alıyor. Özellikle 20’nci yüzyılın son çeyreği, bu amaçları gerçekleştirmek için sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) yepyeni bir bakış açısı geliştirdikleri dönem oldu.
Bu döneme kadar sosyal projelerin özünde yoksullar ve genel olarak halk için (hatta onlara rağmen onlar adına) bir şeyler yapılması anlayışı hâkimdi. Sivil toplum ruhunun gelişmesi ile halkın sorunlarına bulunacak çözümlerde halkın doğrudan katılımının daha verimli ve sosyal sindiriminin daha kolay olacağı noktasına varıldı.
Gerçekten (dikkatini özellikle yoksullara ve halka yöneltmiş olan) yeni toplumsal ilerleme anlayışı, halkı bu projelerden yararlanan pasif unsurlar olarak değil, bizzat sosyal kalkınma sürecinin üreticileri ve yöneticileri olarak görmektedir. Özetle söylersek; özgün sorunlarda sosyal teoriyi halk üretmeli (zihinsel yaratının fiilen içinde bulunmalı), bu düşünsel ürünü pratiğe koymak üzere projenin yönetiminde bizzat halk yer almalıdır. Sosyal proje süreçlerinde STK’ların ve yerel yöneticilerin görevi, proje süreçlerinde ancak kolaylaştırıcı (moderatör) olmaktır.
Devletin bir anlamda yerel uzantısı olan yerel yönetimlerin ülkemize özgü, fakat gelişmiş Batı’ya oranla farklı bir fonksiyonundan söz etmek isterim. Gelişmiş Batı’da yerel yönetimlerin birincil görevi, kentli halka hizmet etmektir. Bizim toplumumuzda ise yeni kentli bireyin yaratılması (toplumumuzda sosyal göçün ağırlığı ile kendiliğinden oluşamayan köylüden kentliye dönüşümün sağlanması) yerel yönetimlerin önünde birincil ama güç bir görev olarak durmaktadır. Bu nedenle halkın bir pasif nesne yerine bir aktif sosyal özne olabilmesi, neden halkın katılımına bu denli önem verdiğimin cevabıdır.
Neden katılım?
Hiç kuşkusuz halkın katılımı bir sosyal projeyi pek çok yönden çok daha güçlü yapar. Bu nedenle genelde toplumumuzun iyi bildiği “ben bilirim, ben yaparım’cı” bir yaklaşım yerine halkın da karar ve yönetim süreçlerine katılması ile çok daha nitelikli çözümlere ulaşmak mümkün olacaktır.
Buna bir anlamda kendi oyununu oynamak diyebiliriz. Bir çocuğun düşe kalka yürümeyi öğrenmesi gibi düşünebiliriz. Nasıl çocuk attığı her adımdan sonra kendini daha güvenli hissedecekse, özellikle yoksul halk da başardığı her sosyal projenin ardından kendini gelecek konusunda daha güvenli ve daha ümitli hissedecektir. Halka ve yurttaşa güvenmek gerekir. Hiç kuşkusuz; halkın manipüle edilmesinin önünde sonuna kadar da durmak lazım…
Burada atılan her başarılı adımın güven vermesi fikrine karşılık yapılan hatalı ve başarısız işlerin de güvensizliğe neden olabileceği itirazı gelebilir. Bu, haklı bir itiraz noktasıdır. Özgüven ararken güvensizlik batağına düşmemek için sosyal proje eğitimlerinin ve uygulanacak sosyal projelerin sıralamasının doğru yapılması gerekir.
Dünya üzerindeki sivil toplum deneyimi incelendiğinde halkın doğrudan katılımı yaklaşımını doğru kavramış birey ve örgütlerin kolaylaştırıcılığı (moderatörlüğü) altında zihinsel tasarımını bizzat halkın kendi yaptığı, yönettiği ve yürüttüğü sosyal projelerde çok nitelikli sonuçlar alındığı gözlenmiştir. Bu sonuçlar arasında da bence en önemlisi, sosyal özne olma yolunda bireyin kendi problemlerini kendisi çözmek üzere özgüvenini kazanmasıdır. İşte bu da demokrasiden başka bir şey değildir.
Soygun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soygun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ocak 2011 Pazar
Siyaset, Rant ve Devleti Soymak
Etiketler:
Gürcan Banger,
rant,
Rant kollama,
sivil toplum,
siyaset,
Soygun
28 Ocak 2011 Cuma
Devleti Soymak, Kamuya Sahip Çıkmak
Devleti Soymak, Kamuya Sahip Çıkmak
Gürcan Banger
Bal nerede ise bilumum haşerat da oradadır. Özellikle Doğu toplumlarında siyasetin devletin soyulması üzerine kurgulanmış olmasının altında kamunun balından alınması hedeflenen pay yer alır. Bu tür toplumlarda siyasal ahlak da bu soygun düzenine göre şekillenir.
Devlet ve ahlak
Ahlak; bir topluluk veya toplum içinde geçerli değer yargıları ile gelenek, görenek ve kurallardan oluşan bir bütündür. Genelde zamana ve mekâna bağımlıdır; bu nedenle sübjektiftir. İnsanlararası davranış kuralları konusunda kendiliğinden oluşmuş bir sosyal reçetedir. Örneğin Latin filozofu Seneca, ahlakı parçadan, bütünün iyiliğine uygun davranmasını bekleyen kurallar dizisi olarak tanımlar. Hukukun oluşmasında önemli kaynaklardan birisi ahlak kurallarıdır.
Günümüzdeki demokrasilere siyaset bilimi açısından baktığımızda; üç ayrı faktör dikkatimizi çeker: Seçmenler, siyasetçiler, bürokratlar (atanmış devlet yöneticileri)… Siyasetçiler, devlet yönetimine sahip olmak için seçmenlerden oy isterler. Seçmenler ise kendilerine uygun taahhütlerde bulunan siyasetçilere oy vererek seçilmelerini sağlarlar. Devlet yönetimine egemen olan seçilmiş siyasetçiler, bürokratlar aracılığı ile devletin işlemesini sağlarlar.
Devlet ahlakı, seçilmiş siyasetçilerin atanmış devlet yöneticileri (bürokratlar) ile karar ve uygulamalarda uymaları gereken kuralları belirler. Bu arada seçilmişlerden beklentileri olan çıkar ve baskı gruplarının (özellikle seçilmişlerin yakın ve yandaşlarının) kuralları zorlayan yaklaşımlarını da unutmamak gerekir. Ayrıca devlet yaşamında, kimi bürokratların kendi atanmış pozisyonlarını korumak için devlet ahlakının sınırlarını zorladıkları bilinir.
Devlet ahlakının temel dayanakları hukukun üstünlüğü ve yasa egemenliğidir. İyi ve düzgün işleyen bir toplumsal sistemde öncelikle bizzat devletin kendisinin, siyasetçilerin, bürokratların, seçmenlerin ve en genel küme olarak yurttaşların hukukun üstünlüğüne inanmaları ve saygı göstermeleri gerekir.
Kamu ahlakı ve sorunlar
Düzgün işleyen bir toplumsal düzenin ana fikri kurallar ve katılımdır. Bir başka deyişle; (devlet de dâhil) toplumu oluşturan unsurlar arasındaki oyunun kurallarının önceden ve katılım ile uzlaşmaya dayalı olarak belirlenmesidir. Bu kurallar yürütme ve denetlemenin ne biçimde yapılacağını, halkın bilgisine nasıl sunulacağını belirler.
Bu kuralların konulmasındaki temel düşünce, siyasetçinin elindeki erki kullanarak yalnız hizmet etmesi; kendisi, yakın ve yandaşları için avantajlar elde etmeye çalışmamasıdır. Aynı şekilde bürokratın devlet içindeki kendi pozisyonunu koruyabilmek için siyasetçinin yörüngesine, çıkar ilişkileri ağı içine girmesini engellemektir. Peki, bu varsayımlar gerçek yaşamda uygulanma şansı bulabiliyor mu? Gerçekten ahlaki bir sosyal düzende mi yaşıyoruz?
İşin gerçek yüzü
Şimdi bir de yakın planımızda görünenlere bir bakalım. Maddi kaynağın büyüğü nerede? Tabii ki, rantın büyüğü merkezi devlette ve yerel yönetimlerde... Devlette bu kadar büyük rant olunca devlet ahlakının da kimi siyasetçiler, (devleti soyma hevesi de eklendiğinde) bürokratlar ve siyasetin bazı yandaşları için “biraz esnemesi” olağan değil mi? Ne demiş atalarımız: “Bal olan yerde sinek de bulunur. Bal tutan parmağını yalar.”
Siyasette dört faktör
Yukarıda dile getirdiğim gibi; reel siyaset alanı siyasetçiler, bürokratlar, çıkar ve baskı grupları ile seçmenlerden oluşur. Bu yaklaşımda siyasetçinin hedefi oy miktarını çoğaltmaktır. Buna “oy maksimizasyonu” denir. Siyasetçi aldığı oyların karşılığında söz verdiği hizmetleri bürokratlar aracılığı ile yerine getirir. Bu hizmetlerin yerine getirilebilmesi için bürokratlar daha büyük bütçelere sahip olmak isterler. Bu nedenle bürokratların amacının “bütçe maksimizasyonu” olduğu söylenir.
Siyasal resmin beklenti yanını oluşturan faktörlerden birisi çıkar ve baskı gruplarıdır. Bu kesimler özellikle merkezi ve yerel devlette birikmiş olan rantın peşindedirler. Bu nedenle çıkar ve baskı gruplarının amacı “rant maksimizasyonu” olarak ifade edilir. Son olarak; yurttaşlar siyasetçilerden talepte bulundukları hizmetlerin yerine getirilmesini, siyasetçilerin kendilerine verdikleri sözleri gerçekleştirmelerini beklerler. Seçmenin bu yaklaşımı ise “fayda maksimizasyonu” olarak isimlendirilir.
Basın
Yukarıda sözünü ettiğim dört unsurun birbiri ile iletişimini sağlayanların başında basın gelir. İşinin niteliği gereği, basın yukarıda sözü edilen dört faktörle de iletişim içindedir. Bu dört faktörün arasındaki ilişkiler basının önemli haber malzemeleri arasında yer alır.
Bu ilişkileri basında yorumlayarak değerlendiren yazarlar arasında bazı kategoriler vardır. Birinci tür, siyasetçiye alkış tutmayı alışkanlık haline getirmiş kesimdir. Kimi zaman meslekten olmayabilen bu yazarlardaki temel yaklaşım, biteviye siyasetçilere ve bürokratlara teşekkür ederek, onları överek “bu makama” sevimli görünmeye çalışmaktır. İkinci tür, genelde meslekten olan ama yılların yorgunluğu ile “ahı gitmiş, vahı kalmış” yazar türüdür. Bunların yazılarından eleştiri mi yaptıkları, yoksa övgü mü düzdükleri pek anlaşılamaz. Genelde suya sabuna dokunmadan “ortanın ortasından sessizce yürümeyi” tercih ederler. Üçüncü tür, fanatiklerdir. Bunlar dümeni kilitlenmiş gemi gibi daima aynı yöne giderler. Olaylar karşısındaki yorumları genelde “form dilekçe” halindedir. Bir gelişmenin ardından ne yazıp söyleyecekleri önceden bilinir. Bu davranışı fanatizmden mi yoksa maddi çıkar karşılığı mı yaptıklarını kategorize etmek pek kolay değildir.
Bu yazar kategorilerini çoğaltmak mümkün ama son bir tanesi ile bağlamak istiyorum. Dördüncü yazar türü, siyasetçi ve bürokrattan beklentileri olmayan, düşündüğünü korkusuzca ama toplumsal sorumluluk duygusuyla ifade edebilen yazar sınıfıdır. Bu yazar türünü siyasetçiler, bürokratlar ve çıkar grupları sevmez. Çünkü bu grupların en ciddi eleştirmenleri bu kategoride yer alan yazarlardır.
Görsel olsun, yazılı olsun basında yer alan bir yazarın görevi aklın ve hak olanın yanında olmaktır; değil maddi beklentilere, zaman ve mekâna göre bir selama dahi “eyvallah” etmemektir. Basın, kamu ve devlet ahlakının önemli savunucularındandır. Bu fonksiyonu kendi varlık nedeninden alır. Kendi yerini belirlerken siyasetçiler, bürokratlar ve çıkar grupları ile karşılıklı yer tutuşmalarını dikkate almadan görev yapar.
Bir ülkede siyaset, devletin soyulması üzerine kurgulanmış ise başka kurum ve kuruluşlar ile kişilerin de bu sisteme aşırı biçimde angaje olmalarına şaşmamak lazım. Malum; at sahibine göre kişner.
Gürcan Banger
Bal nerede ise bilumum haşerat da oradadır. Özellikle Doğu toplumlarında siyasetin devletin soyulması üzerine kurgulanmış olmasının altında kamunun balından alınması hedeflenen pay yer alır. Bu tür toplumlarda siyasal ahlak da bu soygun düzenine göre şekillenir.
Devlet ve ahlak
Ahlak; bir topluluk veya toplum içinde geçerli değer yargıları ile gelenek, görenek ve kurallardan oluşan bir bütündür. Genelde zamana ve mekâna bağımlıdır; bu nedenle sübjektiftir. İnsanlararası davranış kuralları konusunda kendiliğinden oluşmuş bir sosyal reçetedir. Örneğin Latin filozofu Seneca, ahlakı parçadan, bütünün iyiliğine uygun davranmasını bekleyen kurallar dizisi olarak tanımlar. Hukukun oluşmasında önemli kaynaklardan birisi ahlak kurallarıdır.
Günümüzdeki demokrasilere siyaset bilimi açısından baktığımızda; üç ayrı faktör dikkatimizi çeker: Seçmenler, siyasetçiler, bürokratlar (atanmış devlet yöneticileri)… Siyasetçiler, devlet yönetimine sahip olmak için seçmenlerden oy isterler. Seçmenler ise kendilerine uygun taahhütlerde bulunan siyasetçilere oy vererek seçilmelerini sağlarlar. Devlet yönetimine egemen olan seçilmiş siyasetçiler, bürokratlar aracılığı ile devletin işlemesini sağlarlar.
Devlet ahlakı, seçilmiş siyasetçilerin atanmış devlet yöneticileri (bürokratlar) ile karar ve uygulamalarda uymaları gereken kuralları belirler. Bu arada seçilmişlerden beklentileri olan çıkar ve baskı gruplarının (özellikle seçilmişlerin yakın ve yandaşlarının) kuralları zorlayan yaklaşımlarını da unutmamak gerekir. Ayrıca devlet yaşamında, kimi bürokratların kendi atanmış pozisyonlarını korumak için devlet ahlakının sınırlarını zorladıkları bilinir.
Devlet ahlakının temel dayanakları hukukun üstünlüğü ve yasa egemenliğidir. İyi ve düzgün işleyen bir toplumsal sistemde öncelikle bizzat devletin kendisinin, siyasetçilerin, bürokratların, seçmenlerin ve en genel küme olarak yurttaşların hukukun üstünlüğüne inanmaları ve saygı göstermeleri gerekir.
Kamu ahlakı ve sorunlar
Düzgün işleyen bir toplumsal düzenin ana fikri kurallar ve katılımdır. Bir başka deyişle; (devlet de dâhil) toplumu oluşturan unsurlar arasındaki oyunun kurallarının önceden ve katılım ile uzlaşmaya dayalı olarak belirlenmesidir. Bu kurallar yürütme ve denetlemenin ne biçimde yapılacağını, halkın bilgisine nasıl sunulacağını belirler.
Bu kuralların konulmasındaki temel düşünce, siyasetçinin elindeki erki kullanarak yalnız hizmet etmesi; kendisi, yakın ve yandaşları için avantajlar elde etmeye çalışmamasıdır. Aynı şekilde bürokratın devlet içindeki kendi pozisyonunu koruyabilmek için siyasetçinin yörüngesine, çıkar ilişkileri ağı içine girmesini engellemektir. Peki, bu varsayımlar gerçek yaşamda uygulanma şansı bulabiliyor mu? Gerçekten ahlaki bir sosyal düzende mi yaşıyoruz?
İşin gerçek yüzü
Şimdi bir de yakın planımızda görünenlere bir bakalım. Maddi kaynağın büyüğü nerede? Tabii ki, rantın büyüğü merkezi devlette ve yerel yönetimlerde... Devlette bu kadar büyük rant olunca devlet ahlakının da kimi siyasetçiler, (devleti soyma hevesi de eklendiğinde) bürokratlar ve siyasetin bazı yandaşları için “biraz esnemesi” olağan değil mi? Ne demiş atalarımız: “Bal olan yerde sinek de bulunur. Bal tutan parmağını yalar.”
Siyasette dört faktör
Yukarıda dile getirdiğim gibi; reel siyaset alanı siyasetçiler, bürokratlar, çıkar ve baskı grupları ile seçmenlerden oluşur. Bu yaklaşımda siyasetçinin hedefi oy miktarını çoğaltmaktır. Buna “oy maksimizasyonu” denir. Siyasetçi aldığı oyların karşılığında söz verdiği hizmetleri bürokratlar aracılığı ile yerine getirir. Bu hizmetlerin yerine getirilebilmesi için bürokratlar daha büyük bütçelere sahip olmak isterler. Bu nedenle bürokratların amacının “bütçe maksimizasyonu” olduğu söylenir.
Siyasal resmin beklenti yanını oluşturan faktörlerden birisi çıkar ve baskı gruplarıdır. Bu kesimler özellikle merkezi ve yerel devlette birikmiş olan rantın peşindedirler. Bu nedenle çıkar ve baskı gruplarının amacı “rant maksimizasyonu” olarak ifade edilir. Son olarak; yurttaşlar siyasetçilerden talepte bulundukları hizmetlerin yerine getirilmesini, siyasetçilerin kendilerine verdikleri sözleri gerçekleştirmelerini beklerler. Seçmenin bu yaklaşımı ise “fayda maksimizasyonu” olarak isimlendirilir.
Basın
Yukarıda sözünü ettiğim dört unsurun birbiri ile iletişimini sağlayanların başında basın gelir. İşinin niteliği gereği, basın yukarıda sözü edilen dört faktörle de iletişim içindedir. Bu dört faktörün arasındaki ilişkiler basının önemli haber malzemeleri arasında yer alır.
Bu ilişkileri basında yorumlayarak değerlendiren yazarlar arasında bazı kategoriler vardır. Birinci tür, siyasetçiye alkış tutmayı alışkanlık haline getirmiş kesimdir. Kimi zaman meslekten olmayabilen bu yazarlardaki temel yaklaşım, biteviye siyasetçilere ve bürokratlara teşekkür ederek, onları överek “bu makama” sevimli görünmeye çalışmaktır. İkinci tür, genelde meslekten olan ama yılların yorgunluğu ile “ahı gitmiş, vahı kalmış” yazar türüdür. Bunların yazılarından eleştiri mi yaptıkları, yoksa övgü mü düzdükleri pek anlaşılamaz. Genelde suya sabuna dokunmadan “ortanın ortasından sessizce yürümeyi” tercih ederler. Üçüncü tür, fanatiklerdir. Bunlar dümeni kilitlenmiş gemi gibi daima aynı yöne giderler. Olaylar karşısındaki yorumları genelde “form dilekçe” halindedir. Bir gelişmenin ardından ne yazıp söyleyecekleri önceden bilinir. Bu davranışı fanatizmden mi yoksa maddi çıkar karşılığı mı yaptıklarını kategorize etmek pek kolay değildir.
Bu yazar kategorilerini çoğaltmak mümkün ama son bir tanesi ile bağlamak istiyorum. Dördüncü yazar türü, siyasetçi ve bürokrattan beklentileri olmayan, düşündüğünü korkusuzca ama toplumsal sorumluluk duygusuyla ifade edebilen yazar sınıfıdır. Bu yazar türünü siyasetçiler, bürokratlar ve çıkar grupları sevmez. Çünkü bu grupların en ciddi eleştirmenleri bu kategoride yer alan yazarlardır.
Görsel olsun, yazılı olsun basında yer alan bir yazarın görevi aklın ve hak olanın yanında olmaktır; değil maddi beklentilere, zaman ve mekâna göre bir selama dahi “eyvallah” etmemektir. Basın, kamu ve devlet ahlakının önemli savunucularındandır. Bu fonksiyonu kendi varlık nedeninden alır. Kendi yerini belirlerken siyasetçiler, bürokratlar ve çıkar grupları ile karşılıklı yer tutuşmalarını dikkate almadan görev yapar.
Bir ülkede siyaset, devletin soyulması üzerine kurgulanmış ise başka kurum ve kuruluşlar ile kişilerin de bu sisteme aşırı biçimde angaje olmalarına şaşmamak lazım. Malum; at sahibine göre kişner.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
