Tüketim, Üretimi Kapı Dışarı Ediyor
Gürcan Banger
Değişik ortamlardaki sunumlarımda ve yazılarımda sıklıkla mevcut kapitalizmin bir özelliğinden söz ediyorum: Ekonomik sistem sadece mal ve hizmetleri üretmiyor; ayakta kalmak ve büyüyebilmek için biteviye yeni ihtiyaçlar da üretiyor. İşin ilginci; bir yandan bu yeni (icat edilmiş) ihtiyaçları üretirken, diğer yandan bizleri bunların gerçekten ihtiyaçlarımız olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Biz de sentetik olarak üretilmiş ürün ve hizmetlerden bir tanesi konusunda ikna edilmiş olmayı özgürlük sanıyoruz.
Sürdürülebilir Tüketim
Köşe yazılarımı düzenli okuyanlar ya da yazılarımı İnternet’ten izleyenler, (Dünyada giderek yaygınlaştığı halde ülkemizde yeterince bilinmeyen) “gönüllü sadelik” olarak isimlendirilen bir düşünceden forumundan ve sosyal hareketten söz ettiğimi hatırlayacaklardır. Birkaç cümle ile konuyu tekrar hatırlayalım: “Tüketim bağımlılığının aşırı boyutlara varması üzerine özellikle Batı’da sade yaşama yönelik sivil çalışmalar çoğaldı. Bu hareketler, bir yandan kapitalist üretim – tüketim çılgınlığını eleştirirken; diğer yandan da doğal yaşamın uzun soluklu olabilmesi için sürdürülebilir tüketim olarak isimlendirilen bir kavramı dillendirmeye çalışıyor.”
“Yaşam sadeliği, yeni bir kavram olmamakla birlikte giderek artan tüketim çılgınlığı ve insan yaşamının yok olan ortamları ile birlikte yepyeni boyutlar kazanıyor. Küresel ısınma, sağlıklı yaşlanma gibi konular yaşamsal sadeliği her geçen gün daha fazla gündeme taşıyor.”
“Yaşamsal sadelik, öncelikle insanın kendi ‘yaşam yolunu’ bilinçli, hassasiyetle ve kendi isteklerine bağlı olarak seçmesi demek. Burada bir ‘seçimden ve yoldan’ söz edildiğine göre; bundan odaklanarak, derinlemesine ve tüketici kültüründen etkilenmeden yaşam anlamını çıkarmak gerekir. Bunu elde etmek için de insanların yaşamlarını bilinçle düzenlemeleri ihtiyacı oluşuyor.”
“Tüketim bağımlılığının ikizi (bir başka ifade şekli), hiç kuşkusuz üretim çılgınlığıdır. Üretim ise doğayı değiştirmek anlamına gelir. Eğer yeraltındaki altını çıkarmak için zehirli ve tahrip gücü yüksek siyanürü kullanırsanız, (her ne kadar bazı çevrelerce aksi ifade edilse de) o doğal çevreyi sürdürülebilir yaşam için ‘imkânsız’ bir noktaya getirebilirsiniz. Dolayısıyla sadeliğe sadece tüketimin Dünya ve yaşam kaynaklarını yok etmesi açısından bakmamak lazım. Sadeliğin altyapısı olarak ‘sürdürülebilir üretim’ kavramını da dikkate almamız gerekir.”
Bolluk Paradoksu
“Bolluk Paradoksu (The Paradox of Choice)” isimli kitabında Barry Schwartz, bir yandan hedeflere ulaşmada başarılı veya başarısız olmanın insan psikolojisini nasıl etkilediğini tartışırken, diğer yandan kapitalizmin insanların önüne aşırı sayıda tercih sunması nedeniyle nasıl bir bozuk ruh haline sürüklendiklerini anlatıyor. Bir sosyal teori ve eylem uzmanı olan yazar, kitabında şunları söylüyor: “Şimdi gönüllü sadelik hareketine adanmış çeşitli kitaplar ve dergiler var. Buradaki ana fikir, önümüze çok fazla seçenek sürülüyor olmasıdır. Gerçekten önemli olanı yapmak için; gereğinden fazla seçenek, çok fazla verilmesi gereken karar ve çok az zaman var. Gerçek isteklerimizin neler olduğuna dikkat etmek ve yapmak istediklerimize odaklanmak, bana çok fazla seçeneğin sunulmuş olmasının yarattığı soruna karşı iyi bir çözüm olarak görünmüyor.”
“The Paradox of Choices” kitabının 2004 yılındaki ilk baskısından sonra kendisiyle yapılan röportajlardan birinde Schwartz, tüketicilerin, kapitalizmin dayattığı tercihler karşısındaki konumunu şöyle anlatıyor: “Yıllar boyunca, serbest piyasanın insanlara yaşamda istedikleri her şeyi verebilecek iksir olarak coşkuyla benimsenmesinden endişe duydum. İktisatçıların, insanların nasıl tercih yaptığına ilişkin öne sürdükleri varsayımlara inanmıyorum. Kanımca; piyasanın gerçek yararı, insanlara seçme özgürlüğü vermesidir. Ama insanlar, iktisatçıların iddia ettikleri gibi ‘kusursuz, mantıklı seçiciler’ değiller. Bu demek oluyor ki; hepimiz yanlış tercihler yapabiliyoruz. Ayrıca piyasaların eğitim, anlamlı bir iş, sosyal ilişkiler, sağlık hizmeti, sivil yaşam gibi önem taşıyan kararlara hitap ettiğini düşünmüyorum. Dolayısıyla bazı durumlarda piyasalar teşvik edilmek yerine sınırlandırılmalıdır. Piyasanın da kendine göre önemli bir yeri var; ama bu yer, ‘her şey’ demek değil.”
Siyah ve beyaz gibi; devlet tapınıcılığı ile piyasa teslimiyetçiliği uçları arasında gidip gelme alışkanlığına sahip toplumumuzu düşününce, Schwartz’ın işaret ettiği aykırı grilikleri anlamaya özen göstermemiz gerekir, kanaatindeyim. Devletin ‘her şey’ olmadığı gibi, piyasa da ‘her şey’ değildir.
Her Şey Tüketim Değil
Yaşadığım kente baktığımda; tüketim eğilim ve yoğunlaşmasının üretim konusundaki girişimlerin önüne geçtiğini görüyorum. İşin kötüsü, daha fazla tüketmenin çağdaşlık ve iyi yaşam olarak algılandığı bir burgaca doğru savruluyoruz. Aşırı tüketimin karşılığının neyle ödeneceğini ise yerel yöneticilerimizin bir kısmı sormamayı tercih ediyor. Unutmayalım ki; kazanılmayan gelir, ancak batana kadar harcanır. Sonrası ise malum…
tüketim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tüketim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Aralık 2010 Çarşamba
30 Kasım 2010 Salı
Kendini Hasta Hisset, Daha Fazla İlaç Tüket
Kendini Hasta Hisset, Daha Fazla İlaç Tüket
Gürcan Banger
İş dünyasının haline bir bakın! Küresel ölçekte üretim teknolojisi ve kalite konusundaki sıkıntılar büyük ölçekte aşılmış. Üretim bir sorun olmaktan çıkınca, üretilenleri satmak iş dünyasının birincil sorunu haline gelmiş. Daha çok satmak için ise insanları her alanda daha fazla tüketime teşvik etmek gerekiyor. Ama kâr güdüsü ve kalıcılık için bu da yeterli değil. Tüketilebilecek yeni ürünler ve hizmetler yaratmak gerekiyor. Yeni tüketim konuları olmalı ki, yeni gelir ve kâr olabilsin. Bu nedenle de insan yaşamının her noktası daha fazla tüketim adına didik didik ediliyor. Bir anlamda insanlık bir sonraki tüketim aşaması için besiye çekilen kümes ve ahır hayvanlarına döndü.
Tüm dünyada bir çılgınlık halini almaya başlayan tüketim eğilimini her alanda gözlüyoruz. Geçmişte dayanıklı tüketim malları arasında sayılan emtia bile artık modaya ve hızlı tüketime konu oldu. Diğer yandan; gıda tüketimindeki aşırılıklar, küresel ölçekte giderek yaygınlaşan obezite adı verilen şişmanlık hastalığına kaynak neden oldu. Dünyanın ciddi bir bölümü açlık ve yoksullukla savaşırken, başta gelişmiş ülkelerde olmak üzere dengesiz tüketime bağlı aşırı şişmanlık yeni bir hastalık olarak yükseliyor.
Aşırı şişmanlık gibi yeni türden hastalıkların yaygınlaşmasında vurgulanması gereken önemli bir nokta var. Dünya ekonomik sistemi, sadece mal ve hizmetleri yeniden üretmekle kalmıyor. Tüketim eğilimlerini canlı tutabilmek için bir yandan da sürekli yeni ihtiyaçlar yaratmaya ve üretmeye çalışıyor. Bunlar arasında insan bedenine olumsuz etkiler yapabilen genetik olarak değiştirilmiş gıdalar ile doğallıktan koparılarak sentetik olarak üretilmiş yiyeceklerin önemli bir yeri var.
Amaç, daha çok satmak ve daha fazla kâr elde etmek olunca; hangi sektörlerin bu beklentilere hizmet edeceğinin önemi kalmıyor. Örneğin insan ve toplum sağlığı da kâr elde edilmesi gereken sektörlerden birisi olarak gündeme geliyor. Bu nedenle özellikle az ve orta derecede gelişmiş ülkelerde sağlığın bir piyasa olarak serbestleştirilmesi sağlanmaya çalışılıyor.
Bu arada ilaç sektörü de, insan ve toplum sağlığına hizmet eden ve etik kuralları olan iyileştirici - koruyucu bir sektör olmaktan çıkarak, her an daha fazla tüketim ve kâr odaklı olmaya başlıyor. Bu süreçte daha fazla satış ve kâr beklentisi olan küresel ilaç üretim endüstrisinin etkisi var. Bu anlamda ilaç endüstrisinin dev şirketleri, ürettikleri ilaç ve malzemeleri pazarlayabilmek için hepimizin hasta olduğuna veya yakın gelecekte olabileceğine bize inandırmak istiyorlar. Bir sürekli hastalık halinin varlığına ikna olmaya zorlanıyoruz. İlaç firmaları, ürettikleri malları hasta olmayan insanlara da pazarlayabilmek için biteviye yeni yol ve teknikler bulmaya çalışıyorlar. Bu nedenle daha sağlıklı gıdalar tüketmeye başlamadan önce henüz mevcut olmayan hastalıklara karşı ilaç kullanmaya başlıyoruz.
Özellikle son yıllarda; yüksek tansiyon, depresyon, sosyal anksiyete, stres, cinsel işlev bozuklukları, menopoz, östropoz, obezite ve benzerleri gibi hastalıklar öne sürülerek ilaç tüketiminin artırılması yönünde ciddi girişimler var. Bu hastalık isimlerinin her biri, daha fazla ilaç kullanmak için bir reklam ve manipülasyon aracı olmaya başladı. Dünyada yapılan araştırmalar, başta yukarıda saydıklarımda olmak üzere bir tür ilaç bağımlılığı yaratmak üzere küresel ilaç firmalarının her yolu denediklerini ortaya koyuyor. İlaç konusundaki bilinç düzeyi yüksek olmayan toplumlarda firmaların insanları kandırma ve yanıltma politikalarını başarılı kılmaları çok daha kolay oluyor.
Önemli olan daha fazla ilaç satmak olunca, topluma kullanması yönünde önerilen ilaçların yan etkileri de gözden kaçıyor. Birçok ilacın uzun süreli kullanımın başka sorunlara yol açtığına dikkat edilmiyor. Temel fikir, bireyi hasta olduğuna inandırmak ve bu yolla ilaca karşı bir zihinsel bulanıklık oluşturarak daha fazla ilaç tüketimini sağlamak.
Hiç kuşkusuz; gerçek bir hastalıktan kurtulabilmek için tıp uzmanların tavsiyelerine uyarak ilaç kullanmak gerekebilir. Ama böyle bir gerçek uzmanlık süreci içinde değilsek, kendimize o ilacı neden kullandığımızı sormak zorundayız. Belki birileri bizim için hastalık ihtiyaçları üretmeye çalışıyor ve biz de buna alet oluyor olabiliriz.
İlaç Tüketimi
Bir ruh sağlığı uzmanı, insanların daha fazla ilaç tüketmeye yönlenmelerini şu sözlerle ifade ediyor: “İnsanlar regl dönemindeki sancıdan terk edilme acısına kadar her sorunda doktorlara taşınıyor. Bu bağımlılıktan en çok ilaç üreticileri ve hemen reçeteye sarılan doktorlar kazanıyor.”
Bir tıp profesörü ise konuyu şöyle değerlendiriyor: “Son yıllarda ilaç tüketimini artırmak için yeni hastalıkların uydurulduğu bir gerçek. Önce olmayan hastalıklar icat ediliyor, sonra tedavi etkisi olmayan ilaçlar. Hatta anti-depresanlarda, plasebodanın daha etkili olduğu kanıtlandı. [Bilindiği gibi; plaseboda, hiçbir etkisi olmayan yalancı ve sanal ilaç anlamına gelen teknik bir sözcük.] Anti-depresanların da yan etkileri, iyileştirici etkilerinden çok daha fazla.”
İlaç tüketim istatistiklerini incelediğimizde ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Türkiye’de cari fiyatlarla dolar bazında ilaç tüketimi, ABD ile AB’nin altında yer alıyor. Ama ilaç tüketiminin ulusal gelire oranına baktığımızda, hayretle yüzde 1,75’lik bir oranla dünyada ilk sırada olduğumuzu görüyoruz. Bu oran; 2006 değerleriyle örneğin İngiltere’de yüzde 0,65 iken Almanya’da yüzde 0,95; Fransa’da yüzde 1,15 ve ABD’de yüzde 1,50’dir. Kısaca; ulusal gelirimizin ciddi bir oranını, belki de asla sağlığımıza uygun olmayan ilaçların tüketimi için harcıyoruz. İlaç endüstrisinde artan dışa bağımlılığı ise bu bağlamda mutlaka hatırlamak gerekir. Daha fazla ilaç tükettikçe, daha büyük ulusal kaynak yurt dışına akıtılıyor.
İlaç endüstrisinin daha fazla ilaç satabilmek için yarattığı hastalıklar konusunda bir kitap yazan Avustralyalı gazeteci Ray Moynihan ve Kanadalı araştırmacı Alan Cassels ilginç tespitler yapıyorlar: “Aslında hasta değiliz! Ama ilaç devleri, yarattıkları pazarlama yanılsamasıyla hepimizi hasta etmek, dolayısıyla her sağlıklı insana ilaç satmak istiyor.” 500 milyar dolarlık bir endüstriden söz ettiğimizi hatırlayınca; böyle bir gelirden pay alabilmek için bazı ilaç şirketlerinin etik olmayan yolları denemelerine şaşırmamak gerekiyor.
Yapılan araştırmalara göre; Türkiye’nin ilaç piyasası hızla büyüyor. 2009 yılında dünyanın en çok ilaç tüketen 10’uncu ülkesi olacağımız öngörülmüş. 2015 yılında ülkemiz ilaç pazarının 30 milyar dolara yükseleceği tahmin ediliyor. Her yıl yaklaşık yüzde 10 büyüyen ilaç pazarının, kendi olağan akışı içinde bu büyüklüklere ulaşmasının mümkün olmadığı, pazarın büyümesi için kandırmacı ve yanıltıcı yollara başvurulduğu uzmanlarca ifade ediliyor. İlaç konusunda çalışan araştırmacılar, sektörün, piyasa büyüklüğünü kısa sürede 2-3 katına çıkarmayı hedeflediğini belirtiyorlar.
Gerçek bir hastalıktan kurtulabilmek için tıp uzmanlarının tedavilerine uyarak ilaç kullanmak gerekebilir. Ama uzmanlığa dayalı bir tedavi süreci içinde değilsek, kendimize o ilacı neden kullandığımızı sormak zorundayız. Muhtemelen birileri bizim için hastalık ihtiyaçları üretmeye çalışıyor ve biz de kaynaklarımızı ve en önemlisi sağlığımızı kural dışı şirketler daha çok kazansın diye boşuna tüketiyor olabiliriz. Eğer somut bir örnek ararsanız, size ülkemize hayli pahalıya patlayan “Domuz Gribi” efsanesini hatırlatmak isterim. Bir de; bitkisel ürün başlığı altında ilaç kategorisine sokulmadan neredeyse köy bakkalında bile satılan süslü etiketli ve ilginç şişeli ne idüğü belirsiz ekstrelerin yarattığı kaynak israfını düşünün. Yeter ki; sağlık sektöründe ipin ucu bir kez kaçmaya görsün…
Gürcan Banger
İş dünyasının haline bir bakın! Küresel ölçekte üretim teknolojisi ve kalite konusundaki sıkıntılar büyük ölçekte aşılmış. Üretim bir sorun olmaktan çıkınca, üretilenleri satmak iş dünyasının birincil sorunu haline gelmiş. Daha çok satmak için ise insanları her alanda daha fazla tüketime teşvik etmek gerekiyor. Ama kâr güdüsü ve kalıcılık için bu da yeterli değil. Tüketilebilecek yeni ürünler ve hizmetler yaratmak gerekiyor. Yeni tüketim konuları olmalı ki, yeni gelir ve kâr olabilsin. Bu nedenle de insan yaşamının her noktası daha fazla tüketim adına didik didik ediliyor. Bir anlamda insanlık bir sonraki tüketim aşaması için besiye çekilen kümes ve ahır hayvanlarına döndü.
Tüm dünyada bir çılgınlık halini almaya başlayan tüketim eğilimini her alanda gözlüyoruz. Geçmişte dayanıklı tüketim malları arasında sayılan emtia bile artık modaya ve hızlı tüketime konu oldu. Diğer yandan; gıda tüketimindeki aşırılıklar, küresel ölçekte giderek yaygınlaşan obezite adı verilen şişmanlık hastalığına kaynak neden oldu. Dünyanın ciddi bir bölümü açlık ve yoksullukla savaşırken, başta gelişmiş ülkelerde olmak üzere dengesiz tüketime bağlı aşırı şişmanlık yeni bir hastalık olarak yükseliyor.
Aşırı şişmanlık gibi yeni türden hastalıkların yaygınlaşmasında vurgulanması gereken önemli bir nokta var. Dünya ekonomik sistemi, sadece mal ve hizmetleri yeniden üretmekle kalmıyor. Tüketim eğilimlerini canlı tutabilmek için bir yandan da sürekli yeni ihtiyaçlar yaratmaya ve üretmeye çalışıyor. Bunlar arasında insan bedenine olumsuz etkiler yapabilen genetik olarak değiştirilmiş gıdalar ile doğallıktan koparılarak sentetik olarak üretilmiş yiyeceklerin önemli bir yeri var.
Amaç, daha çok satmak ve daha fazla kâr elde etmek olunca; hangi sektörlerin bu beklentilere hizmet edeceğinin önemi kalmıyor. Örneğin insan ve toplum sağlığı da kâr elde edilmesi gereken sektörlerden birisi olarak gündeme geliyor. Bu nedenle özellikle az ve orta derecede gelişmiş ülkelerde sağlığın bir piyasa olarak serbestleştirilmesi sağlanmaya çalışılıyor.
Bu arada ilaç sektörü de, insan ve toplum sağlığına hizmet eden ve etik kuralları olan iyileştirici - koruyucu bir sektör olmaktan çıkarak, her an daha fazla tüketim ve kâr odaklı olmaya başlıyor. Bu süreçte daha fazla satış ve kâr beklentisi olan küresel ilaç üretim endüstrisinin etkisi var. Bu anlamda ilaç endüstrisinin dev şirketleri, ürettikleri ilaç ve malzemeleri pazarlayabilmek için hepimizin hasta olduğuna veya yakın gelecekte olabileceğine bize inandırmak istiyorlar. Bir sürekli hastalık halinin varlığına ikna olmaya zorlanıyoruz. İlaç firmaları, ürettikleri malları hasta olmayan insanlara da pazarlayabilmek için biteviye yeni yol ve teknikler bulmaya çalışıyorlar. Bu nedenle daha sağlıklı gıdalar tüketmeye başlamadan önce henüz mevcut olmayan hastalıklara karşı ilaç kullanmaya başlıyoruz.
Özellikle son yıllarda; yüksek tansiyon, depresyon, sosyal anksiyete, stres, cinsel işlev bozuklukları, menopoz, östropoz, obezite ve benzerleri gibi hastalıklar öne sürülerek ilaç tüketiminin artırılması yönünde ciddi girişimler var. Bu hastalık isimlerinin her biri, daha fazla ilaç kullanmak için bir reklam ve manipülasyon aracı olmaya başladı. Dünyada yapılan araştırmalar, başta yukarıda saydıklarımda olmak üzere bir tür ilaç bağımlılığı yaratmak üzere küresel ilaç firmalarının her yolu denediklerini ortaya koyuyor. İlaç konusundaki bilinç düzeyi yüksek olmayan toplumlarda firmaların insanları kandırma ve yanıltma politikalarını başarılı kılmaları çok daha kolay oluyor.
Önemli olan daha fazla ilaç satmak olunca, topluma kullanması yönünde önerilen ilaçların yan etkileri de gözden kaçıyor. Birçok ilacın uzun süreli kullanımın başka sorunlara yol açtığına dikkat edilmiyor. Temel fikir, bireyi hasta olduğuna inandırmak ve bu yolla ilaca karşı bir zihinsel bulanıklık oluşturarak daha fazla ilaç tüketimini sağlamak.
Hiç kuşkusuz; gerçek bir hastalıktan kurtulabilmek için tıp uzmanların tavsiyelerine uyarak ilaç kullanmak gerekebilir. Ama böyle bir gerçek uzmanlık süreci içinde değilsek, kendimize o ilacı neden kullandığımızı sormak zorundayız. Belki birileri bizim için hastalık ihtiyaçları üretmeye çalışıyor ve biz de buna alet oluyor olabiliriz.
İlaç Tüketimi
Bir ruh sağlığı uzmanı, insanların daha fazla ilaç tüketmeye yönlenmelerini şu sözlerle ifade ediyor: “İnsanlar regl dönemindeki sancıdan terk edilme acısına kadar her sorunda doktorlara taşınıyor. Bu bağımlılıktan en çok ilaç üreticileri ve hemen reçeteye sarılan doktorlar kazanıyor.”
Bir tıp profesörü ise konuyu şöyle değerlendiriyor: “Son yıllarda ilaç tüketimini artırmak için yeni hastalıkların uydurulduğu bir gerçek. Önce olmayan hastalıklar icat ediliyor, sonra tedavi etkisi olmayan ilaçlar. Hatta anti-depresanlarda, plasebodanın daha etkili olduğu kanıtlandı. [Bilindiği gibi; plaseboda, hiçbir etkisi olmayan yalancı ve sanal ilaç anlamına gelen teknik bir sözcük.] Anti-depresanların da yan etkileri, iyileştirici etkilerinden çok daha fazla.”
İlaç tüketim istatistiklerini incelediğimizde ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Türkiye’de cari fiyatlarla dolar bazında ilaç tüketimi, ABD ile AB’nin altında yer alıyor. Ama ilaç tüketiminin ulusal gelire oranına baktığımızda, hayretle yüzde 1,75’lik bir oranla dünyada ilk sırada olduğumuzu görüyoruz. Bu oran; 2006 değerleriyle örneğin İngiltere’de yüzde 0,65 iken Almanya’da yüzde 0,95; Fransa’da yüzde 1,15 ve ABD’de yüzde 1,50’dir. Kısaca; ulusal gelirimizin ciddi bir oranını, belki de asla sağlığımıza uygun olmayan ilaçların tüketimi için harcıyoruz. İlaç endüstrisinde artan dışa bağımlılığı ise bu bağlamda mutlaka hatırlamak gerekir. Daha fazla ilaç tükettikçe, daha büyük ulusal kaynak yurt dışına akıtılıyor.
İlaç endüstrisinin daha fazla ilaç satabilmek için yarattığı hastalıklar konusunda bir kitap yazan Avustralyalı gazeteci Ray Moynihan ve Kanadalı araştırmacı Alan Cassels ilginç tespitler yapıyorlar: “Aslında hasta değiliz! Ama ilaç devleri, yarattıkları pazarlama yanılsamasıyla hepimizi hasta etmek, dolayısıyla her sağlıklı insana ilaç satmak istiyor.” 500 milyar dolarlık bir endüstriden söz ettiğimizi hatırlayınca; böyle bir gelirden pay alabilmek için bazı ilaç şirketlerinin etik olmayan yolları denemelerine şaşırmamak gerekiyor.
Yapılan araştırmalara göre; Türkiye’nin ilaç piyasası hızla büyüyor. 2009 yılında dünyanın en çok ilaç tüketen 10’uncu ülkesi olacağımız öngörülmüş. 2015 yılında ülkemiz ilaç pazarının 30 milyar dolara yükseleceği tahmin ediliyor. Her yıl yaklaşık yüzde 10 büyüyen ilaç pazarının, kendi olağan akışı içinde bu büyüklüklere ulaşmasının mümkün olmadığı, pazarın büyümesi için kandırmacı ve yanıltıcı yollara başvurulduğu uzmanlarca ifade ediliyor. İlaç konusunda çalışan araştırmacılar, sektörün, piyasa büyüklüğünü kısa sürede 2-3 katına çıkarmayı hedeflediğini belirtiyorlar.
Gerçek bir hastalıktan kurtulabilmek için tıp uzmanlarının tedavilerine uyarak ilaç kullanmak gerekebilir. Ama uzmanlığa dayalı bir tedavi süreci içinde değilsek, kendimize o ilacı neden kullandığımızı sormak zorundayız. Muhtemelen birileri bizim için hastalık ihtiyaçları üretmeye çalışıyor ve biz de kaynaklarımızı ve en önemlisi sağlığımızı kural dışı şirketler daha çok kazansın diye boşuna tüketiyor olabiliriz. Eğer somut bir örnek ararsanız, size ülkemize hayli pahalıya patlayan “Domuz Gribi” efsanesini hatırlatmak isterim. Bir de; bitkisel ürün başlığı altında ilaç kategorisine sokulmadan neredeyse köy bakkalında bile satılan süslü etiketli ve ilginç şişeli ne idüğü belirsiz ekstrelerin yarattığı kaynak israfını düşünün. Yeter ki; sağlık sektöründe ipin ucu bir kez kaçmaya görsün…
Etiketler:
aşırı tüketim,
Gürcan Banger,
İlaç,
Sağlık,
tüketim
29 Kasım 2010 Pazartesi
Diderot Etkisi
Diderot Etkisi
Gürcan Banger
Grant McCracken ismine; İnternet güncem (İnternet blog’um) için yaşadığımız çağın iş dünyası, iş kültürü ve kişisel gelişim düşünürleri ve yazarları için bir liste ( http://www.duyguguncesi.net/?p=3307 ) yapmak için çalışırken rastladım. Marka, pazarlama ve tüketici kimliği üzerine çalışmalar yapan McCracken bir antropoloji uzmanı ve yazardır.
Doktorasını Chicago Üniversitesi’nde tamamlayan MacCracken, yaklaşık 25 yıldır Amerikan kültürü ve iş dünyası üzerine çalışmalar yapıyor. Coca Cola, Diageo, IBM, IKEA, Chrysler, Kraft ve Kimberly Clark gibi değişik firmalarla çalışmalar yapmış. Cambridge Üniversitesi’nde antropoloji, Massachusetts Teknoloji Üniversitesi’nde etnografi dersleri vermiş. Gençlik kültürleri üzerine Royal Ontario Müzesi’ndeki Cağdaş Kültür Enstitüsü’nde çalışmalar yapmış. Halen Harvard İş Okulu’nda kıdemli öğretim görevlisi olarak hizmet veriyor.
Basılmış çok sayıda kitabı ve makalesi var. Kitaplarından bazılarını “Kültür ve Tüketim (Culture and Comsumption)”, “Büyük Saç (Big Hair)”, “Kültür ve Tüketim II (Culture and Consumption II)”, ”Sürü ve Akış (Flock and Flow)”, “Dönüşümler (Transformations)” ve “Baş Kültür Sorumlusu (Chief Culture Officer)” şeklinde sayabilirim. Yaptığım küçük araştırmada Türkçede yayınlanmış herhangi bir kitap ya da makalesine rastlayamadım (ki buna da düşünsel gelişmeleri hayli gecikerek izleme özelliğimiz nedeniyle şaşırmadım). Birkaç akademik makalede bir dergi yazısına, bir başkasında ise “Kültür ve Tüketim” isimli İngilizce kitabına referans verildiğini gözledim.
Hiç kuşkusuz; McCracken’ın kim olduğundan daha çok, bizi ne yaptığı, ne düşündüğü ve ne yazdığı ilgilendiriyor. Benim ilgimi çeken nokta, 1988 yılında söz etmeye başladığı “Diderot Etkisi” konulu tezi oldu.
Diderot etkisi, tüketim malları ile ilgili bir sosyal olgu. Konu, özellikle bazı ürünlere karşı bağlılığı olan gruplar açısından ele alınıyor. Tahmin edileceği gibi; McCracken bu adı, 18’inci yüzyılda yaşamış ünlü Fransız düşünür Denis Diderot’dan esinlenerek kullanmış. Bilindiği üzere antropoloji; insanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim olarak tanımlanıyor. Kültürel antropoloji ise insan biliminin kültürel boyutunu ele alıyor. McCracken, Diderot Etkisi adını verdiği yaklaşım ile kültürel antropoloji ve tüketici davranışı arasında ilişkiler bulmayı araştırıyor.
Diderot, 1772 yılında “Eski Sabahlığımdan Ayrılmanın Pişmanlıkları: Ya da Paradan Daha Ziyade Beğenisi Olanlar İçin Bir Uyarı” başlıklı bir makale yazmış. Diderot, makalede bir arkadaşının kendisine yeni bir sabahlık hediye ettiğinden söz ediyor. Devamında bu yeni sabahlığın kendisini her şeyi değiştirmeye nasıl da değiştirmeye mecbur ettiğini anlatıyor. Yeni sabahlık, bir anda çalışma odasındaki her şeyin eski püskü görünmesine neden olmuştu ve yenileriyle değiştirilmeliydi. Hâlbuki arkadaşı bu hediyeyi vermemiş olsaydı, kendisi eşyalarla yeni sabahlık arasında bir karşılaştırma yapmayacağından odanın değiştirilmesine de ihtiyaç kalmayacaktı. Bu değişikliğin ne lüzumu vardı ki?
Alışılmış mevcut tüketim dokuları, ellenmediği / kurcalanmadığı sürece büyük bir değişime karşı bir atalet oluşturur. Alışkanlıklar, değişimi ve dönüşümü gereksiz kılar, zorlaştırır ve (en azından fikren) uzak tutar.
Tüketim algısı (tüketim dokuları) her zaman denge ve bütünlük arayışı içindedir. Örneğin eski ve yeni bir arada olmaz. Yeni ile yeninin bütünlüğü olmalıdır. Dolayısıyla tüketim alışkanlıklarındaki birlik ve bütünlük bozulduğunda denge arayışı; gözün gördüğü, elin dokunduğu veya aklın algıladığı her şey değişene kadar devam eder. Sonuçta -Diderot örneğinde olduğu gibi- sabahlık ile başlayan yenilenme, odayı oluşturan tüm mobilya ve aksesuarla sürer gider. Hatırlayın: Yeni bir eve eski eşyalarla (en azından eski perdelerle) taşınmayız, değil mi?
Diderot Etkisi teorisi, insanların tüketim alışkanlıklarının (tüketim dokularının) üst düzeylere çıkmaya (adeta abartılmaya) olan yönelimini ifade eder. McCracken’ın deyimiyle “köprü mallardan” birisiyle başlayan değişim, diğerleriyle devam eder. Bu olgu, insanların tüketim yoluna çıkmalarının önemli mekanizmalarından birisi konusunda önemli ipuçları verir: Köprü mallar, bireyleri gelecek umut ve ideallerine bağlayan nesnelerdir. Diderot’ya yeni sabahlığı ver; diğerlerini satın almak için zaten kendisi “tıpış tıpış” gelecektir.
McCracken’ın formüle ettiğine göre; köprü mallar günlük tüketim alışkanlıklarının bir parçası değildir. Bunlar bizi daha iyi bir yaşam düzeyine çıkarma yolunda ideallerimizi harekete geçirmeye yararlar. Eğer özlem ve ideallerimizi bugün gerçekleştiremiyorsak, geleceğe öteleriz: “Okulu bitirdiğimde kendime bir araba alacağım”, “Maaşım arttığında yeni ev taksidine gireceğim” gibi…
Hikâyenin geri kalanını –teknik detaylara- girmeden bu konuyu merak edip araştıracaklara bırakacağım. Diderot’nun yeni sabahlığının başına açtığı masraf hikâyesinin günümüzde pazarlamada yeni yaklaşımlara neden olması ilginç değil mi? Daha fazla tükettirmek ve daha fazla satmak için her şey mubah adeta…
Gürcan Banger
Grant McCracken ismine; İnternet güncem (İnternet blog’um) için yaşadığımız çağın iş dünyası, iş kültürü ve kişisel gelişim düşünürleri ve yazarları için bir liste ( http://www.duyguguncesi.net/?p=3307 ) yapmak için çalışırken rastladım. Marka, pazarlama ve tüketici kimliği üzerine çalışmalar yapan McCracken bir antropoloji uzmanı ve yazardır.
Doktorasını Chicago Üniversitesi’nde tamamlayan MacCracken, yaklaşık 25 yıldır Amerikan kültürü ve iş dünyası üzerine çalışmalar yapıyor. Coca Cola, Diageo, IBM, IKEA, Chrysler, Kraft ve Kimberly Clark gibi değişik firmalarla çalışmalar yapmış. Cambridge Üniversitesi’nde antropoloji, Massachusetts Teknoloji Üniversitesi’nde etnografi dersleri vermiş. Gençlik kültürleri üzerine Royal Ontario Müzesi’ndeki Cağdaş Kültür Enstitüsü’nde çalışmalar yapmış. Halen Harvard İş Okulu’nda kıdemli öğretim görevlisi olarak hizmet veriyor.
Basılmış çok sayıda kitabı ve makalesi var. Kitaplarından bazılarını “Kültür ve Tüketim (Culture and Comsumption)”, “Büyük Saç (Big Hair)”, “Kültür ve Tüketim II (Culture and Consumption II)”, ”Sürü ve Akış (Flock and Flow)”, “Dönüşümler (Transformations)” ve “Baş Kültür Sorumlusu (Chief Culture Officer)” şeklinde sayabilirim. Yaptığım küçük araştırmada Türkçede yayınlanmış herhangi bir kitap ya da makalesine rastlayamadım (ki buna da düşünsel gelişmeleri hayli gecikerek izleme özelliğimiz nedeniyle şaşırmadım). Birkaç akademik makalede bir dergi yazısına, bir başkasında ise “Kültür ve Tüketim” isimli İngilizce kitabına referans verildiğini gözledim.
Hiç kuşkusuz; McCracken’ın kim olduğundan daha çok, bizi ne yaptığı, ne düşündüğü ve ne yazdığı ilgilendiriyor. Benim ilgimi çeken nokta, 1988 yılında söz etmeye başladığı “Diderot Etkisi” konulu tezi oldu.
Diderot etkisi, tüketim malları ile ilgili bir sosyal olgu. Konu, özellikle bazı ürünlere karşı bağlılığı olan gruplar açısından ele alınıyor. Tahmin edileceği gibi; McCracken bu adı, 18’inci yüzyılda yaşamış ünlü Fransız düşünür Denis Diderot’dan esinlenerek kullanmış. Bilindiği üzere antropoloji; insanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim olarak tanımlanıyor. Kültürel antropoloji ise insan biliminin kültürel boyutunu ele alıyor. McCracken, Diderot Etkisi adını verdiği yaklaşım ile kültürel antropoloji ve tüketici davranışı arasında ilişkiler bulmayı araştırıyor.
Diderot, 1772 yılında “Eski Sabahlığımdan Ayrılmanın Pişmanlıkları: Ya da Paradan Daha Ziyade Beğenisi Olanlar İçin Bir Uyarı” başlıklı bir makale yazmış. Diderot, makalede bir arkadaşının kendisine yeni bir sabahlık hediye ettiğinden söz ediyor. Devamında bu yeni sabahlığın kendisini her şeyi değiştirmeye nasıl da değiştirmeye mecbur ettiğini anlatıyor. Yeni sabahlık, bir anda çalışma odasındaki her şeyin eski püskü görünmesine neden olmuştu ve yenileriyle değiştirilmeliydi. Hâlbuki arkadaşı bu hediyeyi vermemiş olsaydı, kendisi eşyalarla yeni sabahlık arasında bir karşılaştırma yapmayacağından odanın değiştirilmesine de ihtiyaç kalmayacaktı. Bu değişikliğin ne lüzumu vardı ki?
Alışılmış mevcut tüketim dokuları, ellenmediği / kurcalanmadığı sürece büyük bir değişime karşı bir atalet oluşturur. Alışkanlıklar, değişimi ve dönüşümü gereksiz kılar, zorlaştırır ve (en azından fikren) uzak tutar.
Tüketim algısı (tüketim dokuları) her zaman denge ve bütünlük arayışı içindedir. Örneğin eski ve yeni bir arada olmaz. Yeni ile yeninin bütünlüğü olmalıdır. Dolayısıyla tüketim alışkanlıklarındaki birlik ve bütünlük bozulduğunda denge arayışı; gözün gördüğü, elin dokunduğu veya aklın algıladığı her şey değişene kadar devam eder. Sonuçta -Diderot örneğinde olduğu gibi- sabahlık ile başlayan yenilenme, odayı oluşturan tüm mobilya ve aksesuarla sürer gider. Hatırlayın: Yeni bir eve eski eşyalarla (en azından eski perdelerle) taşınmayız, değil mi?
Diderot Etkisi teorisi, insanların tüketim alışkanlıklarının (tüketim dokularının) üst düzeylere çıkmaya (adeta abartılmaya) olan yönelimini ifade eder. McCracken’ın deyimiyle “köprü mallardan” birisiyle başlayan değişim, diğerleriyle devam eder. Bu olgu, insanların tüketim yoluna çıkmalarının önemli mekanizmalarından birisi konusunda önemli ipuçları verir: Köprü mallar, bireyleri gelecek umut ve ideallerine bağlayan nesnelerdir. Diderot’ya yeni sabahlığı ver; diğerlerini satın almak için zaten kendisi “tıpış tıpış” gelecektir.
McCracken’ın formüle ettiğine göre; köprü mallar günlük tüketim alışkanlıklarının bir parçası değildir. Bunlar bizi daha iyi bir yaşam düzeyine çıkarma yolunda ideallerimizi harekete geçirmeye yararlar. Eğer özlem ve ideallerimizi bugün gerçekleştiremiyorsak, geleceğe öteleriz: “Okulu bitirdiğimde kendime bir araba alacağım”, “Maaşım arttığında yeni ev taksidine gireceğim” gibi…
Hikâyenin geri kalanını –teknik detaylara- girmeden bu konuyu merak edip araştıracaklara bırakacağım. Diderot’nun yeni sabahlığının başına açtığı masraf hikâyesinin günümüzde pazarlamada yeni yaklaşımlara neden olması ilginç değil mi? Daha fazla tükettirmek ve daha fazla satmak için her şey mubah adeta…
Etiketler:
Alışveriş,
aşırı tüketim,
David McCracken,
Diderot,
Diderot Etkisi,
ekonomi,
Gürcan Banger,
tüketim
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Fast Food, Slow Food
Fast Food, Slow Food
Gürcan Banger
Fast food, hızla hazırlanıp aynı hızda servis edilen yiyecek tipine verilen isimdir. Sandviç, tost, hamburger ve benzeri kısa hazırlanma süresi olan her tür yiyeceğe fast food adı verilebilir. Genel olarak fast food sözcüğü, önceden hazırlanmış veya pişirilmiş bazı malzeme ile birlikte bir lokanta veya benzeri işletmede hızla servis edilen yiyeceği anlatmak üzere kullanılır. Amerikan kültürünün bir uzantısı olarak dünyanın (dolayısıyla kentlerimizin) her yerini sarmış olan fast food işletmeleri nedeniyle konu hakkında bilgi sahibi olmayanımızı bulmak hayli zor sayılır.
Her hareket, bir süre sonra kendi karşıtını oluşturuyor. 1989 yılında İtalya’da başlatılan Slow Food hareketi, fast food türünün oluşturduğu hızlı yaşam tarzına karşı geliştirilmiş bir akım… Yerel yemek geleneklerinin yitirilmesine karşı bir farkındalık yaratma ve tepki oluşturma amacıyla örgütlenmiş. Geleneksel ve bölgesel mutfakları korumayı, yerel ekosisteme uygun tohum ve bitki yetiştirmeyi savunuyor. Hareketin 132 ülkede 100 binin üzerinde katılımcısı olduğu söyleniyor. Bu hareket, yerel convivium’lar halinde örgütleniyor. Günümüzde dünyada 850’nin üzerinde slow food convivium’u olduğu ifade ediliyor. (Convivium, coğrafi olarak diğer gruplardan ekotip olarak farklılaşmış bir topluluğu ifade etmek üzere kullanılan Latince kökenli bir sözcük. Birlikte yeme – içme gibi bir anlam içeriyor.)
Slow food hareketinin düşünce oluşturucuları, bu oluşumların; “Yemeğimiz nereden geliyor?”, “Ürünler hangi tohumlarla yetişiyor?”, “Yemeğimizin tadını oluşturan faktörler nelerdir?”, “Yemek seçimlerimiz kültürümüzü nasıl etkiler?” gibi sorulara cevap aradığını belirtiyorlar. Slow food’u yakından incelediğimizde; sivil toplum ve insan hakları eksenli bir sosyal hareket olduğunu görüyoruz. Hareket, özünde kapitalizmin sınırsız ve hızlı tüketim anlayışına karşı çıkmayı amaçlıyor. Dolayısıyla insanın yeme – içme eyleminin basit anlamda bir doyma beklentisi olmadığını, tad almanın da bir insanlık hakkını olduğunu belirtiyor. Hareketin söylemini büyük ölçüde oluşturan Carlo Petrini yiyeceklerin sahip olması gereken üç özellikten söz ediyor: İyi, temiz ve adil…
1949’da İtalya’da doğan Carlo Petrini Uluslararası Slow Food Hareketinin kurucusu olarak tanınıyor. İsmi ilk kez 1986’da Roma’da bir MacDonalds restoranının açılmasına karşı düzenlenen kampanyada duyulmuş. Petrini’nin sosyal yaşama aktif katılımı 1977’de sol kanat gazete ve dergilere makaleler yazarak başlamış. Slow Food Editore isimli yayınevinden çıkan pek çok eserin editörlüğünü yapmış. La Stampa’da yazılar yamış. 2004 yılında Time Dergisi, kendisini yılın kahramanlarından birisi olarak seçmiş. Petrini, 2004’te Gastronomik Bilimler Üniversitesi adıyla bir okul kurmuş. Okulun amacı, tarım ile beslenme (gastronomi) arasındaki boşluğu dolduracak çalışmalar yapmak… Sözün kısası Petrini, entansif gıda üretimine ve hızlı aşırı gıda tüketimine karşı her boyutta mücadele etmeye devam ediyor.
Dünyada Slow Food Hareketine benzer başka oluşumlar da var. Bunlar arasında Slow Money, Ark of Taste, Cittaslow, Slow Movement ya da Voluntary Simplicity (Gönüllü Sadelik) gibi benzer veya farklı alanlardaki örnekleri saymak mümkün. Bunlardan Gönüllü Sadelik Hareketi hakkında geçmişte yazmıştım. Bu hareketler kimi zaman haklı gerekçelerle yola çıkmalarına rağmen etkilenme biçimleri veya hedefleri açısından ciddi eleştirilere de uğrayabiliyorlar.
Fat-Guy.com isimli Internet sitesinin yayıncısı ve eGullet isimli sitenin kurucularından gıda yazarı ve avukat Steven A. Shaw, Slow Food Hareketini hedonizmi (hazcılığı) sol siyasal söylem ile karıştırmış bir hareket olarak tanımlıyor. (Hedonizm / hazcılık, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan görüştür.) Hareketin hazcı boyutunun küreselleşme karşıtı olan yanını zedelediğini söyleyerek eleştirilerini sürdürüyor.
Slow Food türünde hareketlerden toplumumuz da nasibini alıyor. Özellikle büyük kentlerde fazla geniş olmayan topluluklar bu tür söylemlerin takipçisi olabiliyorlar. Ama genel bir gözlem olarak takipçi olmanın ötesine geçemiyoruz; çünkü dünyada olup bitene tepki verecek düşünsel zenginliği ve üretkenliği yakalamakta zorlanıyoruz. Kanımca Slow Food Hareketinin bize bir kez daha hatırlattığı budur.
Gürcan Banger
Fast food, hızla hazırlanıp aynı hızda servis edilen yiyecek tipine verilen isimdir. Sandviç, tost, hamburger ve benzeri kısa hazırlanma süresi olan her tür yiyeceğe fast food adı verilebilir. Genel olarak fast food sözcüğü, önceden hazırlanmış veya pişirilmiş bazı malzeme ile birlikte bir lokanta veya benzeri işletmede hızla servis edilen yiyeceği anlatmak üzere kullanılır. Amerikan kültürünün bir uzantısı olarak dünyanın (dolayısıyla kentlerimizin) her yerini sarmış olan fast food işletmeleri nedeniyle konu hakkında bilgi sahibi olmayanımızı bulmak hayli zor sayılır.
Her hareket, bir süre sonra kendi karşıtını oluşturuyor. 1989 yılında İtalya’da başlatılan Slow Food hareketi, fast food türünün oluşturduğu hızlı yaşam tarzına karşı geliştirilmiş bir akım… Yerel yemek geleneklerinin yitirilmesine karşı bir farkındalık yaratma ve tepki oluşturma amacıyla örgütlenmiş. Geleneksel ve bölgesel mutfakları korumayı, yerel ekosisteme uygun tohum ve bitki yetiştirmeyi savunuyor. Hareketin 132 ülkede 100 binin üzerinde katılımcısı olduğu söyleniyor. Bu hareket, yerel convivium’lar halinde örgütleniyor. Günümüzde dünyada 850’nin üzerinde slow food convivium’u olduğu ifade ediliyor. (Convivium, coğrafi olarak diğer gruplardan ekotip olarak farklılaşmış bir topluluğu ifade etmek üzere kullanılan Latince kökenli bir sözcük. Birlikte yeme – içme gibi bir anlam içeriyor.)
Slow food hareketinin düşünce oluşturucuları, bu oluşumların; “Yemeğimiz nereden geliyor?”, “Ürünler hangi tohumlarla yetişiyor?”, “Yemeğimizin tadını oluşturan faktörler nelerdir?”, “Yemek seçimlerimiz kültürümüzü nasıl etkiler?” gibi sorulara cevap aradığını belirtiyorlar. Slow food’u yakından incelediğimizde; sivil toplum ve insan hakları eksenli bir sosyal hareket olduğunu görüyoruz. Hareket, özünde kapitalizmin sınırsız ve hızlı tüketim anlayışına karşı çıkmayı amaçlıyor. Dolayısıyla insanın yeme – içme eyleminin basit anlamda bir doyma beklentisi olmadığını, tad almanın da bir insanlık hakkını olduğunu belirtiyor. Hareketin söylemini büyük ölçüde oluşturan Carlo Petrini yiyeceklerin sahip olması gereken üç özellikten söz ediyor: İyi, temiz ve adil…
1949’da İtalya’da doğan Carlo Petrini Uluslararası Slow Food Hareketinin kurucusu olarak tanınıyor. İsmi ilk kez 1986’da Roma’da bir MacDonalds restoranının açılmasına karşı düzenlenen kampanyada duyulmuş. Petrini’nin sosyal yaşama aktif katılımı 1977’de sol kanat gazete ve dergilere makaleler yazarak başlamış. Slow Food Editore isimli yayınevinden çıkan pek çok eserin editörlüğünü yapmış. La Stampa’da yazılar yamış. 2004 yılında Time Dergisi, kendisini yılın kahramanlarından birisi olarak seçmiş. Petrini, 2004’te Gastronomik Bilimler Üniversitesi adıyla bir okul kurmuş. Okulun amacı, tarım ile beslenme (gastronomi) arasındaki boşluğu dolduracak çalışmalar yapmak… Sözün kısası Petrini, entansif gıda üretimine ve hızlı aşırı gıda tüketimine karşı her boyutta mücadele etmeye devam ediyor.
Dünyada Slow Food Hareketine benzer başka oluşumlar da var. Bunlar arasında Slow Money, Ark of Taste, Cittaslow, Slow Movement ya da Voluntary Simplicity (Gönüllü Sadelik) gibi benzer veya farklı alanlardaki örnekleri saymak mümkün. Bunlardan Gönüllü Sadelik Hareketi hakkında geçmişte yazmıştım. Bu hareketler kimi zaman haklı gerekçelerle yola çıkmalarına rağmen etkilenme biçimleri veya hedefleri açısından ciddi eleştirilere de uğrayabiliyorlar.
Fat-Guy.com isimli Internet sitesinin yayıncısı ve eGullet isimli sitenin kurucularından gıda yazarı ve avukat Steven A. Shaw, Slow Food Hareketini hedonizmi (hazcılığı) sol siyasal söylem ile karıştırmış bir hareket olarak tanımlıyor. (Hedonizm / hazcılık, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan görüştür.) Hareketin hazcı boyutunun küreselleşme karşıtı olan yanını zedelediğini söyleyerek eleştirilerini sürdürüyor.
Slow Food türünde hareketlerden toplumumuz da nasibini alıyor. Özellikle büyük kentlerde fazla geniş olmayan topluluklar bu tür söylemlerin takipçisi olabiliyorlar. Ama genel bir gözlem olarak takipçi olmanın ötesine geçemiyoruz; çünkü dünyada olup bitene tepki verecek düşünsel zenginliği ve üretkenliği yakalamakta zorlanıyoruz. Kanımca Slow Food Hareketinin bize bir kez daha hatırlattığı budur.
Etiketler:
aşırı tüketim,
fast food,
gıda,
Gürcan Banger,
slow food,
tüketim
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
