Sosyal Medya ve Gazetecilik
Gürcan Banger
Eskiden günlükler ve hatıra defterleri vardı. İletişimin daha kısıtlı olduğu o yıllarda bu defterler iç konuşmaların en önemli aracı oldular. Şimdilerde ise İnternet ortamında günlükler var. İnternet jargonunda bu tür günlüklere blog adı veriliyor. İnternet günlüklerinde insanlar duygularını, düşüncelerini yazıyorlar. Yazarlık konusunda daha hevesli ve deneyimli olanlar ise kendi günlüklerinde şiirlerini, öykülerini ve makalelerini yayınlıyorlar. Böylece her günlük, bir anlamda kişisel gazete haline dönüştü.
Diğer yandan farklı İnternet günlüklerinde yayınlanan şiir, öykü, makale, köşe yazısı ve haberleri derleyerek bunları okuyuculara sunan blog’lar da var. Böylece her bir günlük, farklı insanların bakış açılarını, görüşlerini ve düşüncelerini yansıtan bir çok-yazarlı gazete haline dönüşüyor. Sosyal sanal ortamda gazete kâğıdı, matbaa mürekkebi, kameraman ya da haber muhabiri gibi herhangi bir medya organında görebileceğiniz ayrı kadrolara ihtiyaç olmuyor. Çoğu zaman tek bir kişi ilgili günlüğün yaşamda kalmasını ve sürdürülebilir olmasını sağlıyor. Bu konuyu daha ileri noktalara götürerek birden fazla kişinin katılımı ile yapanlar da var. Böylece sosyal medya ortamında katılımcı, çok-kültürcü ve demokratik bir yayın olanağı (yeni türden bir gazetecilik) doğuyor. Bir yurttaş gazeteciliği adeta…
Kapitalizm ve Medya
Kapitalizmin birkaç önemli özelliğinden birisi, her şeyi meta haline (bir başka deyişle; maddi, düşünsel veya duygusal olan her şeyi alınır satılır hale) dönüştürmesidir. Bu bağlamda kamuoyu da bundan kendini kurtaramaz. Örneğin son yıllarda küresel, ulusal ve yerel medyanın kamuoyunu bir haber pazarı halinde görmeye başlamasının nedeni, kapitalist ekonomik sistemin bu genel özelliğidir. Bugün medya, 18’inci yüzyılda İrlanda kökenli İngiliz devlet adamı ve siyaset kuramcısı Edmund Burke’nin “Dördüncü Kuvvet” olarak isimlendirdiği özelliklerinden çok farklı bir yapıya ve güdülere sahiptir.
Günümüzde gazeteden radyo yayınlarına, televizyon kanallarından Internet sitelerine kadar medyanın en belirgin özelliği, neredeyse tümüyle kâr güdümlü bir yapıya dönüşmüş olmasıdır. Medyanın (doğru bilgi verme ve yürütme erkini denetleme gibi) kamusal görevlerini yerine getirmede öncelikli davranmaması, halkın gözünde meşruiyet ve güven kaybına neden oldu. Bu nedenle; yapılan kamuoyu anketlerinde halkın, medyayı en az güvenilen kurumlar arasında görmesi hiç şaşırtıcı değildir. Yurttaşlar kendilerini manipüle edilme potansiyeline sahip haber tüketicileri olarak gören medyayı, artık inanılır ve güvenilir bulmamaktadır. Yurttaş gazeteciliği (kamusal gazetecilik) kavramının doğuşunun nedenlerinden birisi, medyada gözlenen bu meşruiyet ve güven kaybıdır.
Kapitalizmin Küresel Çağ’daki önemli bir diğer özelliği, mal ve hizmetlerin yeniden üretmenin yanında sürekli olarak yeni ihtiyaçlar üretme eğilimidir. Kapitalizm için ar-ge ve inovasyonu anlamlı kılan motivlerden birisi, bu özelliğe bağlı olarak yeni kâr kaynak ve modelleri geliştirebilmektir. Yeni ihtiyaç üretimi ve halkın bu ihtiyacın tatmini yönünde ikna edilmesi sürecinin önemli aktörleri arasında medya ilk sıralarda yer alır. Magazin ve spor gazeteciliği, bu kâr / rant güdümlü sürecin ‘en etkin ve verimli’ işlediği alanlar için “seçkin” örneklerdir.
Ignacio Ramonet, 1943 doğumlu bir İspanyol gazeteci ve yazardır. 1991 yılından bu yana aylık bir yayın olan Le Monde diplomatique isimli derginin editörlüğünü yapmaktadır. Aynı zamanda Küresel Medya İzleme (Media Watch Global, MWG) isimli bir sivil toplum kuruluşunun başkanı olan Ramonet’nin medyaya ilişkin şu sözleri çarpıcıdır: “Medya, uzun süre tüm yurttaşlar için yardım ve destek amaçlı önemli bir başvuru kaynağı oldu. Bu nedenle Dördüncü Kuvvet olarak bilindi. Böyle denmesinin nedeni, hükümetlerin halk üzerindeki zarar veren uygulamalarına karşı çıkan görüşler geliştiren bir kuvvet olmasıydı. Dördüncü Kuvvet, artık bu güce sahip değil.”
Yurttaş Gazeteciliği
Ramonet, uygulamalarının Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından yürütüldüğü liberal küreselleşmenin etkisiyle medyanın karşı güç olma özelliğini yitirdiğini tespit ediyor. Her düzeydeki gözlemler, genel anlamda Ramonet’yi haklı çıkarıyor. Bu nedenle kâr güdümlü hale gelmiş, küresel / ulusal / yerel sermayenin etkisi altına girmiş ve kendi içinde bir rantiye medya sınıfı oluşturmuş olan Dördüncü Kuvvet medyanın, bir Beşinci Kuvvet tarafından denetlemesi gerekiyor. Bunun da medya üzerinde halkın denetimi olması öngörülüyor. Hiç kuşkusuz doğru kullanıldığında; yurttaş gazeteciliği, Beşinci Kuvvet sürecinin önemli unsurlarından birisi olabilir.
Enformasyon kaynağı olan her unsur, aynı zamanda bir dezenformasyon (karşı / yanlış bilgi) ve manipülasyon (yanıltarak yönlendirme) kaynağı olarak da görev yapabilir. Bu nedenle medyanın, olumsuz etkilerine açık olan halk tarafından denetlenmesi, bu çağın öncelikli hedefleri arasında yer almak zorundadır. Son olarak; demokratik olmayı hedefleyen her siyasal söylemin bu konuda ortaya koyacağı bir vizyonu ve programı olmalıdır.
Dün Dünde Kaldı
Geçtiğimiz günlerde yazdığım gibi; sosyal medya hızla kendini geliştiriyor ve yeniliyor. Bu yeni ortamın yaşamımızda daha pek çok şeyi değiştireceğine dair ciddi ipuçları var. Geleneksel medyanın yok oluşuna sızlanmak yerine gelişip serpilene dikkat etmek lazım.
Duygu Güncesi *** YENi ***
Facebook'ta izle
Twitter'da izle
Yurttaşlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yurttaşlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ocak 2011 Cumartesi
5 Ocak 2011 Çarşamba
Demokrasi, Yurttaşlık ve Kent
Demokrasi, Yurttaşlık ve Kent
Gürcan Banger
Bildiğimizi sandığımız sözcükler var. Bunlara ilişkin kavrayışımız eksikli ve zayıf olduğunda o sözcüğü kendi bilgilerimizle inşa ederek farklı bir şekilde yorumlayıp deforme ediyoruz, şekilsizleştiriyoruz. Dolayısıyla örneğin demokrasi gibi içeriği zengin bir kavram hızla bir dezenformasyon (yanlış bilgi) unsuru haline dönüşüyor. Hele ki; dünyada o kavram üzerine yapılan teorik ve pratik katkılardan (çağdaş literatürden) bihaber isek iş, (deyim yerindeyse) Taş Devri Demokrasisi’ne dönüyor.
Demokrasi Nedir?
Eğer elinize bir genel amaçlı sözlük alır ve demokrasi sözcüğünü araştırırsanız, “halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi” şeklinde bir tanımlama ile karşılaşırsanız. Ama konuya çağdaş siyaset bilimi açısından baktığımızda; bu tanımın çoktan aşıldığını fark ederiz. Böylece; bu çağın siyaset kuramcılarından olan Chantal Mouffe’nin ifade ettiği gibi; artık demokrasinin öznelerin çoğulluğu olarak algılanmaya başlandığını gözleriz. Bu çerçevede; toplumda zaten var olan sosyal çok-kültürlülük, bireyler ve kurumların yeni çağda çok-kültürcü olmalarını zorunlu kılar..
Halkın İktidarı
Günümüzün demokrasi anlayışında halkın bir bütün halinde iktidarı elinde tutması ve/veya denetlemesi yeterli bulunmuyor. Zaten halkın iktidarı denen olgu da zafiyet içinde, eksikli bir siyasi temsilin ötesine geçemiyor. Benzer biçimde; yurttaşların birey olarak hukuklarının güvence altına alınması ve özgürlüklerinin tanıması da çağdaş demokratik ihtiyaçları tatmin etmek yönünde yeterli olmuyor.
Liberal anlayışın bireyleri kendi özgün renklerinden arındırarak soyut varlıklara dönüştürmesi, çağdaş kimlik arayış ve korumasına uygun düşmüyor. Küresel Çağ’da bireyler; etnik, kültürel ve/veya inanç temelli özelliklerinden soyutlanmadan, bunları yitirmeden var olmak istiyorlar. Çok yönlü farklılıkları ile temsil sisteminde yer alma çabasındalar. İşte; yeni demokrasi tanımının halkın iktidarı unsuru ile yetinmeyip sosyal öznelerin çoğulluğuna vurgu yapması bu nedenden dolayı…
Sosyal Alanlar
Günümüzde toplum birbiriyle ilişkili, kimi zaman kesişebilen bazı alanlardan oluşuyor. Bunların birincisi; temel olarak bireyler ve ailelerle ekonomiyi temsil eden özel alan. İkincisi; temel olarak devlet ve ilgili kurumlar ile temsil edilen siyasal alan. Üçüncüsü; devlet dışı toplumsal örgütlenmelerin yer aldığı sivil toplum alanı. Dördüncüsü; bireylerin görüş bildirdikleri, tartıştıkları, kararlar ve uzlaşılar ürettikleri kamusal alan…
Ne yazık ki; ne bugünün devlet modeli, ne geçerli hukuk anlayışı, ne de mevcut siyaset modeli; toplumun bu çoklu yapısının ihtiyaçlarını, artan demokratik talepleri ve yeni türden beklentileri karşılayabilecek yetkinlikte değil. Demokrasi anlayışında ortaya çıkan yeni açılımlar, kurumlar ve yapılar düzeyinde yeni uygulamalar gerektiriyor.
Sosyal Çatışma
Toplumda kimliklerin çoğalması ve yeni türden demokratik taleplerin artması, bir yandan sosyal uzlaşmayı zorlaştırırken, diğer yandan tek amaçlı çözümlerin ihtiyacı karşılamamasına neden oluyor. Nihai amacın, toplumda var olan tüm kesimlerin talep ve beklentileri ile uyumlu olması ihtiyacı giderek artıyor. “Bu ortamda çatışmadan kaçmak mümkün değil. Bana kalırsa, asıl olan çatışmanın kendisi. Toplumu oluşturan (ve çatışan) kimliklerin çoğalması ve farklılaşması, yeni bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. Çok ölçütlü eniyileme adını verdiğimiz bu yaklaşım; çatışmaların, çok aktörlü toplumun ana hattı olduğunu ve çatışmadan kaçmak yerine onu yönetip çözebilmek gerektiğini saptıyor. Çok ölçütlü eniyileme sürecinin belli başlı özellikleri, bu sürece katılan bileşen ve ilişki sayısının çokluğu ile amaçlar dizisinin tek bir nihai amaca indirgenemeyişidir. Bu süreçte birden fazla hedef aynı anda göz önünde bulundurulur.”
İşin, güncel politika açısından gerçeği şudur: İçinde yaşadığımız toplumun sorunları; “Şu parti kapandı, bu parti açıldı” veya “Ali gitti, Veli başbakan oldu” ile çözülemez. Geleneksel siyaset, mevcut yapısıyla günün ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzakta. Bu nedenle; toplumun yukarıda sözünü ettiğim çerçeveyi tatmin eden yeni vizyona, söyleme ve uygulama programlarına ihtiyacı var. Bir kez daha tekrar ederim ki; mevcut siyaset zihniyeti ile çağdaş demokrasinin taleplerini yerine getirmeyi hayal etmek, “bitpazarına nur yağmasını beklemek” fazlasıyla hayalciliktir.
Bugün Demokrasi O Bildiğin Değil
“Demokrasiyi, halkın kendi kendini yönetmesi” olarak biliriz. Klasik bir tanım olarak yanlış sayılmaz; ama yaşadığımız çağ açısından bu tanımın eksikli olduğunu da söyleyebiliriz. Demokrasi, Antik Çağ’dan 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar olan dönemde; yönetim sisteminde halkın iradesinin egemen olması ve yönetenlerin halk tarafından denetlenmesi olarak anlaşılır. Bugün ise bu kavram; katılımcılık, çoğulculuk ve çok-kültürlülük gibi yeni unsurlarla değişime uğruyor. Değişim gerçekleşirken, bir yandan da yeni sorunlar ve temsili demokrasinin yetersizliğinden yeni ikilemler oluşuyor.
Dünya literatüründe demokrasi konusunda yeni açılımlar getiren o denli çok bilim ve düşün insanı var ki… Bunlar arasında – herhangi bir sırlamaya tabi tutmadan – aklıma geliverenler olarak Samir Amin, Hannah Arendt, John Rawls, Jürgen Habermas, Seyla Benhabib, Benjamin Barber, Chantal Mouffe, Carl Schmitt gibi isimleri sayabilirim. Saydığım ve saymadığım bu isimler, demokrasi teorisinin gelişmesi yönünde ciddi düşünsel çalışmalar, yaptılar, yapıyorlar. Gerçekten günlük yaşamda da demokrasinin anlamı biraz daha genişleyip zenginleşiyor. Örneğin demokrasiye uygun kişilik özelliklerine baktığımızda, artık demokrat olmanın pek sıradan ve kolay bir özellik olmadığını görüyoruz.
Duyarlı ve Farkında Yurttaşlık
Halkın, yönetim hakkını kullanıp işleyişi denetleyebilmesi için bireylerin sosyal, politik ve kültürel konularda duyarlı olmaları gerekiyor. Ancak çevresinde olup bitenlere karşı duyarlı olan insanlar, yönetime katılma ve denetleme konusunda irade ve inisiyatif sahibi olabilirler. Buna duyarlı ve farkında yurttaşlık diyebiliriz. Demokrasi, yeni bireysel özellikleri yanında toplu ve katılımlı irade olduğundan işbirliği, konunun önemli kavramlardan birisi olarak yer alır. Bu nedenle bireylerin birbirlerini kabul etme, karşılıklı saygı gösterme ve birlikte çalışabilme özelliklerine sahip olmaları gerekir.
“Ben yaptım oldu”, “Kimse benden iyi bilemez” veya “Bilirsem ben bilirim” tarzına sahip demokratiklik özelliği eksik insanları çevrenizde görebilirsiniz. Bu kişiler, asla yanıldıklarını kabul etmezler. Yanıldıkları zaman da “dün, dündür; bugün, bugündür” olur. Bu tür insanların zihninde paydaş kavramı oluşmamıştır. Hâlbuki demokrat bir birey, öncelikle yanılabileceğini ve bundan ders alıp tutum ve davranışlarını düzeltebileceğini kabul eden bireydir. Yaşamın paydaşlarla birlikte yer alınan bir ilişkiler ortamı olduğunu bilir.
Demokrat Kişilik
Gerçekten demokrat kişilik yapısı, her zaman yeni durumların olabileceğini kabul eden, dolayısıyla yeni gelişmelerle görüş ve düşüncelerine değiştirebileceğini benimseyen özelliktedir. Kimse yanılmaz değildir. Değişimin kendisinin bile değiştiği bir dünyada başka türlü olmak mümkün müdür?
Toplumumuzda en zor anlaşılan kavramlardan birisi de eleştiridir. Eleştiri, kolayca bir karalama kampanyası haline dönüşebilirken, eleştirilen de kritikleri kabul etmekte hayli zorlanır. Demokrat kişilik, hem eleştirilere tahammüllü olmayı hem de eleştirinin dozunu yapılan yanlışı düzeltmek olarak anlamayı zorunlu kılar. Eleştiri, denetlemenin en önemli araçlarından birisidir.
Demokrat kişi; saydam, esnek ve açık düşünceli olmalıdır. Demokrat insan, kendisini başkalarının yerine koyarak onları anlamayı becerebilen kişidir. Bu da bir diğer özellik olan uzlaşmacılığın kapısını aralar. Uzlaşmacılık, biteviye ödün verme anlamına gelmez tabii. Çatışmaları yönetip denetleyerek ortak kararlara varabilmeyi hedefler. Demokrat bir insanda aramamız gereken diğer iki özellik saygı ve hoşgörüdür. Bu iki özelliği yeterince geliştirmemiş bir insanın uzlaşmacı olması mümkün değildir.
Bir Sözüm de Belediyelerle Üniversitelere…
Belediyeler kendileri hakkında kamuoyu oluşturmak için değişik türden çalışmalar yapıyorlar. Ne yazık ki; bunların bir kısmı ancak “davul dümbelek belediyeciliği” denebilecek türden sabun köpüğü gibi uçup giden faaliyetler… Hele halkın kentlilik ve yurttaşlık kültürüne bir katkısı olduğu hiç söylenemez. Bir kent çağdaş bir yerleşim olmak istiyorsa, oranın yöneticileri o kentte demokrasi kültürünün yerleşmesine destek ve katkı vermek zorundalar.
Geleneksel hale getirilmiş bir “Demokrasi Kurultayı” ya da yılda veya iki yılda bir tekrar edilen “Kentte Demokrasi Kültürünün Genişletilmesi Sempozyumu” kente katkı yapıcı olmaz mı? İki üniversitesiyle övünen bir kente yakışmaz mı?
Gürcan Banger
Bildiğimizi sandığımız sözcükler var. Bunlara ilişkin kavrayışımız eksikli ve zayıf olduğunda o sözcüğü kendi bilgilerimizle inşa ederek farklı bir şekilde yorumlayıp deforme ediyoruz, şekilsizleştiriyoruz. Dolayısıyla örneğin demokrasi gibi içeriği zengin bir kavram hızla bir dezenformasyon (yanlış bilgi) unsuru haline dönüşüyor. Hele ki; dünyada o kavram üzerine yapılan teorik ve pratik katkılardan (çağdaş literatürden) bihaber isek iş, (deyim yerindeyse) Taş Devri Demokrasisi’ne dönüyor.
Demokrasi Nedir?
Eğer elinize bir genel amaçlı sözlük alır ve demokrasi sözcüğünü araştırırsanız, “halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi” şeklinde bir tanımlama ile karşılaşırsanız. Ama konuya çağdaş siyaset bilimi açısından baktığımızda; bu tanımın çoktan aşıldığını fark ederiz. Böylece; bu çağın siyaset kuramcılarından olan Chantal Mouffe’nin ifade ettiği gibi; artık demokrasinin öznelerin çoğulluğu olarak algılanmaya başlandığını gözleriz. Bu çerçevede; toplumda zaten var olan sosyal çok-kültürlülük, bireyler ve kurumların yeni çağda çok-kültürcü olmalarını zorunlu kılar..
Halkın İktidarı
Günümüzün demokrasi anlayışında halkın bir bütün halinde iktidarı elinde tutması ve/veya denetlemesi yeterli bulunmuyor. Zaten halkın iktidarı denen olgu da zafiyet içinde, eksikli bir siyasi temsilin ötesine geçemiyor. Benzer biçimde; yurttaşların birey olarak hukuklarının güvence altına alınması ve özgürlüklerinin tanıması da çağdaş demokratik ihtiyaçları tatmin etmek yönünde yeterli olmuyor.
Liberal anlayışın bireyleri kendi özgün renklerinden arındırarak soyut varlıklara dönüştürmesi, çağdaş kimlik arayış ve korumasına uygun düşmüyor. Küresel Çağ’da bireyler; etnik, kültürel ve/veya inanç temelli özelliklerinden soyutlanmadan, bunları yitirmeden var olmak istiyorlar. Çok yönlü farklılıkları ile temsil sisteminde yer alma çabasındalar. İşte; yeni demokrasi tanımının halkın iktidarı unsuru ile yetinmeyip sosyal öznelerin çoğulluğuna vurgu yapması bu nedenden dolayı…
Sosyal Alanlar
Günümüzde toplum birbiriyle ilişkili, kimi zaman kesişebilen bazı alanlardan oluşuyor. Bunların birincisi; temel olarak bireyler ve ailelerle ekonomiyi temsil eden özel alan. İkincisi; temel olarak devlet ve ilgili kurumlar ile temsil edilen siyasal alan. Üçüncüsü; devlet dışı toplumsal örgütlenmelerin yer aldığı sivil toplum alanı. Dördüncüsü; bireylerin görüş bildirdikleri, tartıştıkları, kararlar ve uzlaşılar ürettikleri kamusal alan…
Ne yazık ki; ne bugünün devlet modeli, ne geçerli hukuk anlayışı, ne de mevcut siyaset modeli; toplumun bu çoklu yapısının ihtiyaçlarını, artan demokratik talepleri ve yeni türden beklentileri karşılayabilecek yetkinlikte değil. Demokrasi anlayışında ortaya çıkan yeni açılımlar, kurumlar ve yapılar düzeyinde yeni uygulamalar gerektiriyor.
Sosyal Çatışma
Toplumda kimliklerin çoğalması ve yeni türden demokratik taleplerin artması, bir yandan sosyal uzlaşmayı zorlaştırırken, diğer yandan tek amaçlı çözümlerin ihtiyacı karşılamamasına neden oluyor. Nihai amacın, toplumda var olan tüm kesimlerin talep ve beklentileri ile uyumlu olması ihtiyacı giderek artıyor. “Bu ortamda çatışmadan kaçmak mümkün değil. Bana kalırsa, asıl olan çatışmanın kendisi. Toplumu oluşturan (ve çatışan) kimliklerin çoğalması ve farklılaşması, yeni bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. Çok ölçütlü eniyileme adını verdiğimiz bu yaklaşım; çatışmaların, çok aktörlü toplumun ana hattı olduğunu ve çatışmadan kaçmak yerine onu yönetip çözebilmek gerektiğini saptıyor. Çok ölçütlü eniyileme sürecinin belli başlı özellikleri, bu sürece katılan bileşen ve ilişki sayısının çokluğu ile amaçlar dizisinin tek bir nihai amaca indirgenemeyişidir. Bu süreçte birden fazla hedef aynı anda göz önünde bulundurulur.”
İşin, güncel politika açısından gerçeği şudur: İçinde yaşadığımız toplumun sorunları; “Şu parti kapandı, bu parti açıldı” veya “Ali gitti, Veli başbakan oldu” ile çözülemez. Geleneksel siyaset, mevcut yapısıyla günün ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzakta. Bu nedenle; toplumun yukarıda sözünü ettiğim çerçeveyi tatmin eden yeni vizyona, söyleme ve uygulama programlarına ihtiyacı var. Bir kez daha tekrar ederim ki; mevcut siyaset zihniyeti ile çağdaş demokrasinin taleplerini yerine getirmeyi hayal etmek, “bitpazarına nur yağmasını beklemek” fazlasıyla hayalciliktir.
Bugün Demokrasi O Bildiğin Değil
“Demokrasiyi, halkın kendi kendini yönetmesi” olarak biliriz. Klasik bir tanım olarak yanlış sayılmaz; ama yaşadığımız çağ açısından bu tanımın eksikli olduğunu da söyleyebiliriz. Demokrasi, Antik Çağ’dan 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar olan dönemde; yönetim sisteminde halkın iradesinin egemen olması ve yönetenlerin halk tarafından denetlenmesi olarak anlaşılır. Bugün ise bu kavram; katılımcılık, çoğulculuk ve çok-kültürlülük gibi yeni unsurlarla değişime uğruyor. Değişim gerçekleşirken, bir yandan da yeni sorunlar ve temsili demokrasinin yetersizliğinden yeni ikilemler oluşuyor.
Dünya literatüründe demokrasi konusunda yeni açılımlar getiren o denli çok bilim ve düşün insanı var ki… Bunlar arasında – herhangi bir sırlamaya tabi tutmadan – aklıma geliverenler olarak Samir Amin, Hannah Arendt, John Rawls, Jürgen Habermas, Seyla Benhabib, Benjamin Barber, Chantal Mouffe, Carl Schmitt gibi isimleri sayabilirim. Saydığım ve saymadığım bu isimler, demokrasi teorisinin gelişmesi yönünde ciddi düşünsel çalışmalar, yaptılar, yapıyorlar. Gerçekten günlük yaşamda da demokrasinin anlamı biraz daha genişleyip zenginleşiyor. Örneğin demokrasiye uygun kişilik özelliklerine baktığımızda, artık demokrat olmanın pek sıradan ve kolay bir özellik olmadığını görüyoruz.
Duyarlı ve Farkında Yurttaşlık
Halkın, yönetim hakkını kullanıp işleyişi denetleyebilmesi için bireylerin sosyal, politik ve kültürel konularda duyarlı olmaları gerekiyor. Ancak çevresinde olup bitenlere karşı duyarlı olan insanlar, yönetime katılma ve denetleme konusunda irade ve inisiyatif sahibi olabilirler. Buna duyarlı ve farkında yurttaşlık diyebiliriz. Demokrasi, yeni bireysel özellikleri yanında toplu ve katılımlı irade olduğundan işbirliği, konunun önemli kavramlardan birisi olarak yer alır. Bu nedenle bireylerin birbirlerini kabul etme, karşılıklı saygı gösterme ve birlikte çalışabilme özelliklerine sahip olmaları gerekir.
“Ben yaptım oldu”, “Kimse benden iyi bilemez” veya “Bilirsem ben bilirim” tarzına sahip demokratiklik özelliği eksik insanları çevrenizde görebilirsiniz. Bu kişiler, asla yanıldıklarını kabul etmezler. Yanıldıkları zaman da “dün, dündür; bugün, bugündür” olur. Bu tür insanların zihninde paydaş kavramı oluşmamıştır. Hâlbuki demokrat bir birey, öncelikle yanılabileceğini ve bundan ders alıp tutum ve davranışlarını düzeltebileceğini kabul eden bireydir. Yaşamın paydaşlarla birlikte yer alınan bir ilişkiler ortamı olduğunu bilir.
Demokrat Kişilik
Gerçekten demokrat kişilik yapısı, her zaman yeni durumların olabileceğini kabul eden, dolayısıyla yeni gelişmelerle görüş ve düşüncelerine değiştirebileceğini benimseyen özelliktedir. Kimse yanılmaz değildir. Değişimin kendisinin bile değiştiği bir dünyada başka türlü olmak mümkün müdür?
Toplumumuzda en zor anlaşılan kavramlardan birisi de eleştiridir. Eleştiri, kolayca bir karalama kampanyası haline dönüşebilirken, eleştirilen de kritikleri kabul etmekte hayli zorlanır. Demokrat kişilik, hem eleştirilere tahammüllü olmayı hem de eleştirinin dozunu yapılan yanlışı düzeltmek olarak anlamayı zorunlu kılar. Eleştiri, denetlemenin en önemli araçlarından birisidir.
Demokrat kişi; saydam, esnek ve açık düşünceli olmalıdır. Demokrat insan, kendisini başkalarının yerine koyarak onları anlamayı becerebilen kişidir. Bu da bir diğer özellik olan uzlaşmacılığın kapısını aralar. Uzlaşmacılık, biteviye ödün verme anlamına gelmez tabii. Çatışmaları yönetip denetleyerek ortak kararlara varabilmeyi hedefler. Demokrat bir insanda aramamız gereken diğer iki özellik saygı ve hoşgörüdür. Bu iki özelliği yeterince geliştirmemiş bir insanın uzlaşmacı olması mümkün değildir.
Bir Sözüm de Belediyelerle Üniversitelere…
Belediyeler kendileri hakkında kamuoyu oluşturmak için değişik türden çalışmalar yapıyorlar. Ne yazık ki; bunların bir kısmı ancak “davul dümbelek belediyeciliği” denebilecek türden sabun köpüğü gibi uçup giden faaliyetler… Hele halkın kentlilik ve yurttaşlık kültürüne bir katkısı olduğu hiç söylenemez. Bir kent çağdaş bir yerleşim olmak istiyorsa, oranın yöneticileri o kentte demokrasi kültürünün yerleşmesine destek ve katkı vermek zorundalar.
Geleneksel hale getirilmiş bir “Demokrasi Kurultayı” ya da yılda veya iki yılda bir tekrar edilen “Kentte Demokrasi Kültürünün Genişletilmesi Sempozyumu” kente katkı yapıcı olmaz mı? İki üniversitesiyle övünen bir kente yakışmaz mı?
Etiketler:
Demokrasi,
Demokratlık,
Gürcan Banger,
kent,
Yurttaşlık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
