Kentleşme ve Yapı Kalitesi
Gürcan Banger
Henüz kentleşme ve yapı kalitesi konularında yeterli olgunluk düzeyine varamadık. Ama bir diğer gerçek şu ki; Dünya nüfusunun hızla artması, doğal kaynakların insan ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaya başlaması kentleşme ve yapılaşma (dolayısıyla konut) sorunlarının daha yoğun tartışılmaya başlamasına neden oldu. İnsan yerleşimlerinin kalitesi ve güvenilirliği konusundaki rüzgâr, mutlaka doğru biçimde toplumumuzda da etkili olacaktır. Bu duyarlılığın devletten önce sivil toplum kuruluşları tarafından gündeme getirilecek gibi…
Tüm Dünya gündeminde, kent ve yapı sorunları ve buna bağlı olarak yerel yönetimler konusunun ağırlığı giderek artıyor. Dünya kaynaklarının hızlı tükenmekte olduğu gerçeği, sürdürülebilir yaşam kalitesi konusunun daha net hissedilmesine neden oluyor. Bu konudaki tartışmalar 19’uncu yüzyıldan başlayarak daha özenli ve kapsamlı bir şekilde yapılmaya başlandı. Gerçekten dikkatli bir bakış, kentlerde ve kırlarda yaşam kalitesinde ciddi bir sorunlar demeti olduğunu gözleyebilir.
1996 yılında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün himayesinde yapılan Dünya Kent Zirvesi olarak isimlendirilen İkinci Habitat Toplantısı’nın altındaki mantık da bu tartışmalara ve çalışmalara bir yön verebilmekti. Bu toplantının beklenen sonuçlarından birisi, başta yoksul kesimler olmak üzere halkın yeterli kalitede ve gerekli miktarda konut ihtiyacının saptanması oldu. Özellikle az ve orta derecede gelişmiş ülkelerde bu sorun, hâlâ yakıcı önemini korumaya devam ediyor. Kaliteli yapı ve herkese konut konusundaki bu gerçeğe ilişkin çözüm vaatleri, ister istemez tüm hükümetlerin programlarında yer almak durumunda oluyor.
Dünya nüfusunun yaklaşık altıda biri, kentlerde yaşayan insan nüfusunun ise yarısına yakını, gecekondu olarak tanımlanabilecek mekânlarda yaşıyor. Bazı Asya ve Latin Amerika ülkeleri ile çoğunluğu az gelişmiş ülkelerde olmak üzere kentsel nüfusun yüzde 60’ı gecekondularda yaşamını sürdürüyor. Dünyada denetimsiz ve sağlıksız mekânlarda yaşayan insan sayısının yaklaşık bir milyarı bulduğu hesaplanıyor. 2030 yılı için yapılan projeksiyonlarda bu değerin, 2 milyarı geçeceği tahmin ediliyor. Bu arada özellikle az gelişmiş ülkelerde kırdan kente göçün yarattığı yeni konut ve yapılaşma sorunları var. Yoğun göç baskısına ne kentlerin ne de hükümet bütçelerinin dayanması mümkün.
Son yıllarda Birleşmiş Milletler Örgütüne bağlı Avrupa Ekonomik Komisyonu İnsan Yerleşimleri Komitesi gibi örgütlerin gündemlerinde, kentlerde sürdürülebilir yaşam ve sağlıklı yapılaşma olması hiç şaşırtıcı değil. Diğer yandan kentlerle ilgili olarak; yerel yönetimlerin özerkliği ve kaynak sorunları, sağlıklı konutlar için finansman, tarihi ve kültürel kent merkezlerinin yok olmadan / edilmeden korunması ve rehabilitasyonu gibi diğer konu ve sorunlar gündemde yer alıyor.
Diğer yandan yerelde olan gelişmeleri izlediğimizde; olayların ve gelişmelerin pek de zorunlu kentsel gündeme ve ihtiyaçlara uygun oluştuğunu söyleyemeyiz. Yaşadığımız kent özelinde baktığımız zaman dahi kent rantının, insanların sağlıklı ve nitelikli bir kentte yaşama ihtiyaçlarının önüne geçtiğini görüyoruz.
Yeşil alanlar, lüks ve pahalı yapılar için konut alanları olarak tahsis ediliyor, tarihi kent merkezleri bilinçsiz biçimde ortadan kaldırılıyor. Çağdaş bir kent görünümü altında kentin sokak ve meydanları “kitsch” (taklit, kopya, sıradan, özenti) biçim ve görüntülerle kirletiliyor. Buna dur diyebilecek sivil bir güç ise hâlâ oluşmuş değil. İlginç bir biçimde yerel yönetim yapıları, buralarda oluşan meclisler kent rantı beklentisi içinde olan mekanizmalarla kolaylıkla anlaşıyor, kenti talan etmek üzere iç içe geçiyor. Temsilî demokrasilerde ne yazık ki, oy kullanarak yerel yöneticileri seçmek, kenti korumak ve geliştirmek için yeterli olamıyor. Aslına bakarsanız; kentte rant isteyenlerin sayısı ve gücü; sağlık, nitelik ve gelecek isteyenlerden daha çok olduğu sürece de böyle devam edecek.
Tarihin tercihini hâlâ kentlerden yana kullandığı çağımızda kentleşmenin ve buna bağlı nitel ve nicel olarak yapı sorununun sosyal ve ekonomik gündemin başlarında yer alması son derece olağan.
Kentleşme, genel anlamda çağdaşlaşmanın bir sonucu olarak algılanır. Bu, kentleşmeye pozitif bakıştır. Diğer yandan; kentleşme süreci içinde yer alan başıboş mekânsal değişimler, düzensiz ve yasal olmayan çarpık ve kaçak yapılaşmayı güdümlüyor. Daha önce sözünü ettiğim gibi, kentte yaşama hakkının yerini kent rantından avantaj sağlama arzusu devam ettiği sürece bu görünümde değişme olması beklenemez. Kentin talanı, kentte sağlıklı ve kaliteli yaşam hakkının önüne geçiyor. Çoğu zaman kimi yasal ve yasal olmayan güç odakları, kendi siyasal iktidar ve ikbal beklentileri içinde kentin geleceğini görmezden geliyorlar. Bu durum, azgelişmişliğin bir sonucu ve dönerek tekrar nedeni oluyor.
Kenti çepeçevre kuşatan pek çok sağlıksız yapılanma, kentin gelişme alanlarını da tıkayarak, kentin sağlıklı büyümesini ve gelişmesini önler halde. Kentin sağlıklı genişlemesini engelleyen unsurlar, illa ki yasadışı gecekondular olmak zorunda değil. Geçmişte doğru öngörülerle yapılmamış kent planları da kentin önünde engeller olarak durmaya devam ediyor. Çarpık yapılanma tarım, orman ve sit alanlarını, su havzalarını da yok ediyor. Altyapı, ulaşım ve teknik servislere erişim soruları her geçen gün çığ gibi büyümekte. Varoşların giderek yaygınlaşması ile sosyal ve kültürel sorunlara bağlı suç oranlarında da belirgin artışlar izlenmekte.
Ancak; yerel yönetimlerin kentin geleceğine ilişkin stratejik kararlar alamadıkları görülmekte. Mevzuat gereği hazırlanmış yerel stratejik planlar henüz gerçekleri ifade etmekten uzak. Büyükşehir belediyeleri ile ilçe ve belde belediyeleri arasında imar planları gibi konularda çalışma bütünlüğü sağlanması oldukça önemli. Ama ne yazık ki, yerel yönetimlere sızmış rant ve siyasal iktidar beklentileri, çalışma bütünlüğünün önünü tıkıyor. Yerel yönetimler, bir hizmet alanı olmaktan daha çok, bir siyasal iktidar mücadelesi alanı olarak gözleniyor.
Belediye meclislerinin, meclis üyelerinin ve danışma kurullarının katılımcılığı ve fonksiyonları artırılmalı. Ayrıca; belediye sınırları ile mücavir alan sınırları arasında bir örtüşmenin sağlanması gerekmekte. Böylece kent yönetimindeki birçok alanda eşgüdüm içinde kentleşme sorunlarının pek çoğu ortadan kaldırılabilir.
“Nerem doğru ki, kentim doğru olsun” demeyin; insanca yaşam insanca mekânlarda olmalı. İnsanlar iyi şeylere layıktır. Bunun için de çaba göstermeye değer.
kalite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Aralık 2010 Cumartesi
17 Haziran 2010 Perşembe
Kaliteli Kent
Kaliteli Kent
Gürcan Banger
2010 Haziranında son ağır yağmurlardan sonra oluşan bazı semtlerdeki olumsuz görünüm, kent ve kentleşme konusunu tekrar gündemimize getirdi. Eskişehir olarak kent kozmetiği konusunda hızlı ‘ilerlemeler’ sağlarken, yerel yönetimlerin asli görevleri konusundaki başarıları sorgulanır oldu. Pek çok yayın organının manşetinde özellikle belediyelerin birincil hizmetleri konusunda kalite, mercek altına alındı. Bu vesile ile belediyeciliğin kent kozmetikçiliği olmadığını ve belediyelerin de kalite belgesi almalarının daha iyi hizmet vermek anlamına gelmediğini bir kez daha öğrenmiş olduk.
Eskişehir’in yerleşme açısından geleneksel büyüme biçiminin ‘yağ damlası modeli’ olduğu bilinir. Bir başka deyişle, Eskişehir kenti, merkezden dışa doğru bir yağ damlasının yayıldığı gibi bir odak noktası etrafında açılmaktadır. Bu nokta da hâlâ kentin merkezi olmaya devam eden Köprübaşı bölgesidir.
Merkezdeki sıkışıklık ve dışa doğru açılmanın yakın döneme kadar planlı olmaması Eskişehir’in kentsel mekân kullanımının pek de planlı, programlı olmadığı izlenimi yaratıyor. Eskişehir’in yerleşim tarihi ile ilgili yaptığım araştırmalar, bu bölgenin 1000’li yıllardaki kuruluş döneminde özellikle o günün savaş koşulları nedeniyle planlı bir yerleşime konu olmadığını gösteriyor. Yazılı yerel tarihi konusunda sıkıntıları olan Eskişehir hakkında bulabildiğimiz kaynaklar, Eskişehir’in Anadolu – Türk şehirlerine oranla farklı bir yol izlediğini gösteriyor. Kentin bugünkü merkezindeki sıkışmanın ve yoğunlaşmanın tarihsel köklerini son bin yıldaki (özellikle 1800’lerin sonlarından bu yana olan) değişimde arayıp bulmak mümkün.
20’nci yüzyılın ilk yarısında nüfusun azlığı ve sosyal yaşamın kısıtlılığı nedeniyle fazla hissedilmeyen kentleşme sorunları, bugünün yeni sorunlarına neden olmuş gibi görünüyor. İşin ilginci, çağın çözümlerinden birisi olarak sunulan Estram hafif raylı sistem projesinin de kentin merkezdeki sıkışıklığına yeni sorunlar ilave etmesi bir garip durumdur. Görünen o ki; ulaşım konusunda yeni açılımlar ve kolaylıklar getiren tramvay sistemi, mevcut şartlarda kent merkezindeki sıkışmanın ivmelendiricisi olmuş gibi görünüyor.
Özetle; Eskişehir’in yerleşim, trafik ve kentsel dönüşüm açılarından akılcı ve geleceğe doğru bakan yaklaşımlara ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Kentsel dönüşümün altındaki ana fikir ise kentte yaşayan insanlara kaliteli yerleşim imkânları sunabilmek zorunda.
Bir yerleşimin insani endeksler açısından yaşanabilir, kaliteli ve iyi olarak değerlendirilebilmesi için ise bazı kriterler var. Bu ölçütlerden birincisi kentin yaşama uygunluğudur. Örneğin sağlıklı içme suyundan sürekliliği olan enerjiye, çöplerin sorunsuz olarak kaldırılmasından çevrenin hijyen koşullarının sağlanmasına, ulaşım kolaylığından kentsel olanakların adil kullanımına kadar olan değişik konular düşünebiliriz. Bu nedenle Eskişehir’de yaşadığınız semtin ve sokağın yaşama uygunluğunu, ‘ağzı açık ayran budalası’ gibi kent mobilyalarını ve kozmetiği seyrederken diğer yandan da bu göstergeler açısından düşünmemiz uygun olur.
İkinci ölçüt, yaşadığımız yerleşimin kullanım amacına uygunluğudur. Eğer aşırı gürültü yapan uçakların kalkıp indiği bir havaalanı ile insanların yaşadığı konutlar yan yana iseler burada bir kullanım sorunu olduğunu düşünebilirsiniz. Bu bağlamda trafik sorunları, engellilerin kullanımlarına kolaylıklar, kadınlara daha fazla sosyal yaşama katılım hakkı ve çevresel hijyen sorunları gibi başka ilgili konulardan da söz edilebilir.
Bir diğer iyi yerleşim ölçütü, bugünlerde çok fazla hissetmeye başladığımız erişilebilirliktir. Ulaşım ve haberleşme gibi kentsel kolaylıkları bu ölçüte bağlı olarak düşünmeliyiz. Çağdaş bir kentte ulaşım, orada yaşayan vatandaşlara çeşitlilik ve ekonomik olarak ödeyebilme gücü sağlar. Eğer kent içinde bir noktadan bir başkasına ulaşmak için 3-4 ekmek parası ödüyorsanız, bu durumda hem sosyal adalet hem de erişilebilirlik ve ulaşılabilirlik sorunu var demektir.
Mevcut kentsel yaşam ve yönetim geleneğimizde olmayan bir diğer kriter ise kentin burada yaşayan insanlar tarafından denetlenmesidir. Kentin yurttaşlar tarafından değişik mekanizmalarla denetlenebilmesi fikri, halkın yönetime katılması anlayışının farklı bir yorumudur. Bu tür çağdaş yaklaşımları Eskişehir’de görebileceğimizi ummaktan ötesi elden gelmiyor şimdilik. Yerel yöneticiler çoğu zaman davulu vatandaşın boynunda taşımak isterken diğer yandan da tokmağı ellerinden asla bırakmak niyetinde değil gibi görünüyorlar.
Eskişehir çok değişik yörelerden insanların bir arada yaşadığı çok kültürlü özellikleri olan bir kenttir. Kentin geçmişte aldığı önemli göçler yanında; üniversitelerin bu gelişimde önemli katkıları oluyor. Bu özellik bir kent için başka göstergeyi işaret etmektedir. O da kentin değişik (etnik, kültürel, dini) kimliklere eşit yaşama hakkı verebilmesidir. Eskişehir açısından böyle bir yaşam hakkından söz etmek mümkün mü? Bu soruya şimdilik kolay bir cevap vermek mümkün değil. İlk kez metropolleşme sırasına girmiş olan Eskişehir için bu sorunun cevabını önümüzdeki günlerde daha net göreceğiz.
Çağın giderek daha fazla dile gelen konularından birisi sürdürülebilirlik… Tabii ki, son olarak ama önemli bir kriter olarak kaliteli kent yaşamının sürdürülebilir olmasından da söz etmeliyiz. İnsanlar o kentte yaşarken kendilerini hem ruhsal ve sosyal olarak hem de ekonomik olarak geliştirme olanaklarına sahip olmalılar.
Özetle; yaşadığımız kentin geleceğini düşünürken, planlarken ve değişim – dönüşüm sürecini tasarlarken bu ölçütleri (bu kriterlerin tümünü birlikte) dikkate almamız gerekiyor.
Gürcan Banger
2010 Haziranında son ağır yağmurlardan sonra oluşan bazı semtlerdeki olumsuz görünüm, kent ve kentleşme konusunu tekrar gündemimize getirdi. Eskişehir olarak kent kozmetiği konusunda hızlı ‘ilerlemeler’ sağlarken, yerel yönetimlerin asli görevleri konusundaki başarıları sorgulanır oldu. Pek çok yayın organının manşetinde özellikle belediyelerin birincil hizmetleri konusunda kalite, mercek altına alındı. Bu vesile ile belediyeciliğin kent kozmetikçiliği olmadığını ve belediyelerin de kalite belgesi almalarının daha iyi hizmet vermek anlamına gelmediğini bir kez daha öğrenmiş olduk.
Eskişehir’in yerleşme açısından geleneksel büyüme biçiminin ‘yağ damlası modeli’ olduğu bilinir. Bir başka deyişle, Eskişehir kenti, merkezden dışa doğru bir yağ damlasının yayıldığı gibi bir odak noktası etrafında açılmaktadır. Bu nokta da hâlâ kentin merkezi olmaya devam eden Köprübaşı bölgesidir.
Merkezdeki sıkışıklık ve dışa doğru açılmanın yakın döneme kadar planlı olmaması Eskişehir’in kentsel mekân kullanımının pek de planlı, programlı olmadığı izlenimi yaratıyor. Eskişehir’in yerleşim tarihi ile ilgili yaptığım araştırmalar, bu bölgenin 1000’li yıllardaki kuruluş döneminde özellikle o günün savaş koşulları nedeniyle planlı bir yerleşime konu olmadığını gösteriyor. Yazılı yerel tarihi konusunda sıkıntıları olan Eskişehir hakkında bulabildiğimiz kaynaklar, Eskişehir’in Anadolu – Türk şehirlerine oranla farklı bir yol izlediğini gösteriyor. Kentin bugünkü merkezindeki sıkışmanın ve yoğunlaşmanın tarihsel köklerini son bin yıldaki (özellikle 1800’lerin sonlarından bu yana olan) değişimde arayıp bulmak mümkün.
20’nci yüzyılın ilk yarısında nüfusun azlığı ve sosyal yaşamın kısıtlılığı nedeniyle fazla hissedilmeyen kentleşme sorunları, bugünün yeni sorunlarına neden olmuş gibi görünüyor. İşin ilginci, çağın çözümlerinden birisi olarak sunulan Estram hafif raylı sistem projesinin de kentin merkezdeki sıkışıklığına yeni sorunlar ilave etmesi bir garip durumdur. Görünen o ki; ulaşım konusunda yeni açılımlar ve kolaylıklar getiren tramvay sistemi, mevcut şartlarda kent merkezindeki sıkışmanın ivmelendiricisi olmuş gibi görünüyor.
Özetle; Eskişehir’in yerleşim, trafik ve kentsel dönüşüm açılarından akılcı ve geleceğe doğru bakan yaklaşımlara ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Kentsel dönüşümün altındaki ana fikir ise kentte yaşayan insanlara kaliteli yerleşim imkânları sunabilmek zorunda.
Bir yerleşimin insani endeksler açısından yaşanabilir, kaliteli ve iyi olarak değerlendirilebilmesi için ise bazı kriterler var. Bu ölçütlerden birincisi kentin yaşama uygunluğudur. Örneğin sağlıklı içme suyundan sürekliliği olan enerjiye, çöplerin sorunsuz olarak kaldırılmasından çevrenin hijyen koşullarının sağlanmasına, ulaşım kolaylığından kentsel olanakların adil kullanımına kadar olan değişik konular düşünebiliriz. Bu nedenle Eskişehir’de yaşadığınız semtin ve sokağın yaşama uygunluğunu, ‘ağzı açık ayran budalası’ gibi kent mobilyalarını ve kozmetiği seyrederken diğer yandan da bu göstergeler açısından düşünmemiz uygun olur.
İkinci ölçüt, yaşadığımız yerleşimin kullanım amacına uygunluğudur. Eğer aşırı gürültü yapan uçakların kalkıp indiği bir havaalanı ile insanların yaşadığı konutlar yan yana iseler burada bir kullanım sorunu olduğunu düşünebilirsiniz. Bu bağlamda trafik sorunları, engellilerin kullanımlarına kolaylıklar, kadınlara daha fazla sosyal yaşama katılım hakkı ve çevresel hijyen sorunları gibi başka ilgili konulardan da söz edilebilir.
Bir diğer iyi yerleşim ölçütü, bugünlerde çok fazla hissetmeye başladığımız erişilebilirliktir. Ulaşım ve haberleşme gibi kentsel kolaylıkları bu ölçüte bağlı olarak düşünmeliyiz. Çağdaş bir kentte ulaşım, orada yaşayan vatandaşlara çeşitlilik ve ekonomik olarak ödeyebilme gücü sağlar. Eğer kent içinde bir noktadan bir başkasına ulaşmak için 3-4 ekmek parası ödüyorsanız, bu durumda hem sosyal adalet hem de erişilebilirlik ve ulaşılabilirlik sorunu var demektir.
Mevcut kentsel yaşam ve yönetim geleneğimizde olmayan bir diğer kriter ise kentin burada yaşayan insanlar tarafından denetlenmesidir. Kentin yurttaşlar tarafından değişik mekanizmalarla denetlenebilmesi fikri, halkın yönetime katılması anlayışının farklı bir yorumudur. Bu tür çağdaş yaklaşımları Eskişehir’de görebileceğimizi ummaktan ötesi elden gelmiyor şimdilik. Yerel yöneticiler çoğu zaman davulu vatandaşın boynunda taşımak isterken diğer yandan da tokmağı ellerinden asla bırakmak niyetinde değil gibi görünüyorlar.
Eskişehir çok değişik yörelerden insanların bir arada yaşadığı çok kültürlü özellikleri olan bir kenttir. Kentin geçmişte aldığı önemli göçler yanında; üniversitelerin bu gelişimde önemli katkıları oluyor. Bu özellik bir kent için başka göstergeyi işaret etmektedir. O da kentin değişik (etnik, kültürel, dini) kimliklere eşit yaşama hakkı verebilmesidir. Eskişehir açısından böyle bir yaşam hakkından söz etmek mümkün mü? Bu soruya şimdilik kolay bir cevap vermek mümkün değil. İlk kez metropolleşme sırasına girmiş olan Eskişehir için bu sorunun cevabını önümüzdeki günlerde daha net göreceğiz.
Çağın giderek daha fazla dile gelen konularından birisi sürdürülebilirlik… Tabii ki, son olarak ama önemli bir kriter olarak kaliteli kent yaşamının sürdürülebilir olmasından da söz etmeliyiz. İnsanlar o kentte yaşarken kendilerini hem ruhsal ve sosyal olarak hem de ekonomik olarak geliştirme olanaklarına sahip olmalılar.
Özetle; yaşadığımız kentin geleceğini düşünürken, planlarken ve değişim – dönüşüm sürecini tasarlarken bu ölçütleri (bu kriterlerin tümünü birlikte) dikkate almamız gerekiyor.
Etiketler:
eskişehir,
kalite,
kaliteli kent,
kent,
kentleşme
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
