Bulanık Mantık
Gürcan Banger
Günümüzde iyi bilindiği gibi; mevcut bilgisayar teknolojisinin altyapısı ikilik sayı sistemi ve ikili mantık üzerine kuruludur. Bu sistemde her bilgi 0 veya 1 olarak ifade edilir. Bu yaklaşımın günlük dildeki görünümü, “var – yok”, “evet – hayır” veya “açık – kapalı” gibi ikililerle ifade edilebilir.
Temelini Eski Yunanlı düşünür Aristo’dan alan ikili düşünüş sistemi, zamanla tüm düşünsel yaşamın ana ekseni haline gelmiştir. Gene günlük dilden bir örnekle ifade edersek; ikili yaklaşım, havadan söz ederken “sıcak – soğuk” gibi bir daraltma yapar. Bu sistemde havanın “az soğuk” ya da “biraz sıcak” olduğunu söylemek mümkün değildir. İkili mantığa göre hava sıcaklığından söz ederken ancak “sıcak” veya “soğuk” dememize imkân sağlanır.
Azeri bilim adamı ve matematikçi Lütfi Askerzade’nin 1965’te yayınlanan ünlü makalesi ile başlayan süreçte ikili sistemin dışına çıkan yeni bir yaklaşım geliştirildi. Bu yaklaşıma “Bulanık Kümeler” ve “Bulanık Mantık” adı veriliyor. Bu sistemde “0 – 1” ikilisinden farklı olarak çok değerli bir yaklaşım kullanılıyor. Dolayısıyla örneğin hava sıcaklığından söz ederken; “az soğuk”, “biraz sıcak” veya “çok sıcak değil” gibi çoklu değerlerden söz etmek mümkün oluyor. Böyle bu çoklu dil sayesinde yaşamın ve evrenin gerçekliğine daha çok yaklaşabilmek mümkün oluyor. Önümüzde dönemde 0-1 tabanlı bilgisayarların da bulanık mantık esasını kullanan bilgisayar teknolojisi ile değişmesi bekleniyor. Böylece işlem hızının çok daha yüksek hızlara ulaşması mümkün olacak.
Burada insanlığın gelişiminde önemli bir özelliği vurgulamam lazım. Bilim ve teknoloji alanındaki değişmeler sadece buralara sıkışıp kalmıyor. Bilimsel ve teknolojik değişim, kısa sürede yaşamın ekonomik, sosyal, kültürel ve sanatsal boyutlarından da değişim, dönüşüm ve açılımlara vesile oluyor. İkili mantığın yerini bulanık mantığın almaya başlaması ile birlikte böyle bir değişimi yaşamın her alanında görmeye başlıyoruz.
Örneğin çamaşırın kirliliğine göre deterjan ve su kullanımını ayar eden çamaşır makinelerinin temelinde bulanık mantık yaklaşımı var. Benzer biçimde; trafiğin sıkışık durumuna bakarak trafik ışıklarının yanma sürelerinin ayarlanmasında bulanık mantıkla kodlanmış bilgisayar yazılımları kullanılıyor. Çağımızın yeni otomobilleri yakıt tüketimini düzenlemek, sıcaklık ve basınç ayarlarını yapmak için çevreyi denetlemek ve buna göre ayar yapmak üzere bulanık mantık yaklaşımından yararlanıyor. Bir başka deyişle; gerçek anlamda “akıllı” olarak isimlendirilen neredeyse tüm teknolojik ürünlerin altyapısından bulanık mantığa ilişkin unsurlar yer alıyor.
Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, en kolay ve hızlı uygulamalarını gene ekonominin ve iş dünyasının ürünlerinde buluyor. Kâr güdüsü ve yeni ürün geliştirme heyecanı, firmaların ar-ge ve inovasyona (yenilikçiliğe) yönelerek yeni bilimsel ve teknolojik açılımlardan yarar sağlamasına neden oluyor. Sosyal alanlarda ise bu değişimin sonuçlarını görmek kimi zaman daha geç dönmelere kalabiliyor. Diğer yandan toplumların değişime adapte olmalarına ilişkin “sosyal sermaye” yetenek ve yatkınlıklarına da dikkat etmek gerekli. Hele Türkiye gibi henüz her kategoride bağnazlık hastalığından kurtulamamış toplumlarda olumsuz örnekleri daha sıklıkla görebiliyoruz.
Eğer yaşadığımız toplum, çağın önemli gelişmelerinden birisi olan bulanık mantık yaklaşımını yeterince doğru kavrarsa; muhtemelen “laik – dinci”, “sağcı – solcu”, “bizden – öteki” gibi ikili ayrımcılık örneklerini daha az yaşar. Bir başka deyişle; yeni düşünce sistemlerine açık olabilmek, toplumun bir arada yaşama özelliklerini de geliştiren bir olgudur.
Dünyada geliştirilmiş teknolojik ürünlere erişme konusunda fazlaca sorunumuz yok. ‘İyi alıcılar’ olarak başka ülkelerde üretilmiş yüksek teknoloji ürünlerine dünyanın parasını ödüyoruz. Ama onların arka planındaki buluşçu, yaratıcı ve yenilikçi düşünme sistemini edinmede ve içselleştirmede –ne yazık ki– çok başarılı değiliz.
bulanık mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bulanık mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Yaşam, Her An Daha ‘Bulanık’...
Yaşam, Her An Daha ‘Bulanık’…
Gürcan Banger
Herhangi bir seçim yapmanız gereken süreçte en zor durum, seçenekler arasında size uygun olanın bulunmamasıdır. Örneğin genel ve yerel seçimler gündeme geldiğinde; “Neden seçim pusulasında ‘hiçbiri’ şeklinde bir seçenek yok?” sorusu aklıma takılır. Seçim yapmak adına ‘ehven-i şer’ (kötünün iyisi) bir tercih yapmak zorunda olup olmadığımı sorgularım.
Gene siyaset alanından bir başka örnek vereyim. Tanıdığınız kişileri gözünüzün önüne getirin. Bunlardan herhangi bir için katı biçimde liberal, laik, siyasal dinci, solcu veya demokrat demek mümkün müdür? Pek çoğumuzda farklı özellikler bir arada bulunuyor. Demokrat görünümlü bir kişide faşist eğilimler gözleyebiliyorsunuz. Solcu olduğunu söyleyen bir başkası, liberal politikalara onay verebiliyor. Özetle; hiç kimse (veya hiçbir siyasal parti) siyah ya da beyaz değil. Her birey ya da örgüt değişik oranlarda siyah ve beyaz içererek kendine göre bir grilik oluşturuyor.
Dünyada ve ülkemizdeki siyasal partileri incelediğinizde; geçmiş yüzyıldan farklı olarak bunların artık tek bir rengi temsil etmediklerini göreceksiniz. Her sol partide liberal unsurlar, her milliyetçi partide evrensel nitelikler var. Bu durum, giderek gelişiyor ve çeşitlilik gösteriyor. Artık siyasal unsurları siyah veya beyaz gibi kesin kategorilere ayırmak kolay değil.
Nasreddin Hoca’ya atfedilen bir hikâye var. Çocuklarından birisi tarlasına buğday ekmiştir ve bereket getirecek yağmurların gelmesini istemektedir. Hoca çocuğuna hak verir ve gönlüne göre yağmur yağmasını diler. Diğer çocuk ise çömlekçilik yapmaktadır. Çömleklerin biraz daha çabuk kuruması için güneşli havalar beklentisi içindedir. Hoca ona da hak verir ve hava durumunun gönlüne göre olmasını ister. Bu durumu göre karısı, bu çelişkiye işaret edince Hoca ona da hak verir.
Görüldüğü gibi; yaşamın pek çok alanında karşıtlıklar birlikte ve bir arada bulunuyorlar. Siyah ve beyaz, ışık ve gölge veya varlık ve yokluk gibi karşıtlıklar, yaşamın gerçekliğini birlikte oluşturuyorlar. Yaşam asla tek yönlü değil. Hem kişilik ve kimliğimizde hem de yaşadığımız çevrede karşıtlıklar, bir arada yaşamın gerçekliğini oluşturuyor. Hiç kimse sadece siyah ya da beyaz değil.
Yerel seçimler öncesinde sivil toplum kuruluşları ile birlikte tam gün süren ‘katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe’ konusunda bir çalıştay (atölye çalışması) yaptık. Bugün Brezilya’nın Porto Alegre kentinden başlayarak dalga dalga yayılan katılımcı bütçe anlayışı, yerel yönetim bütçelerinin oluşmasına halkın daha fazla katılımını öngörüyor. Hatta yerel yönetim bütçesinin yüzde 5-20’lik bir bölümü vatandaşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılıyor.
Katılımcı bütçe çalışmasında örneğin bir mahallede oturan vatandaşlar yapılmasını istedikleri projelere oy vererek önceliklerini belirtiyorlar. Diyelim ki; o mahallede öne çıkan 5 proje ve her proje için oy atmak üzere hazırlanmış bir sandık var. Her vatandaşa 10 tane oy pusulası veriliyor. Vatandaş, 10 tane oyunu 5 sandık arasında kendi önceliklerine göre paylaştırıp kullanıyor. Bir başka deyişle; tek bir projeyi seçmek yerine oylarını projeler arasında kendi önceliklerine göre paylaştırıyor. Örneğin 5 oyunu kanalizasyon projesi için, 3 tanesini çocuk oyun parkı için ve 2 tanesini yolların bakımı için kullanabiliyor.
İsa’dan önce 4’üncü yüzyılda yaşamış Eski Yunanlı filozof Aristoteles (Aristo), ‘evet-hayır’, ‘var-yok’ veya ‘siyah-beyaz’ olarak örnekleyebileceğimiz ikili düşünce sistemini dillendiren kişidir. Ona göre bir şey, ‘ya böyledir ya da böyle değildir.’ 20’nci yüzyılın ikinci yarısı ise yaşamın bu denli basit olmadığını bize öğretmeye başladı. Bilim dünyası, 1965’te Azeri bilim adamı Lütfi Askerzade’nin ünlü ‘Bulanık Kümeler (Bulanık Mantık)’ makalesi ile yaşamın karmaşıklığını, karşıtlıkların birlikte ve aynı anda varlığını daha fazla tartışmaya başladı.
Dün Aristo mantığıyla ‘akıllı’ bulduğumuz her şey siyah ya da beyazdı. Bugün ise grilerin varlığını aklın mevcudiyeti olarak yorumluyoruz.
Gürcan Banger
Herhangi bir seçim yapmanız gereken süreçte en zor durum, seçenekler arasında size uygun olanın bulunmamasıdır. Örneğin genel ve yerel seçimler gündeme geldiğinde; “Neden seçim pusulasında ‘hiçbiri’ şeklinde bir seçenek yok?” sorusu aklıma takılır. Seçim yapmak adına ‘ehven-i şer’ (kötünün iyisi) bir tercih yapmak zorunda olup olmadığımı sorgularım.
Gene siyaset alanından bir başka örnek vereyim. Tanıdığınız kişileri gözünüzün önüne getirin. Bunlardan herhangi bir için katı biçimde liberal, laik, siyasal dinci, solcu veya demokrat demek mümkün müdür? Pek çoğumuzda farklı özellikler bir arada bulunuyor. Demokrat görünümlü bir kişide faşist eğilimler gözleyebiliyorsunuz. Solcu olduğunu söyleyen bir başkası, liberal politikalara onay verebiliyor. Özetle; hiç kimse (veya hiçbir siyasal parti) siyah ya da beyaz değil. Her birey ya da örgüt değişik oranlarda siyah ve beyaz içererek kendine göre bir grilik oluşturuyor.
Dünyada ve ülkemizdeki siyasal partileri incelediğinizde; geçmiş yüzyıldan farklı olarak bunların artık tek bir rengi temsil etmediklerini göreceksiniz. Her sol partide liberal unsurlar, her milliyetçi partide evrensel nitelikler var. Bu durum, giderek gelişiyor ve çeşitlilik gösteriyor. Artık siyasal unsurları siyah veya beyaz gibi kesin kategorilere ayırmak kolay değil.
Nasreddin Hoca’ya atfedilen bir hikâye var. Çocuklarından birisi tarlasına buğday ekmiştir ve bereket getirecek yağmurların gelmesini istemektedir. Hoca çocuğuna hak verir ve gönlüne göre yağmur yağmasını diler. Diğer çocuk ise çömlekçilik yapmaktadır. Çömleklerin biraz daha çabuk kuruması için güneşli havalar beklentisi içindedir. Hoca ona da hak verir ve hava durumunun gönlüne göre olmasını ister. Bu durumu göre karısı, bu çelişkiye işaret edince Hoca ona da hak verir.
Görüldüğü gibi; yaşamın pek çok alanında karşıtlıklar birlikte ve bir arada bulunuyorlar. Siyah ve beyaz, ışık ve gölge veya varlık ve yokluk gibi karşıtlıklar, yaşamın gerçekliğini birlikte oluşturuyorlar. Yaşam asla tek yönlü değil. Hem kişilik ve kimliğimizde hem de yaşadığımız çevrede karşıtlıklar, bir arada yaşamın gerçekliğini oluşturuyor. Hiç kimse sadece siyah ya da beyaz değil.
Yerel seçimler öncesinde sivil toplum kuruluşları ile birlikte tam gün süren ‘katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe’ konusunda bir çalıştay (atölye çalışması) yaptık. Bugün Brezilya’nın Porto Alegre kentinden başlayarak dalga dalga yayılan katılımcı bütçe anlayışı, yerel yönetim bütçelerinin oluşmasına halkın daha fazla katılımını öngörüyor. Hatta yerel yönetim bütçesinin yüzde 5-20’lik bir bölümü vatandaşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılıyor.
Katılımcı bütçe çalışmasında örneğin bir mahallede oturan vatandaşlar yapılmasını istedikleri projelere oy vererek önceliklerini belirtiyorlar. Diyelim ki; o mahallede öne çıkan 5 proje ve her proje için oy atmak üzere hazırlanmış bir sandık var. Her vatandaşa 10 tane oy pusulası veriliyor. Vatandaş, 10 tane oyunu 5 sandık arasında kendi önceliklerine göre paylaştırıp kullanıyor. Bir başka deyişle; tek bir projeyi seçmek yerine oylarını projeler arasında kendi önceliklerine göre paylaştırıyor. Örneğin 5 oyunu kanalizasyon projesi için, 3 tanesini çocuk oyun parkı için ve 2 tanesini yolların bakımı için kullanabiliyor.
İsa’dan önce 4’üncü yüzyılda yaşamış Eski Yunanlı filozof Aristoteles (Aristo), ‘evet-hayır’, ‘var-yok’ veya ‘siyah-beyaz’ olarak örnekleyebileceğimiz ikili düşünce sistemini dillendiren kişidir. Ona göre bir şey, ‘ya böyledir ya da böyle değildir.’ 20’nci yüzyılın ikinci yarısı ise yaşamın bu denli basit olmadığını bize öğretmeye başladı. Bilim dünyası, 1965’te Azeri bilim adamı Lütfi Askerzade’nin ünlü ‘Bulanık Kümeler (Bulanık Mantık)’ makalesi ile yaşamın karmaşıklığını, karşıtlıkların birlikte ve aynı anda varlığını daha fazla tartışmaya başladı.
Dün Aristo mantığıyla ‘akıllı’ bulduğumuz her şey siyah ya da beyazdı. Bugün ise grilerin varlığını aklın mevcudiyeti olarak yorumluyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
