Yaşama, İlişkiye, Aşka ve Değişime Dair
Gürcan Banger
İnsan yaşamı karşılaştırarak tanır, öğrenir ve bilir. Kendisini görüp bilmezse başkaları ile karşılaştırıp benzerlikler veya karşıtlıkları fark etmesi mümkün olmaz. Diğer yandan insanın kendisini yaşamın aynasında görebilmesi hiç kolay değil… Alışkanlıklarımız, sıradanlıklarımız, korkularımız zamanla öylesine sarıveriyor ki bizi; onları aşıp kendimizin ve çevremizin farkına varmak hiç kolay olmuyor.
Yaşamın benliğin aynasıdır
Bir gün bir işaret alıyoruz. Bazen bir dosttan kimi zaman bir rakipten geliyor bu işaret. Bazen sıradan bir konuşma içinde bir ifade dikkatimizi çekiveriyor. Görmeyen gözlerimiz açılıyor, yaşamın aynasını fark ediveriyoruz. Yaşamın aynasına bu denli yakın olduğumuzu o an görüyoruz. Bizi uyaran o işarete kadar neden fark edemediğimize hayret ediyoruz.
Yaşamın o kimi zaman acımasız aynasında kendi ruhumuzu, davranış modelimizi tüm çıplaklığıyla görüvermek de çok şaşırtıcı. Kendimizi aynanın karşısında her buluşumuzda dudaklarımızdan dökülen “Bu, ben miyim?” sözcükleri bir çığlığa dönüşüverir.
Başkalarına göre yaşamak
“Bu, ben miyim?” sorusu ile başlayan uyanışın ilk türü, kendimizi başkalarının kurallarına göre ne denli fazla düzenlediğimizi fark edişimizdir. Kendimizinkini yaşamak yerine başkalarının yaşamına payanda olduğumuzu fark etmek, kendini sorgulamanın birinci aşamasıdır. Kimi zaman bu durum, başkalarının kuralları ile yaşamak biçiminde ortaya çıkar.
Böyle bir durumda yaşamımızı yöneten hep başkalarıdır. Asla seçimlerimiz olamaz. Sadece kurallar ve korkular vardır. Yaşamın aynasında da kimi zaman ürkmüş, çoğu zaman sevincini yitirmiş bir insanın yüzü vardır. Aynada yalnız “sen” vardır; “ben”, cesaret edip aynada görüntü veremez.
Bir ikinci biçim daha var. Bu durumda aynada yalnız kendinizi görürsünüz. Yaşamın aynasındaki yansınız o denli büyümüştür ki, ayna yüzeyinin başka insanları görüntülemesine izin vermez. Bir başka deyişle; aynada “ben”den başkasına yer yoktur.
Değişim mümkün mü?
Gerçekten bize ait olan tek şey kendi yaşamımız… Yaptığımız ve yapmadığımız her şey, öncelikle ve doğrudan kendimizi etkiliyor. Bu yaşamı kullanarak kendimize ve çevremize anlamlar veriyor ve değerler katıyoruz.
Başka insanlar da kendileri ile ilgili olarak aynı işlevleri yerine getiriyorlar. Anlaşılıyor ki yaşam, bir anlam ve değerler alışverişi. Başka insanları anlamlandırırsak yaşamımızı zenginleştiriyor, karşılığında anlamlar ediniyoruz. Değer verip değer alıyoruz. Böyle olduğunda da sen veya ben olmaktan kurtulup biz olmaya başlıyoruz.
Karşılıklı emek
İki insan arasındaki aşk temelli ilişkinin can kaynağı, birbirine emek vermektir. Emek vermeye birbirini tanımaya çalışarak başlamalı. Anlamayı denemeli. Kadınlar ve erkekler, birbirlerine göre farklı özelliklere sahiptir. Bu nedenle bir karşı cinsi anlarken kendi cinsimizden bir arkadaşımıza yönelttiğimiz bakıştan farklısına sahip olmamız gerekir.
İlişkinin taraflarından birisi olarak kendimizi tanımak da önemlidir. Karşımızdaki insan kadar kendi özellik ve davranışlarımızın farkında olabilmek sağlıklı bir ilişki için vazgeçilmezdir. Hem birey olarak hem de diğer insanla birlikte bir bütün olabilmeyi başarmak gerekir. Bu bağlamda bireysellik kadar birliktelik, özsaygı kadar beraberliğin yarattığı hukuk önemlidir.
Bir insanın kendisini tanımaması kadar talihsiz bir durum olamaz. Hoşlandıklarımız, sevmediklerimiz ve bunların ilişkimizi nasıl yansıdığı önemlidir. Kendi huy ve alışkanlıklarımızı dayatmamamız gerekir. Ama bir ilişkide kendimiz olmaktan da vazgeçmemeliyiz.
Bir ilişkinin insanları değiştirdiği doğrudur. Değiştirmesi de beklenen, hatta istenen bir gelişmedir. Ama her bir bireyin kendisi olmaya devam etmesi de önemlidir. Bu, aşırı bireysellik veya bencillik değildir. Pek çok ilişkide aşırı açıklığın karşılıklı ilgi kaybına neden olduğu gözlenmiştir. Aşkın biraz da gizem olduğunu, karşılıklı olarak gizemlerin keşfedilmesinin aşkta sürekliliği sağladığına eminim.
Ortak ilgi konularına sahip olmak, ilişkiyi eğlenceli ve paylaşılır hale getirir. Ama ayrı ilgilerin sürdürülmemesi durumunda bir sıradanlık ve yavanlığın oluşacağı da unutulmamalıdır. Bir ilişkinin taraflarının her biri, kendi yaşamını zenginleştirmek için kendine emek vermeyi asla akıldan çıkarmamalıdır. Çünkü ayrı ve yeni ilgiler, yeni yaşam zenginlikleri getirir. İlerleyen zamanda bunların paylaşılması ilişkiyi zenginleştirir.
Tekdüzelik
Bir ilişkiyi tekdüze hale getirmenin iki garantili yolu vardır. Bunlardan birincisi tarafların kendilerini sıradanlığa bırakıvermesidir. Böylece bireyler yaşamlarında sıra dışı bir gelişmenin oluşmasına izin vermeksizin adeta bir “tahliye beklentisi” içine girerler. Bu da sonun başlangıcıdır.
Bir ilişkiyi tekdüze hale getirmek için ikinci yol, olağandışılığa izin vermemek için aşırı denetimli ve gergin olmaktır. Bu modelde bireyler sadece dışımızdaki faktörlere göre yaşarlar. “Ayıp olmasın”, “Sonra ne derler?” gibi çevreyi gereğinden fazla dikkate alan tavır ve davranışlar, bir aşk ilişkisinin adeta yavan ve heyecansız hale getirmek için “ideal” bir yoldur.
Aşk, bir avuç kum gibidir. Kaybetmemek için sıktıkça elinden daha çok kayar gider. Sıkmadığında ise tek tek taneleri rüzgâr savurur. Onu koruyup kollamanın, geliştirmenin sağlıklı yolları için emek vermek gerekir. Ama “Ben senden daha fazla emek veriyorum” tuzağına düşmeden…
Yönlendiriliyor muyuz?
Yaşam yönümüzün belirlenmesinde çevre faktörlerinin önemli etkileri var. Kimi zaman bu etkenlerin ağırlığı, yaşamsal amaçlarımızın önüne geçebiliyor. Öyle zamanlar oluyor ki, kısıtlarımın mı amaçların mı daha önemli olduğunu gözden kaçırıyoruz.
Sevdiğim bir yaklaşım var. Önce yapmak istediklerimizi bir kâğıda yazıyorsunuz. 1-2 saat ya da birkaç gün sonra bir başka kâğıda sizi engelleyenleri not alıyorsunuz. İlk yazdıklarınız sizin içinizdeki çocuğu (yaşamsal amacınızı), ikinci yazdıklarınız ise içinizdeki ana-babayı (kısıtlarınızı) ifade ediyor. Beklentilerimizi, isteklerimizi ve bizi engelleyen kısıtları ayrı ayrı not almanın ve sonra bunlar üzerinde düşünmenin yararlarına her zaman inanırım. Esasen strateji kavramının özü de budur. “Artılarım ve eksilerim nelerdir?” biçiminde başlayan bir düşünce süreci sorunların aşılmasında önemli bir başlangıçtır.
Bu konuyu açmamın nedeni iş yaşamında stratejinin öneminden söz etmek değil. Dış yaşamdaki faktörlerin duygusal yaşamımızı nasıl etkilediğini dile getirmek istiyorum. Sanırım, aile içinde yaratıcı ve girişken amaçlardan daha çok kendimizi kısıtlamayı öğreniyoruz. Anne ve babamız, çoğu zaman yaratıcı ve girişken olmaktan çok, neleri yapmamamız konusunda bizi eğitiyorlar. Ayıplarla, yasaklarla, “Kim ne der?” korkularıyla yetiştiriliyoruz. Kurallarla çatışmamak adına güzellikleri, tatlı heyecanları, muhtemelen başarılı bir geleceği kaybediyoruz.
Yaşam akıp gidiyor
Yaşam hızla değişiyor. Değişen sadece yaşamın fiziksel görünümü değil. Sosyal kabuller, alışkanlıklar, özetle kültürün tamamı değişiyor. Bir kültürle yetişmiş insanların bu değişime ayak uydurması kolay değil. Özellikle sosyal ve kültürel yaşama açık olmayan aile büyüklerinin bu değişimi yakalaması zor oluyor. Dolayısıyla genç insanların yeni yaşama dair özlemleriyle aile büyüklerinin onlara koyduğu geleneksel kısıtlamaların yarattığı bir çatışma doğuyor. Kuşak farkı deyip geçiverdiğimiz bu farklılığın kaçırılan fırsatlarla bazen yaşamlara mal olduğunu görmek mümkün.
Yaşamda kazancın kaynağı risktir. Risk ise girişim ve değişim demektir. Yaşamımızı sürekli kısıtları gözeterek sürdürürsek ne değişimi yakalayabiliriz ne de olası yeni nimetleri... Yaşam sürecimiz amaçların ve kısıtların bir dengesi olmak orundadır. Sadece amaçlarını gözeten bir insan, marjinal olma, yaşamın kıyılarına düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Biteviye kısıtları gözeterek yaşayan bir insanı ise tarihin not bile düşmeyeceği bir yanda bizzat kendisinin de Dünya Nimetleri’nden herhangi bir tat alamayacağı ortadadır.
Hukuktan, töreden, sosyal koşullardan, kültürel sorunlardan kaynaklanan kısıtlarımız olduğunu inkâr edecek değilim; ama bazen kısıtları amaçlarımızdan, yaşam sevincimizden daha öne koyduğumuz kuşkusuna düşüyorum. Tatsız ve keyifsiz bir ömür yaşanmış sayılabilir mi?
İlişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Şubat 2011 Pazar
Yaşama, İlişkiye, Aşka ve Değişime Dair
Etiketler:
Aşk,
değişim,
Duygusal ilişki,
Gürcan Banger,
İlişki,
Yaşam
28 Aralık 2010 Salı
İletişim Sanallaşırken Erkek ve Kadın
İletişim Sanallaşırken Erkek ve Kadın
Gürcan Banger
Başta İnternet olmak üzere gelişen teknoloji, insanlar arası iletişimi ve giderek ilişkileri sanal hale getirdi. Yüz yüze konuşmaların ve insan insana yakınlaşmanın yerini sanal tabanlı iletişim aldı.
İletişim, örneğin İnternet ortamındaki gibi sanal olsa bunun ne zararı var diye sorabilirsiniz. Yüz yüze iletişimde ve yakın ortamda ilişkide gönderilen mesaj dışında bir de beden dilinin ilettikleri var. Böyle ortamlarda gözleri, elleri ve beden hareketlerini okuyarak anlama ve algılama başarımızı artırıyoruz. Diğer yandan sanallık, beden dilinin özelliklerini izlenemez hale getiriyor. Böylece algılama ve yorum yapma yetimizin ihtiyacı olan önemli verilerden uzak kalıyoruz. Bu nedenle sanal iletişimin tarafları olan kişiler de kendilerini olduklarından çok daha farklı tanıtabiliyorlar. Bir anlamda sanallık, kişinin gerçekliğini gizliyor.
Sanallık, yeni sayılabilecek bir durum. Diğer yandan iletişimi ve ilişkiyi zorlaştıran bir diğer hastalık ise çok daha eskilere ait. Örneğin karşı cinslerin iletişiminde böyle bir sıkıntı sıklıkla ortaya çıkıyor. Karşı tarafa ön yargılarla veya kulaktan dolma bilgilerle yaklaştığımızda onu yanlış tanıma ve değerlendirme gibi bir sonuç oluşuyor. Bu durumun bir nedeni, karşı cinslerin anatomik yapılarından ve sosyal kültürden gelen özelliklerinin farklı olduğuna dikkat etmemektir. Kadın veya erkek; her ikisi de insan türüne ait olmakla birlikte aynı değiller. Onları aynı kabul etmek, daha baştan hata yapmak anlamına geliyor.
Hiç kuşkusuz; kadınlar ve erkekler için kesin çizgileri olan kimlik profilleri çizmek doğru olmaz. Ama yapılan bilimsel araştırmalar, (her ne kadar sosyal kültüre bağlı yönleri olsa da) her cinsiyetin kendine özgü birtakım baskın niteliklerini ortaya koyuyor. Bu nedenle cinsiyetleri, anatomik ve sosyal olarak birbirinden ayıran özellikleri bilmek, karşı cinsle iletişim kurmak için önemli ipuçları verir.
Her cinsiyet grubunun kendi içinde bazı kategoriler oluştuğunun da farkında olmak gerekir. Bu kategorilerin oluşması ise (kanımca) büyük ölçüde kişisel gelişimlerini nasıl bir aile ortamında sağladıklarına bağlı. Karakter özellikleri, aile ortamının nitelikleri ile anne ve babanın çocuk gelişimi konusundaki tercihlerinden büyük oranda etkileniyor. Ailenin ekonomik, sosyal ve kültürel özellikleri ile çocuğa yansıyan inanç yapısının önemli kişilik etkileri oluyor. Diğer yandan bizim toplumumuz açısından bakıldığında; erkeklerin baskın, kadınların ise itaat etmesi gereken pasif cinsiyet olarak yetiştirilmelerinin sosyal rol ve statülerini belirleyen etkisi var.
Buraya kadar özetlediğim genel çerçevenin nasıl gerginliklere yol açtığına ilişkin bir örnek vermek isterim. Fakat bu sözlerimin erkekleri veya kadınları genel anlamda etiketlemekten ziyade bir gözlem örneği oluşturduğunu belirtmek isterim. Her birey kendi genelleme ve soyutlamalarını kendisi yapmalıdır. Bu nedenle “erkeklerin kadınlarını algılayışını” ifade edecek olan sözlerimi yorumlarken, “bazı erkeklerin bazı kadınları algılayışı” olarak almak daha uygun olur.
Erkekler ve Kadınlar
Erkeklerin kadınları algılama modeli üzerinden örnekleyelim. Erkekler sürekli şikâyet eden ve sorun getiren kadınlardan hoşlanmazlar. Genelde erkeklerin şikâyet sandıkları, kadınların yalnızca paylaşma istemidir ama sonuçta oluşan durum, erkeklerin bunu şikâyet olarak algılamalarıdır. Bu olguyu fark etmeyen kadınlar, bir ‘şikâyet sahnesi’ oluşturmaya devam eder ve paylaşıma farklılık getirmeyi düşünmezler.
Erkekler kendilerinden sürekli bir şeyler isteyen kadınlardan hoşlanmazlar. İstenen şey haklı bir talep olsa bile isteklerin sıklıkla oluşuyor olması, erkekler için bir rahatsızlık nedenidir. Erkeğin değişmeyeceği durumlarda bile (işte, ailede veya duygusal ilişkide) kadının yaklaşım ve tarz değişikliği yapması ile daha uygun bir iletişim ve ilişki ortamı sağlanabilir.
Erkekler, baskın cinsiyet olarak yetiştirilmelerine rağmen her konunun kendi onaylarına sunulmasından hoşlanmazlar. Kadınların (zaman zaman da olsa) kendi inisiyatiflerini kullanarak kararlarını vermeleri veya tercihlerini yapmalarını isterler. Dolayısıyla karar anlamında paylaşımında da bir orta yol bulmak gerekir.
Özellikle duygusal ilişkide erkeğin ketum olduğundan ve sevgisini ifade edemediğinden şikâyet edilir. Ama ilginç biçimde erkeklerin de bu konuda kadınlardan şikâyetçi olduğu durumlar vardır. Bu nedenle erkekten güzel sözler bekleyen kadının, kendisinin aynı davranışı gösterip göstermediğine dikkat etmesi gerekir.
Sözün özü; bu saydıklarım, sadece örnek olması açısından verilmiş gözlemler… Hiç kuşkusuz; konuya kadın bakış açısından bakarak farklı gözlemlere ulaşılabilir. Önemli olan, karşılıklı tarafların birbirini anlamayı istemeleri ve bu konu için zaman ayırıp çaba sarf etmeleridir.
Gürcan Banger
Başta İnternet olmak üzere gelişen teknoloji, insanlar arası iletişimi ve giderek ilişkileri sanal hale getirdi. Yüz yüze konuşmaların ve insan insana yakınlaşmanın yerini sanal tabanlı iletişim aldı.
İletişim, örneğin İnternet ortamındaki gibi sanal olsa bunun ne zararı var diye sorabilirsiniz. Yüz yüze iletişimde ve yakın ortamda ilişkide gönderilen mesaj dışında bir de beden dilinin ilettikleri var. Böyle ortamlarda gözleri, elleri ve beden hareketlerini okuyarak anlama ve algılama başarımızı artırıyoruz. Diğer yandan sanallık, beden dilinin özelliklerini izlenemez hale getiriyor. Böylece algılama ve yorum yapma yetimizin ihtiyacı olan önemli verilerden uzak kalıyoruz. Bu nedenle sanal iletişimin tarafları olan kişiler de kendilerini olduklarından çok daha farklı tanıtabiliyorlar. Bir anlamda sanallık, kişinin gerçekliğini gizliyor.
Sanallık, yeni sayılabilecek bir durum. Diğer yandan iletişimi ve ilişkiyi zorlaştıran bir diğer hastalık ise çok daha eskilere ait. Örneğin karşı cinslerin iletişiminde böyle bir sıkıntı sıklıkla ortaya çıkıyor. Karşı tarafa ön yargılarla veya kulaktan dolma bilgilerle yaklaştığımızda onu yanlış tanıma ve değerlendirme gibi bir sonuç oluşuyor. Bu durumun bir nedeni, karşı cinslerin anatomik yapılarından ve sosyal kültürden gelen özelliklerinin farklı olduğuna dikkat etmemektir. Kadın veya erkek; her ikisi de insan türüne ait olmakla birlikte aynı değiller. Onları aynı kabul etmek, daha baştan hata yapmak anlamına geliyor.
Hiç kuşkusuz; kadınlar ve erkekler için kesin çizgileri olan kimlik profilleri çizmek doğru olmaz. Ama yapılan bilimsel araştırmalar, (her ne kadar sosyal kültüre bağlı yönleri olsa da) her cinsiyetin kendine özgü birtakım baskın niteliklerini ortaya koyuyor. Bu nedenle cinsiyetleri, anatomik ve sosyal olarak birbirinden ayıran özellikleri bilmek, karşı cinsle iletişim kurmak için önemli ipuçları verir.
Her cinsiyet grubunun kendi içinde bazı kategoriler oluştuğunun da farkında olmak gerekir. Bu kategorilerin oluşması ise (kanımca) büyük ölçüde kişisel gelişimlerini nasıl bir aile ortamında sağladıklarına bağlı. Karakter özellikleri, aile ortamının nitelikleri ile anne ve babanın çocuk gelişimi konusundaki tercihlerinden büyük oranda etkileniyor. Ailenin ekonomik, sosyal ve kültürel özellikleri ile çocuğa yansıyan inanç yapısının önemli kişilik etkileri oluyor. Diğer yandan bizim toplumumuz açısından bakıldığında; erkeklerin baskın, kadınların ise itaat etmesi gereken pasif cinsiyet olarak yetiştirilmelerinin sosyal rol ve statülerini belirleyen etkisi var.
Buraya kadar özetlediğim genel çerçevenin nasıl gerginliklere yol açtığına ilişkin bir örnek vermek isterim. Fakat bu sözlerimin erkekleri veya kadınları genel anlamda etiketlemekten ziyade bir gözlem örneği oluşturduğunu belirtmek isterim. Her birey kendi genelleme ve soyutlamalarını kendisi yapmalıdır. Bu nedenle “erkeklerin kadınlarını algılayışını” ifade edecek olan sözlerimi yorumlarken, “bazı erkeklerin bazı kadınları algılayışı” olarak almak daha uygun olur.
Erkekler ve Kadınlar
Erkeklerin kadınları algılama modeli üzerinden örnekleyelim. Erkekler sürekli şikâyet eden ve sorun getiren kadınlardan hoşlanmazlar. Genelde erkeklerin şikâyet sandıkları, kadınların yalnızca paylaşma istemidir ama sonuçta oluşan durum, erkeklerin bunu şikâyet olarak algılamalarıdır. Bu olguyu fark etmeyen kadınlar, bir ‘şikâyet sahnesi’ oluşturmaya devam eder ve paylaşıma farklılık getirmeyi düşünmezler.
Erkekler kendilerinden sürekli bir şeyler isteyen kadınlardan hoşlanmazlar. İstenen şey haklı bir talep olsa bile isteklerin sıklıkla oluşuyor olması, erkekler için bir rahatsızlık nedenidir. Erkeğin değişmeyeceği durumlarda bile (işte, ailede veya duygusal ilişkide) kadının yaklaşım ve tarz değişikliği yapması ile daha uygun bir iletişim ve ilişki ortamı sağlanabilir.
Erkekler, baskın cinsiyet olarak yetiştirilmelerine rağmen her konunun kendi onaylarına sunulmasından hoşlanmazlar. Kadınların (zaman zaman da olsa) kendi inisiyatiflerini kullanarak kararlarını vermeleri veya tercihlerini yapmalarını isterler. Dolayısıyla karar anlamında paylaşımında da bir orta yol bulmak gerekir.
Özellikle duygusal ilişkide erkeğin ketum olduğundan ve sevgisini ifade edemediğinden şikâyet edilir. Ama ilginç biçimde erkeklerin de bu konuda kadınlardan şikâyetçi olduğu durumlar vardır. Bu nedenle erkekten güzel sözler bekleyen kadının, kendisinin aynı davranışı gösterip göstermediğine dikkat etmesi gerekir.
Sözün özü; bu saydıklarım, sadece örnek olması açısından verilmiş gözlemler… Hiç kuşkusuz; konuya kadın bakış açısından bakarak farklı gözlemlere ulaşılabilir. Önemli olan, karşılıklı tarafların birbirini anlamayı istemeleri ve bu konu için zaman ayırıp çaba sarf etmeleridir.
25 Aralık 2010 Cumartesi
Yaşam ve İletişim
Yaşam ve İletişim
Gürcan Banger
Elinden cep telefonu düşmeyen bir toplumun bireyleri olarak iletişimin telefon, telgraf, televizyon, radyo vb. araçlardan yararlanarak yürütülen bilgi alışverişi olduğunu öğrendik. Bir telefon edinmenin on yıl gibi bir süreyi aldığı, tek kanal televizyonu bayrak törenine kadar izlediğimiz bir dönemden içimiz ve dışımızın teknoloji olduğu aşırı tüketim günlerine ulaştık. İletişimin gerçekte duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması olduğunu unutup teknolojiye kilitlenip kalıyoruz. Arkadaş sohbetlerinin yerini teknolojinin sanallığı gölgesinde bilgisayarda yazılı veya sözlü görüşme (chat) ve telefondan yazılı mesaj (SMS) gönderme aldı. Yüz yüze ve içten konuşmaların yerini teknolojinin yarattığı sanallık doldurmayı deniyoruz.
Kaybolan Geleneksel İletişim
Geleneksel kültürümüzün eski zamanlarında fiilen bilip uyguladığımız ama değerini çok sonraları, belki de kaybettikten sonra anladığımız bir kavram iletişimdir. Muhtemelen iletişim, pek çok sorununun çözümü için gerekli olan gizemli anahtar unsurdur. Sözün özü; bir başkası ile ilişki, bir yakınlık kurabilmenin anahtar sözcüğü iletişimdir. Ama insanlar arası iletişim pek de kolay olduğunu söyleyemeyiz. Bakış açıları iletişimi birinci elden etkiler. Örneğin bir ilişkide ‘yarısı dolu bardağın ne zaman dolu, ne zaman boş olduğunu’ benzer biçimde görmek gerekir. Zor insanlarla iletişim kurmak ise zorun zorudur desek yanılmış olmayız.
Eğer çevremize yalnız kendimizi odak alarak ve her şeyi doğru bilen bir eda ile yaklaşırsak daha baştan işler kötü gidiyor demektir. Sadece kendi değerlerimizle kendi taleplerimiz üzerinde yoğunlaşarak bir sağlıklı ilişki ve iletişim kuramayız. Kendimize, ilgilendiğimiz insana ve talep ettiğimiz ilişkiye yansız bakabilmeyi bilmemiz gerekir.
Bir iletişim, daha baştan kendi geleceği hakkında bazı öngörülerin oluşmasına neden olur. Örneğin bir ilişkide talepleriniz, istekleriniz bazen korkular yaratır karşınızdaki insanın sizden uzaklaşmasına neden olur. Böyle bir durumda doğru yaklaşımlar sergilenmezse ilişkinin geleceği korkulara göre yönlenmeye başlar. Gerçekte korkular sağlıksız bir ilişkinin işaretidir. Yakınlığı istemek yetmez; yakınlık için doğru zamanın, uygun koşulların ve doğru iletişim dilinin oluşması vazgeçilmezdir.
İletişim ve İlişki
Bir ilişkide istemek gibi adil ve insani beklentilerin olmaması da sağlıksızlığın, ümitsizliğin ve geleceksizliğin nedenleri arasında yer alır. Bizden talep edilen ama olmasını istemediğimiz konularda öncelikle açık ve saydam olabilmeliyiz. Cevabı “Hayır” olması gereken bir sorunun cevabı “Hayır” olmalıdır. Açık ve saydam olmadığımızda; karşımızdaki insanın tutum ve davranışlarımızı anlamakta zorluk çekmesi kadar yıpratıcı bir durum olamaz. Eğer bize yöneltilen isteği yerine getirmekte kendimizi yönetip yönetemiyorsak, en azından bu durumu açıklayan bir yaklaşım içinde olmamız gerekir.
Her insan, kendisi ile ilgilenilmesinden hoşlanır. İlgi görmek, kişide kendisine özel bir anlam verildiği duygusunu oluşturur. Beğendiklerimiz, bizim olsun isteriz. İlgilendiğimiz insanın da bize ait olduğunu hissetmek, çoğumuzun paylaştığı çok olağan bir duygudur. İlgilendiğimiz insan için elde edilme duygusu, ilişkinin başlangıç aşamalarında ilginç olabilir. Ama bu yönlü verilen emeğin bir süre sonra sıkıcı ve uzaklaştırıcı olabileceğini de bilmek gerekir. Bazı insanlar kendi üzerlerine fazlaca düşülmesinden hoşlanmazlar, kendileri ile paylaşabildikleri özel zamanları olsun isterler.
Tehdit İçeren İletişim
Bir iletişim ortamında hiç hoşlanmadığım duygu, karşıdan tehdit içeren mesajlar aldığım hissidir. Muhtemelen bu özellik açısından bana benzeyen pek çok başka insan vardır. Pek çok kişi, tehdit iletileri karşısında ya daha tepkisel olurlar ya da ilişki / iletişim ortamından uzaklaşırlar. Bir iletişim ortamında yalnız kendimiz bulunuyormuş gibi davrandığımızda, bunun olumsuz sonuçlarını da yüklenmiş oluruz.
Tehdit mesajları vermek gibi, bir ilişkide despot öğretmen tarzına sahip olmak da karşımızdaki insanı bizden uzaklaştıran ve iletişim ortamını yok eden bir yaklaşımdır. Her insan, iletişim ortamında kendisi olmak ve kendisini tüm yön ve zihinsel – duygusal zenginlikleriyle açıkça ve kolaylıkla ifade edebilmek ister. Ona öğütler veya acımasız dersler vererek, onu tehdit ederek ve zorlayarak kendisinden daha farklı olmaya iteklerseniz, iletişim ortamının silikleştiği ve giderek onu kaybettiğiniz bir durumu kendiniz yaratmış olursunuz. O zaman da atalarımızın dediği gibi; kendi düşen ağlamaz.
İletişim ve Saygı
İletişim ile başlamıştım. Özetlersem; iletişim süreci, önce anlamak için dinlemekle başlar. Dinleme de anlama süreci gibi ön yargısız olmalıdır. Eğer daha dinlerken işe kişisel yargılar karışırsa bu, sadece kendimizi dinlediğimiz (“kendin konuş, kendin dinle” türünde) bir monolog olur. İletişim iki yönlü olmalıdır.
Duygu Güncesi *** YENi ***
Facebook'ta izle
Twitter'da izle
Gürcan Banger
Elinden cep telefonu düşmeyen bir toplumun bireyleri olarak iletişimin telefon, telgraf, televizyon, radyo vb. araçlardan yararlanarak yürütülen bilgi alışverişi olduğunu öğrendik. Bir telefon edinmenin on yıl gibi bir süreyi aldığı, tek kanal televizyonu bayrak törenine kadar izlediğimiz bir dönemden içimiz ve dışımızın teknoloji olduğu aşırı tüketim günlerine ulaştık. İletişimin gerçekte duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması olduğunu unutup teknolojiye kilitlenip kalıyoruz. Arkadaş sohbetlerinin yerini teknolojinin sanallığı gölgesinde bilgisayarda yazılı veya sözlü görüşme (chat) ve telefondan yazılı mesaj (SMS) gönderme aldı. Yüz yüze ve içten konuşmaların yerini teknolojinin yarattığı sanallık doldurmayı deniyoruz.
Kaybolan Geleneksel İletişim
Geleneksel kültürümüzün eski zamanlarında fiilen bilip uyguladığımız ama değerini çok sonraları, belki de kaybettikten sonra anladığımız bir kavram iletişimdir. Muhtemelen iletişim, pek çok sorununun çözümü için gerekli olan gizemli anahtar unsurdur. Sözün özü; bir başkası ile ilişki, bir yakınlık kurabilmenin anahtar sözcüğü iletişimdir. Ama insanlar arası iletişim pek de kolay olduğunu söyleyemeyiz. Bakış açıları iletişimi birinci elden etkiler. Örneğin bir ilişkide ‘yarısı dolu bardağın ne zaman dolu, ne zaman boş olduğunu’ benzer biçimde görmek gerekir. Zor insanlarla iletişim kurmak ise zorun zorudur desek yanılmış olmayız.
Eğer çevremize yalnız kendimizi odak alarak ve her şeyi doğru bilen bir eda ile yaklaşırsak daha baştan işler kötü gidiyor demektir. Sadece kendi değerlerimizle kendi taleplerimiz üzerinde yoğunlaşarak bir sağlıklı ilişki ve iletişim kuramayız. Kendimize, ilgilendiğimiz insana ve talep ettiğimiz ilişkiye yansız bakabilmeyi bilmemiz gerekir.
Bir iletişim, daha baştan kendi geleceği hakkında bazı öngörülerin oluşmasına neden olur. Örneğin bir ilişkide talepleriniz, istekleriniz bazen korkular yaratır karşınızdaki insanın sizden uzaklaşmasına neden olur. Böyle bir durumda doğru yaklaşımlar sergilenmezse ilişkinin geleceği korkulara göre yönlenmeye başlar. Gerçekte korkular sağlıksız bir ilişkinin işaretidir. Yakınlığı istemek yetmez; yakınlık için doğru zamanın, uygun koşulların ve doğru iletişim dilinin oluşması vazgeçilmezdir.
İletişim ve İlişki
Bir ilişkide istemek gibi adil ve insani beklentilerin olmaması da sağlıksızlığın, ümitsizliğin ve geleceksizliğin nedenleri arasında yer alır. Bizden talep edilen ama olmasını istemediğimiz konularda öncelikle açık ve saydam olabilmeliyiz. Cevabı “Hayır” olması gereken bir sorunun cevabı “Hayır” olmalıdır. Açık ve saydam olmadığımızda; karşımızdaki insanın tutum ve davranışlarımızı anlamakta zorluk çekmesi kadar yıpratıcı bir durum olamaz. Eğer bize yöneltilen isteği yerine getirmekte kendimizi yönetip yönetemiyorsak, en azından bu durumu açıklayan bir yaklaşım içinde olmamız gerekir.
Her insan, kendisi ile ilgilenilmesinden hoşlanır. İlgi görmek, kişide kendisine özel bir anlam verildiği duygusunu oluşturur. Beğendiklerimiz, bizim olsun isteriz. İlgilendiğimiz insanın da bize ait olduğunu hissetmek, çoğumuzun paylaştığı çok olağan bir duygudur. İlgilendiğimiz insan için elde edilme duygusu, ilişkinin başlangıç aşamalarında ilginç olabilir. Ama bu yönlü verilen emeğin bir süre sonra sıkıcı ve uzaklaştırıcı olabileceğini de bilmek gerekir. Bazı insanlar kendi üzerlerine fazlaca düşülmesinden hoşlanmazlar, kendileri ile paylaşabildikleri özel zamanları olsun isterler.
Tehdit İçeren İletişim
Bir iletişim ortamında hiç hoşlanmadığım duygu, karşıdan tehdit içeren mesajlar aldığım hissidir. Muhtemelen bu özellik açısından bana benzeyen pek çok başka insan vardır. Pek çok kişi, tehdit iletileri karşısında ya daha tepkisel olurlar ya da ilişki / iletişim ortamından uzaklaşırlar. Bir iletişim ortamında yalnız kendimiz bulunuyormuş gibi davrandığımızda, bunun olumsuz sonuçlarını da yüklenmiş oluruz.
Tehdit mesajları vermek gibi, bir ilişkide despot öğretmen tarzına sahip olmak da karşımızdaki insanı bizden uzaklaştıran ve iletişim ortamını yok eden bir yaklaşımdır. Her insan, iletişim ortamında kendisi olmak ve kendisini tüm yön ve zihinsel – duygusal zenginlikleriyle açıkça ve kolaylıkla ifade edebilmek ister. Ona öğütler veya acımasız dersler vererek, onu tehdit ederek ve zorlayarak kendisinden daha farklı olmaya iteklerseniz, iletişim ortamının silikleştiği ve giderek onu kaybettiğiniz bir durumu kendiniz yaratmış olursunuz. O zaman da atalarımızın dediği gibi; kendi düşen ağlamaz.
İletişim ve Saygı
İletişim ile başlamıştım. Özetlersem; iletişim süreci, önce anlamak için dinlemekle başlar. Dinleme de anlama süreci gibi ön yargısız olmalıdır. Eğer daha dinlerken işe kişisel yargılar karışırsa bu, sadece kendimizi dinlediğimiz (“kendin konuş, kendin dinle” türünde) bir monolog olur. İletişim iki yönlü olmalıdır.
Duygu Güncesi *** YENi ***
Facebook'ta izle
Twitter'da izle
Etiketler:
Gürcan Banger,
İletişim,
İlişki,
Yaşam
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
