Sanayi, Üniversite ve Geleceğe Bakış
Gürcan Banger
Türkiye ekonomisinin en belirgin özellikleri arasında birincil planda dış dinamiklerden etkilenmesi gelir. Kendi sanayileşmesini kendi olağan iç gelişimi ile sağlayamayan Türkiye, tüm olumlu gelişmelere karşın dış dinamiklerin yoğun baskısını üzerinde hissetmeye devam etmektedir. Bu nedenle hangi düzeyde bakılırsa bakılsın, geleceğin anlaşılmasında, öngörülmesinde ve ekonomik geleceğe hazırlanmakta dış dinamiklerin etkileri göz önünde bulundurulmak zorundadır. Bir başka deyişle; ekonomik aktörlerimiz, gelişmiş ülkelerdeki gelişmeleri ve yönelimleri, bunların Türkiye’yi de içine alan yaklaşım ve planlarını yakından izlemelidirler.
Dış dinamiklerin izlenmesi, muhtemelen yükselmekte olan sektörler ve bunlardan Türkiye’yi yakından ilgilendirebilecek olanlar hakkında bilgi verecektir. Diğer yandan kobi’lerimizin durumu yakından incelendiğinde, bunların sektör seçimi dışında başka sorun ve ihtiyaçları olduğu da ortadadır. Kobi ihtiyaçları arasında görece daha yüksek teknolojilere geçiş bir zorunluluk gibi durmaktadır. Bu arada kobi’lerimizin ciddi düzeyde kurumsallaşma ihtiyacı içinde olduklarını da belirtmemiz gerekir.
Sektör seçiminde ise öncelik yüksek katma değere verilmelidir. Getirinin tekrar yatırılabilmesi için bu seçim yüksek önemdedir. Bu arada küresel süreçlerin dayatmakta olduğu standartlaşma, rekabete dayanıklılık ve verimlileşme gibi unsurların da gözetilmesi gerekir.
Ekonominin iç dinamiklerine bakıldığında, yakın geleceğe ilişkin bazı ipuçları elde etmek mümkün olmaktadır. Anlaşılan, önümüzdeki 5-10 yıl içinde de tekstil, gıda, beyaz eşya, elektronik ve otomotiv sektörleri ekonomi içinde ciddi pay sahibi olmaya devam edeceklerdir. Halen ve yakın süreçte de yan sanayinin ana sanayilerden daha cazip olmaya devam edeceği düşünülürse, bundan yerelde kendimize çıkarmamız gereken dersler olduğu açıktır. Sonuç olarak; yerel kobi’ler, önümüzdeki kısa ve orta dönem hazırlıkları açısından verimliliğe, kurumsallaşmaya, standartlaşmaya ve kalite unsurlarına özel önem vermek zorundadırlar.
İlerleyen dönemlerde bilişim ve iletişim sektörlerinin özel bir yeri olmaya devam edeceğine, hatta bu önemin giderek yükseleceğine hiç kuşku yok Bilgi ekonomisi, genel hatları itibarıyla teknoloji ve katma değeri yüksek özellikler göstermektedir. Bu nedenle bu ekonominin gereklerinin yerine getirilmesinde ciddi adımlar atılmalı.
Önümüzde uzanan dönemde turizm sektörünün genişlemeye devam edeceğinin öngörüldüğünü belirtelim. Her ne kadar yeterli hazırlıklar içinde değilsek de akıllı yaklaşımlarla bu sektörden yerel paylar elde etmek mümkündür.
Ve üniversite
Bir iş dünyası dergisinde IMD isimli kuruluşun “Dünya Rekabet Gücü (World Competitiveness Yearbook)” isimli çalışmasının bazı sonuçlarını okudum. IMD, Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü olarak Türkçeleştirebileceğimiz bir kuruluş… Hızlı okumanın ardından IMD’nin İnternet sitesinin ayrıntılarını inceleyerek biraz daha derinleşme imkânı buldum. Dikkatimi çeken grafiklerden birisinin başlığı “Üniversiteler ve İşletmeler Arasında Bilgi Transferi” oldu.
Bilindiği gibi; bugün iş dünyasının önemli hedefleri arasında düşük ve orta düzeydeki teknolojik üretimden daha yüksek seviyeli teknoloji ile daha düşük maliyetli ve kaliteli üretime geçebilmek var. Teknolojiyi bilimden, bilimi de üniversiteden ayrı düşünmek mümkün değil. İş böle olunca, ister istemez iş dünyası ile üniversitelerin etkileşimi ilgi odağı oluşturuyor. Çünkü günümüzün rekabet şartları, akademik kuruluşlarla özellikle sanayi işletmelerinin işbirliği içinde olmalarını şart koşuyor. Rekabet gücünü artırmak ve kalıcılıkla sürdürülebilirliği sağlamak için bilgi ve yeniliğin (inovasyonun) sınaî faaliyetlere aktarılabiliyor olması gerekli…
Yukarıda sözünü ettiğim grafik (istatistik) 2010 yılı itibarıyla dünya ülkelerinin üniversite ile iş dünyası etkileşimini ortaya koyuyor. Akademik kuruluşlardan işletmelere doğru bilgi akışında en yüksek başarı düzeyine İsviçre sahip… Onu neredeyse aynı puanlarla ABD ve İsrail izliyor. İsveç 4’üncü, Almanya 11’inci, İngiltere 15’inci, Japonya 19’uncu, Fransa 27’nci, Hindistan 34’üncü ve Çin 35’inci sıralarda yer alıyor. 2010 yılı listesinde 58 ülke var. Türkiye ise 41’inci sırada…
IMD’nin listesinde gıpta ile baktığımız ülkeler arasında bizden geri olanlar var. Ama 58’lik bir listede (10 üzerinden 3,82 puanla) 41’inci sırada yer almak durumun vahametini ifade etmesi açısından önemli… Bunun açıklaması; üniversite ile sanayinin hâlâ birbirine çok uzak olduğu ya da her iki kesim arasında bilgi akışı kanallarının oluşamadığı veya tıkalı olduğu biçiminde olabilir.
Bilimsel ve teknolojik bilginin akademik kuruluşlardan sanayi işletmelerine akabilmesi için her iki kesiminde yapması gereken işler var. Bu konuda merkezi yönetimlere çok önemli görevler düşüyor. Yoksa geride olduğumuz rekabet mücadelesini daha büyük bir hızla kaybedeceğiz.
gelecek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gelecek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Mart 2011 Cuma
Sanayi, Üniversite ve Geleceğe Bakış
Etiketler:
Endüstri,
gelecek,
Gürcan Banger,
Sanayi,
üniversite
3 Mart 2011 Perşembe
Sanayi, Üniversite ve Geleceğe Bakış
Sanayi, Üniversite ve Geleceğe Bakış
Gürcan Banger
Türkiye ekonomisinin en belirgin özellikleri arasında birincil planda dış dinamiklerden etkilenmesi gelir. Kendi sanayileşmesini kendi olağan iç gelişimi ile sağlayamayan Türkiye, tüm olumlu gelişmelere karşın dış dinamiklerin yoğun baskısını üzerinde hissetmeye devam etmektedir. Bu nedenle hangi düzeyde bakılırsa bakılsın, geleceğin anlaşılmasında, öngörülmesinde ve ekonomik geleceğe hazırlanmakta dış dinamiklerin etkileri göz önünde bulundurulmak zorundadır. Bir başka deyişle; ekonomik aktörlerimiz, gelişmiş ülkelerdeki gelişmeleri ve yönelimleri, bunların Türkiye’yi de içine alan yaklaşım ve planlarını yakından izlemelidirler.
Dış dinamiklerin izlenmesi, muhtemelen yükselmekte olan sektörler ve bunlardan Türkiye’yi yakından ilgilendirebilecek olanlar hakkında bilgi verecektir. Diğer yandan kobi’lerimizin durumu yakından incelendiğinde, bunların sektör seçimi dışında başka sorun ve ihtiyaçları olduğu da ortadadır. Kobi ihtiyaçları arasında görece daha yüksek teknolojilere geçiş bir zorunluluk gibi durmaktadır. Bu arada kobi’lerimizin ciddi düzeyde kurumsallaşma ihtiyacı içinde olduklarını da belirtmemiz gerekir.
Sektör seçiminde ise öncelik yüksek katma değere verilmelidir. Getirinin tekrar yatırılabilmesi için bu seçim yüksek önemdedir. Bu arada küresel süreçlerin dayatmakta olduğu standartlaşma, rekabete dayanıklılık ve verimlileşme gibi unsurların da gözetilmesi gerekir.
Ekonominin iç dinamiklerine bakıldığında, yakın geleceğe ilişkin bazı ipuçları elde etmek mümkün olmaktadır. Anlaşılan, önümüzdeki 5-10 yıl içinde de tekstil, gıda, beyaz eşya, elektronik ve otomotiv sektörleri ekonomi içinde ciddi pay sahibi olmaya devam edeceklerdir. Halen ve yakın süreçte de yan sanayinin ana sanayilerden daha cazip olmaya devam edeceği düşünülürse, bundan yerelde kendimize çıkarmamız gereken dersler olduğu açıktır. Sonuç olarak; yerel kobi’ler, önümüzdeki kısa ve orta dönem hazırlıkları açısından verimliliğe, kurumsallaşmaya, standartlaşmaya ve kalite unsurlarına özel önem vermek zorundadırlar.
İlerleyen dönemlerde bilişim ve iletişim sektörlerinin özel bir yeri olmaya devam edeceğine, hatta bu önemin giderek yükseleceğine hiç kuşku yok Bilgi ekonomisi, genel hatları itibarıyla teknoloji ve katma değeri yüksek özellikler göstermektedir. Bu nedenle bu ekonominin gereklerinin yerine getirilmesinde ciddi adımlar atılmalı.
Önümüzde uzanan dönemde turizm sektörünün genişlemeye devam edeceğinin öngörüldüğünü belirtelim. Her ne kadar yeterli hazırlıklar içinde değilsek de akıllı yaklaşımlarla bu sektörden yerel paylar elde etmek mümkündür.
Ve üniversite
Bir iş dünyası dergisinde IMD isimli kuruluşun “Dünya Rekabet Gücü (World Competitiveness Yearbook)” isimli çalışmasının bazı sonuçlarını okudum. IMD, Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü olarak Türkçeleştirebileceğimiz bir kuruluş… Hızlı okumanın ardından IMD’nin İnternet sitesinin ayrıntılarını inceleyerek biraz daha derinleşme imkânı buldum. Dikkatimi çeken grafiklerden birisinin başlığı “Üniversiteler ve İşletmeler Arasında Bilgi Transferi” oldu.
Bilindiği gibi; bugün iş dünyasının önemli hedefleri arasında düşük ve orta düzeydeki teknolojik üretimden daha yüksek seviyeli teknoloji ile daha düşük maliyetli ve kaliteli üretime geçebilmek var. Teknolojiyi bilimden, bilimi de üniversiteden ayrı düşünmek mümkün değil. İş böle olunca, ister istemez iş dünyası ile üniversitelerin etkileşimi ilgi odağı oluşturuyor. Çünkü günümüzün rekabet şartları, akademik kuruluşlarla özellikle sanayi işletmelerinin işbirliği içinde olmalarını şart koşuyor. Rekabet gücünü artırmak ve kalıcılıkla sürdürülebilirliği sağlamak için bilgi ve yeniliğin (inovasyonun) sınaî faaliyetlere aktarılabiliyor olması gerekli…
Yukarıda sözünü ettiğim grafik (istatistik) 2010 yılı itibarıyla dünya ülkelerinin üniversite ile iş dünyası etkileşimini ortaya koyuyor. Akademik kuruluşlardan işletmelere doğru bilgi akışında en yüksek başarı düzeyine İsviçre sahip… Onu neredeyse aynı puanlarla ABD ve İsrail izliyor. İsveç 4’üncü, Almanya 11’inci, İngiltere 15’inci, Japonya 19’uncu, Fransa 27’nci, Hindistan 34’üncü ve Çin 35’inci sıralarda yer alıyor. 2010 yılı listesinde 58 ülke var. Türkiye ise 41’inci sırada…
IMD’nin listesinde gıpta ile baktığımız ülkeler arasında bizden geri olanlar var. Ama 58’lik bir listede (10 üzerinden 3,82 puanla) 41’inci sırada yer almak durumun vahametini ifade etmesi açısından önemli… Bunun açıklaması; üniversite ile sanayinin hâlâ birbirine çok uzak olduğu ya da her iki kesim arasında bilgi akışı kanallarının oluşamadığı veya tıkalı olduğu biçiminde olabilir.
Bilimsel ve teknolojik bilginin akademik kuruluşlardan sanayi işletmelerine akabilmesi için her iki kesiminde yapması gereken işler var. Bu konuda merkezi yönetimlere çok önemli görevler düşüyor. Yoksa geride olduğumuz rekabet mücadelesini daha büyük bir hızla kaybedeceğiz.
Gürcan Banger
Türkiye ekonomisinin en belirgin özellikleri arasında birincil planda dış dinamiklerden etkilenmesi gelir. Kendi sanayileşmesini kendi olağan iç gelişimi ile sağlayamayan Türkiye, tüm olumlu gelişmelere karşın dış dinamiklerin yoğun baskısını üzerinde hissetmeye devam etmektedir. Bu nedenle hangi düzeyde bakılırsa bakılsın, geleceğin anlaşılmasında, öngörülmesinde ve ekonomik geleceğe hazırlanmakta dış dinamiklerin etkileri göz önünde bulundurulmak zorundadır. Bir başka deyişle; ekonomik aktörlerimiz, gelişmiş ülkelerdeki gelişmeleri ve yönelimleri, bunların Türkiye’yi de içine alan yaklaşım ve planlarını yakından izlemelidirler.
Dış dinamiklerin izlenmesi, muhtemelen yükselmekte olan sektörler ve bunlardan Türkiye’yi yakından ilgilendirebilecek olanlar hakkında bilgi verecektir. Diğer yandan kobi’lerimizin durumu yakından incelendiğinde, bunların sektör seçimi dışında başka sorun ve ihtiyaçları olduğu da ortadadır. Kobi ihtiyaçları arasında görece daha yüksek teknolojilere geçiş bir zorunluluk gibi durmaktadır. Bu arada kobi’lerimizin ciddi düzeyde kurumsallaşma ihtiyacı içinde olduklarını da belirtmemiz gerekir.
Sektör seçiminde ise öncelik yüksek katma değere verilmelidir. Getirinin tekrar yatırılabilmesi için bu seçim yüksek önemdedir. Bu arada küresel süreçlerin dayatmakta olduğu standartlaşma, rekabete dayanıklılık ve verimlileşme gibi unsurların da gözetilmesi gerekir.
Ekonominin iç dinamiklerine bakıldığında, yakın geleceğe ilişkin bazı ipuçları elde etmek mümkün olmaktadır. Anlaşılan, önümüzdeki 5-10 yıl içinde de tekstil, gıda, beyaz eşya, elektronik ve otomotiv sektörleri ekonomi içinde ciddi pay sahibi olmaya devam edeceklerdir. Halen ve yakın süreçte de yan sanayinin ana sanayilerden daha cazip olmaya devam edeceği düşünülürse, bundan yerelde kendimize çıkarmamız gereken dersler olduğu açıktır. Sonuç olarak; yerel kobi’ler, önümüzdeki kısa ve orta dönem hazırlıkları açısından verimliliğe, kurumsallaşmaya, standartlaşmaya ve kalite unsurlarına özel önem vermek zorundadırlar.
İlerleyen dönemlerde bilişim ve iletişim sektörlerinin özel bir yeri olmaya devam edeceğine, hatta bu önemin giderek yükseleceğine hiç kuşku yok Bilgi ekonomisi, genel hatları itibarıyla teknoloji ve katma değeri yüksek özellikler göstermektedir. Bu nedenle bu ekonominin gereklerinin yerine getirilmesinde ciddi adımlar atılmalı.
Önümüzde uzanan dönemde turizm sektörünün genişlemeye devam edeceğinin öngörüldüğünü belirtelim. Her ne kadar yeterli hazırlıklar içinde değilsek de akıllı yaklaşımlarla bu sektörden yerel paylar elde etmek mümkündür.
Ve üniversite
Bir iş dünyası dergisinde IMD isimli kuruluşun “Dünya Rekabet Gücü (World Competitiveness Yearbook)” isimli çalışmasının bazı sonuçlarını okudum. IMD, Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü olarak Türkçeleştirebileceğimiz bir kuruluş… Hızlı okumanın ardından IMD’nin İnternet sitesinin ayrıntılarını inceleyerek biraz daha derinleşme imkânı buldum. Dikkatimi çeken grafiklerden birisinin başlığı “Üniversiteler ve İşletmeler Arasında Bilgi Transferi” oldu.
Bilindiği gibi; bugün iş dünyasının önemli hedefleri arasında düşük ve orta düzeydeki teknolojik üretimden daha yüksek seviyeli teknoloji ile daha düşük maliyetli ve kaliteli üretime geçebilmek var. Teknolojiyi bilimden, bilimi de üniversiteden ayrı düşünmek mümkün değil. İş böle olunca, ister istemez iş dünyası ile üniversitelerin etkileşimi ilgi odağı oluşturuyor. Çünkü günümüzün rekabet şartları, akademik kuruluşlarla özellikle sanayi işletmelerinin işbirliği içinde olmalarını şart koşuyor. Rekabet gücünü artırmak ve kalıcılıkla sürdürülebilirliği sağlamak için bilgi ve yeniliğin (inovasyonun) sınaî faaliyetlere aktarılabiliyor olması gerekli…
Yukarıda sözünü ettiğim grafik (istatistik) 2010 yılı itibarıyla dünya ülkelerinin üniversite ile iş dünyası etkileşimini ortaya koyuyor. Akademik kuruluşlardan işletmelere doğru bilgi akışında en yüksek başarı düzeyine İsviçre sahip… Onu neredeyse aynı puanlarla ABD ve İsrail izliyor. İsveç 4’üncü, Almanya 11’inci, İngiltere 15’inci, Japonya 19’uncu, Fransa 27’nci, Hindistan 34’üncü ve Çin 35’inci sıralarda yer alıyor. 2010 yılı listesinde 58 ülke var. Türkiye ise 41’inci sırada…
IMD’nin listesinde gıpta ile baktığımız ülkeler arasında bizden geri olanlar var. Ama 58’lik bir listede (10 üzerinden 3,82 puanla) 41’inci sırada yer almak durumun vahametini ifade etmesi açısından önemli… Bunun açıklaması; üniversite ile sanayinin hâlâ birbirine çok uzak olduğu ya da her iki kesim arasında bilgi akışı kanallarının oluşamadığı veya tıkalı olduğu biçiminde olabilir.
Bilimsel ve teknolojik bilginin akademik kuruluşlardan sanayi işletmelerine akabilmesi için her iki kesiminde yapması gereken işler var. Bu konuda merkezi yönetimlere çok önemli görevler düşüyor. Yoksa geride olduğumuz rekabet mücadelesini daha büyük bir hızla kaybedeceğiz.
Etiketler:
gelecek,
Gürcan Banger,
Sanayi,
üniversite
25 Şubat 2011 Cuma
Kent, Tasarım ve Gelecek
Kent, Tasarım ve Gelecek
Gürcan Banger
Adında “eski” sıfatı bulunmasına rağmen bugünkü Eskişehir yerleşiminin tarihi çok eski sayılmaz. Hiç kuşkusuz; antik çağlarda Porsuk Çayı etrafında kurulmuş yerleşimler vardı; ama Eskişehir’in günümüzdeki şekliyle kuruluşu 11’inci yüzyılı bulur. 1000’li yıllar sonrasındaki yerleşim öncelikle Odunpazarı’nda başlar. Odunpazarı’ndaki geleneksel yerleşmenin seçimi ile ilgili bir hikâye anlatılır. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım şöyle bir şeydi. Yerleşmek üzere bu yöreye gelenler Odunpazarı’na ve Porsuk kıyısına ağaç dalına birer kaz asarlar. Odunpazarı’ndaki kazın daha geç bozulması üzerine bu bölgeye yerleşmeye karar verirler. Hikâyenin doğruluğu konusunda kanıt bulmak kolay değil. Ama en azından yerleşimin bir mantığa dayandırılması açısından anlamlı…
Bizim yerleşim geleneğimizden daha çok kendiliğindenlik hâkimdir. Çoğu zaman kent kendi kendine büyür. Kentsel dönüşüm ise ancak doğal afetlerle gerçekleşir. Anadolu’daki pek çok kentin dönüşüm hikâyesinin ardında depremler, yangınlar ve sel felaketleri vardır. Bu tarzımızı hala sürdürdüğümüzün farkındasınızdır.
Aslına bakarsanız sadece kentleşme konusunda değil bu kaderciliğimiz. İnşaat kalitesini de doğal afetlerle test ediyoruz. Yıkılmazsa kaliteli, yıkılırsa bozuk ve çürük… Özetle; felaketlere endeksli bir yaşam modelimiz var. Bir felaket oluşmadan doğru yolu bulmamız mümkün olamıyor.
Sözün kısası kentleşme anlayışımız bunca yıldır sel, yangın, deprem ve savaş gibi doğal ve sosyal felaketlere göre yön bulmuş. Kentleşme deyince, bundan sadece konutları değil; aynı zamanda alt yapı sistemlerini de kastediyorum: Su şebekeleri, elektrik dağıtımı, doğal gaz sistemleri, karayolları vb…
Kentleşme konusunda ikinci büyük ve geleneksel engelimiz, daima kötü yerel yönetimlerin yapılanması olmuş. Pek çok dönemde yerel yönetimlerdeki zayıflıklar doğrudan kentin yapılanmasına ve dönüşümüne yansımış. Yerel yönetimlerin siyasetten ve rantiye ilişkilerden etkilenmesi kurumsallaşmasını önlemiş. Her gelen kendi döneminde kendi yandaş ve paydaşlarına bazı avantajlar dağıtmış, belediyeler her dönem seçimi kazanan parti ve grubun çıkarlarına göre yönlenmiş; sonuçta söz konusu kent de plansız ve programsız bir yönde büyümüş.
Plansız, programsız dediğime bakıp yanlış bir kanıya kapılmayın. Her dönemde kâğıt üzerinde plan adı altında yazı ve çiziye dökülmüş dokümanlar hazırlanmış olabilir. Sonuçta uygulamanın kimin yararına işlediğine dikkat etmek gerekir. Yerel yönetimin kurumsal tutarlılık ve kalite unsurlarına bakmak gerekir.
Türkiye’de günümüzde yaşanan kentleşme sorunlarının büyük çoğunluğu geçmişten devir alınan olumsuzluklardır. Ama yerel yöneticilerin bir kent vizyonuna sahip olamamalarının da bu sorunların varlığında ve sürekliliğinde ciddi katkıları vardır.
Bugünkü görünüm, bana kentin geleceğinin hâlâ sağlıklı bir gelişim vizyonuna oturmadığı konusunda ciddi ipuçları veriyor. Sanki kozmetikle daha fazla ilgileniliyor. Kentin hızlı büyümesiyle birlikte kentin doğru bir gelişme çizgisine de oturtulması gittikçe zorlaşıyor.
Kentin gelişimi
Dünya kentleri ile ülkemizdeki kentleri birlikte incelediğimizde bazı karşılaştırmalar yapma fırsatımız doğuyor. Eskişehir’in kentsel gelişme çizgisinde yerinin doğru tespit edilmesi geleceğinin doğru belirlenmesi açısından önemli.
Gelişme yönelimi açısından iki tür olgudan söz edebiliriz: Merkez kent ve uydu kent. Bir Dünya kenti olmak Eskişehir için yakın bir hayal olarak kurulamaz. Uydu kent olmasını asla istemeyiz. Ama kendi bölgesinde bir merkez olabilmesi son derece olağandır.
Merkez kent
Merkez kentlerin gelişiminde iki ana unsur var. Birincisi, merkez kentlerin gelişiminde ivmeli olarak artan dış ilişkiler önemli bir yer tutuyor. Türkiye’de hızlı gelişme eğilimi gösteren tüm illerde dış ticaret gelirlerinin ciddi faktör olduğunu gözlemliyoruz.
Bu bağlamda Eskişehir’in doğru gelişme yönelimini yakalayabilmesi için dış ticaretini artırması aklımıza gelebilecek seçeneklerin ilkidir. Demek ki, dış ticarette mal ve hizmet olarak satabileceğimiz ürün karmalarının bulunması, var olanların geliştirilmesi özel bir önem arz ediyor. Yeni fırsat alanlarının bulunup geliştirilmesi için çevremizde gördüğümüzden daha fazlasına kafa yormamız gerekiyor.
Kırsal alanlarındaki tüm olumsuzluklara rağmen Eskişehir’in bir büyüme çizgisi yakaladığı ortada. Bir büyüme yönelimine giren kentlerin başına gelen sosyal göç olgusu ise merkez kentlerin ikinci özelliği olarak ortaya çıkıyor.
Gerekli önlemler alındığı takdirde kentin kalabalıklaşmasının ciddi sakıncaları olmayabilir. Ama gerekli gelişme planları uygulanmadığı durumlarda yeni iş sorunlarıyla birlikte konut sorunlarının da oluşması beklenen bir durum.
Kent ve göç
Mevcut durumda Eskişehir, kendi taşrasından veya başka illerden aldığı sosyal göçü emebilecek yeterli mekanizmalara sahip değil. Hızlı bir biçimde yeni iş alanlarının yaratılabildiğini söyleyemeyiz. Sanayinin tüketemediği fazla işgücü, hizmetler sektörüne akıyor ve bu sektörde ciddi anlamda şişkinlik yaratıyor.
Hizmetler sektörünün aşırı şişmesi, kişi başına düşen gelirin yetersizliği ile birlikte sokak-mafya ilişkilerini besleme riskini taşıyor. Şu an Eskişehir’deki görece huzuru fazla abartmamak gerekir; özellikle genç işgücünü uzun vadede istihdam edememenin yeni ciddi sorunlar yaratabileceğini hatırlamak gerekir. Giderek büyüyen istihdam sorununu çözmek için bilinen yaklaşımlar yanında yeni yaratıcı çözümler için çaba sarf etmeliyiz.
İstihdam sorununun tek başına bir sorun olarak algılanması da bir başka yanlış olur. Kentin mekânsal gelişimi ile istihdam sorununa yönelik geliştirdiğimiz çözümlerin uyumlu olması bir zorunluluk. Bu ve benzeri konularda kentin gelişiminde etkileri olabilecek kurum ve kuruluşların birlikte çözümler üretmelerinde yararlar var.
Metropoliten sorunlarımıza çözüm bulmakta geciktiğimizde sorumlularını çevremizde bulamayabiliriz ama yaşanamaz bir merkez olarak bu kent burada tüm olumsuzluklarıyla var olmaya devam eder.
Gürcan Banger
Adında “eski” sıfatı bulunmasına rağmen bugünkü Eskişehir yerleşiminin tarihi çok eski sayılmaz. Hiç kuşkusuz; antik çağlarda Porsuk Çayı etrafında kurulmuş yerleşimler vardı; ama Eskişehir’in günümüzdeki şekliyle kuruluşu 11’inci yüzyılı bulur. 1000’li yıllar sonrasındaki yerleşim öncelikle Odunpazarı’nda başlar. Odunpazarı’ndaki geleneksel yerleşmenin seçimi ile ilgili bir hikâye anlatılır. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım şöyle bir şeydi. Yerleşmek üzere bu yöreye gelenler Odunpazarı’na ve Porsuk kıyısına ağaç dalına birer kaz asarlar. Odunpazarı’ndaki kazın daha geç bozulması üzerine bu bölgeye yerleşmeye karar verirler. Hikâyenin doğruluğu konusunda kanıt bulmak kolay değil. Ama en azından yerleşimin bir mantığa dayandırılması açısından anlamlı…
Bizim yerleşim geleneğimizden daha çok kendiliğindenlik hâkimdir. Çoğu zaman kent kendi kendine büyür. Kentsel dönüşüm ise ancak doğal afetlerle gerçekleşir. Anadolu’daki pek çok kentin dönüşüm hikâyesinin ardında depremler, yangınlar ve sel felaketleri vardır. Bu tarzımızı hala sürdürdüğümüzün farkındasınızdır.
Aslına bakarsanız sadece kentleşme konusunda değil bu kaderciliğimiz. İnşaat kalitesini de doğal afetlerle test ediyoruz. Yıkılmazsa kaliteli, yıkılırsa bozuk ve çürük… Özetle; felaketlere endeksli bir yaşam modelimiz var. Bir felaket oluşmadan doğru yolu bulmamız mümkün olamıyor.
Sözün kısası kentleşme anlayışımız bunca yıldır sel, yangın, deprem ve savaş gibi doğal ve sosyal felaketlere göre yön bulmuş. Kentleşme deyince, bundan sadece konutları değil; aynı zamanda alt yapı sistemlerini de kastediyorum: Su şebekeleri, elektrik dağıtımı, doğal gaz sistemleri, karayolları vb…
Kentleşme konusunda ikinci büyük ve geleneksel engelimiz, daima kötü yerel yönetimlerin yapılanması olmuş. Pek çok dönemde yerel yönetimlerdeki zayıflıklar doğrudan kentin yapılanmasına ve dönüşümüne yansımış. Yerel yönetimlerin siyasetten ve rantiye ilişkilerden etkilenmesi kurumsallaşmasını önlemiş. Her gelen kendi döneminde kendi yandaş ve paydaşlarına bazı avantajlar dağıtmış, belediyeler her dönem seçimi kazanan parti ve grubun çıkarlarına göre yönlenmiş; sonuçta söz konusu kent de plansız ve programsız bir yönde büyümüş.
Plansız, programsız dediğime bakıp yanlış bir kanıya kapılmayın. Her dönemde kâğıt üzerinde plan adı altında yazı ve çiziye dökülmüş dokümanlar hazırlanmış olabilir. Sonuçta uygulamanın kimin yararına işlediğine dikkat etmek gerekir. Yerel yönetimin kurumsal tutarlılık ve kalite unsurlarına bakmak gerekir.
Türkiye’de günümüzde yaşanan kentleşme sorunlarının büyük çoğunluğu geçmişten devir alınan olumsuzluklardır. Ama yerel yöneticilerin bir kent vizyonuna sahip olamamalarının da bu sorunların varlığında ve sürekliliğinde ciddi katkıları vardır.
Bugünkü görünüm, bana kentin geleceğinin hâlâ sağlıklı bir gelişim vizyonuna oturmadığı konusunda ciddi ipuçları veriyor. Sanki kozmetikle daha fazla ilgileniliyor. Kentin hızlı büyümesiyle birlikte kentin doğru bir gelişme çizgisine de oturtulması gittikçe zorlaşıyor.
Kentin gelişimi
Dünya kentleri ile ülkemizdeki kentleri birlikte incelediğimizde bazı karşılaştırmalar yapma fırsatımız doğuyor. Eskişehir’in kentsel gelişme çizgisinde yerinin doğru tespit edilmesi geleceğinin doğru belirlenmesi açısından önemli.
Gelişme yönelimi açısından iki tür olgudan söz edebiliriz: Merkez kent ve uydu kent. Bir Dünya kenti olmak Eskişehir için yakın bir hayal olarak kurulamaz. Uydu kent olmasını asla istemeyiz. Ama kendi bölgesinde bir merkez olabilmesi son derece olağandır.
Merkez kent
Merkez kentlerin gelişiminde iki ana unsur var. Birincisi, merkez kentlerin gelişiminde ivmeli olarak artan dış ilişkiler önemli bir yer tutuyor. Türkiye’de hızlı gelişme eğilimi gösteren tüm illerde dış ticaret gelirlerinin ciddi faktör olduğunu gözlemliyoruz.
Bu bağlamda Eskişehir’in doğru gelişme yönelimini yakalayabilmesi için dış ticaretini artırması aklımıza gelebilecek seçeneklerin ilkidir. Demek ki, dış ticarette mal ve hizmet olarak satabileceğimiz ürün karmalarının bulunması, var olanların geliştirilmesi özel bir önem arz ediyor. Yeni fırsat alanlarının bulunup geliştirilmesi için çevremizde gördüğümüzden daha fazlasına kafa yormamız gerekiyor.
Kırsal alanlarındaki tüm olumsuzluklara rağmen Eskişehir’in bir büyüme çizgisi yakaladığı ortada. Bir büyüme yönelimine giren kentlerin başına gelen sosyal göç olgusu ise merkez kentlerin ikinci özelliği olarak ortaya çıkıyor.
Gerekli önlemler alındığı takdirde kentin kalabalıklaşmasının ciddi sakıncaları olmayabilir. Ama gerekli gelişme planları uygulanmadığı durumlarda yeni iş sorunlarıyla birlikte konut sorunlarının da oluşması beklenen bir durum.
Kent ve göç
Mevcut durumda Eskişehir, kendi taşrasından veya başka illerden aldığı sosyal göçü emebilecek yeterli mekanizmalara sahip değil. Hızlı bir biçimde yeni iş alanlarının yaratılabildiğini söyleyemeyiz. Sanayinin tüketemediği fazla işgücü, hizmetler sektörüne akıyor ve bu sektörde ciddi anlamda şişkinlik yaratıyor.
Hizmetler sektörünün aşırı şişmesi, kişi başına düşen gelirin yetersizliği ile birlikte sokak-mafya ilişkilerini besleme riskini taşıyor. Şu an Eskişehir’deki görece huzuru fazla abartmamak gerekir; özellikle genç işgücünü uzun vadede istihdam edememenin yeni ciddi sorunlar yaratabileceğini hatırlamak gerekir. Giderek büyüyen istihdam sorununu çözmek için bilinen yaklaşımlar yanında yeni yaratıcı çözümler için çaba sarf etmeliyiz.
İstihdam sorununun tek başına bir sorun olarak algılanması da bir başka yanlış olur. Kentin mekânsal gelişimi ile istihdam sorununa yönelik geliştirdiğimiz çözümlerin uyumlu olması bir zorunluluk. Bu ve benzeri konularda kentin gelişiminde etkileri olabilecek kurum ve kuruluşların birlikte çözümler üretmelerinde yararlar var.
Metropoliten sorunlarımıza çözüm bulmakta geciktiğimizde sorumlularını çevremizde bulamayabiliriz ama yaşanamaz bir merkez olarak bu kent burada tüm olumsuzluklarıyla var olmaya devam eder.
Etiketler:
gelecek,
gelecek tasarımı,
Gürcan Banger,
kent,
Tasarım
2 Kasım 2010 Salı
Eskişehir’in Geleceğine Dair İpuçları
Eskişehir’in Geleceğine Dair İpuçları
3 Kasım 2010 köşe yazısı
Gürcan Banger
Eskişehir ile ilgili ilginç bir tespitimi ifade ederek başlamak isterim. Muhtemelen ekonomisini Eskişehir’den daha az merak eden bir il bulmak kolay değil. “Neden?” derseniz aksi olsaydı bu kentle ilgili daha fazla istatistiğe ve belgeye sahip olmamız gerekirdi. Bu kentin en fazla ihmal edilen unsurlarından birisinin kent ekonomisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Son yüzyıl içinde kent yöneticilerinin ekonomi ile olan ilgilerine bakarsanız, bunu kolaylıkla doğrulamanız mümkün olur.
Tabii ki; bu kentte eksikliği yaşanan tek konu, sayısal ekonomik bilgiler ve bunların bilimsel ya da spekülatif yorumları değil. Yakın zamana kadar tanıtım kitapçıkları, broşürler, haritalar ve tanıtım kartları da yoktu. Hâlâ şehrin yazılı tarihini içeren ele gelir bir yazılı kaynak yok. Bir kent ansiklopedisi henüz üretilebilmiş değil. Özetle; bir yerlede gerekli veriler olsa bile bunların değerlendirildiğine henüz tanık olamadık.
Adrese dayalı sayım sistemi sonuçlarına göre Eskişehir’in şu anki nüfusu 725 bin dolayında. Bu nüfusun 625 bin gibi büyük bir bölümü il merkezinde yaşıyor. Kırsal alandaki nüfus ise oransal olarak her geçen gün azalıyor.
Eskişehir nüfusunun bugüne kadar olan artışına dikkat edildiğinde; genelde Türkiye ortalaması dolayında veya altında bir büyüme gözlenir. Eskişehir halkı, çocuk sahibi olma konusunda pek çok ile göre dengeli bir davranış modeli gösterir. Yakın zamana kadar şehrin; İstanbul, Ankara veya İzmir gibi büyük ölçekli sosyal göç almaması nedeniyle nüfus artışında ciddi bir değişim yaşanmamıştır.
Gerçekten 1990’lı yıllara kadar Eskişehir, sosyal göç açısından bir cazibe merkezi değildir. Belki de “göç aldığı kadar göç veren bir ildir” demek daha doğru olur. Fakat 20’nci yüzyılın son yıllarına doğru şehirde ciddi bir değişim gözlenmeye başlar. Bunda il merkezinin bir cazibe merkezi hale getirilmesi kadar şehirde oluşan öğrenci nüfusunun da ciddi etkileri var. Sıklıkla söylediğim gibi; Eskişehir’e yakın sanayi bölgelerinde yaşanan doluluk ve artan maliyetlerin de Eskişehir’i bir çekim alanı hale getirmede katkıları var.
İşin özeti şudur. Bundan önceki nüfus değerlerine bakarak Eskişehir’in önümüzdeki nüfus büyüklüğünü tahmin etmeye çalışmak doğru bir yaklaşım olmaz. Yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı önümüzdeki yılların nüfus açısından patlama yılları olacağını düşünüyorum. Bunda şehirdeki üniversitelerde okumaya gelen öğrenciler kadar bunlar arasından Eskişehir’de yaşamaya karar verenler de etkili olacaktır.
Bir kentteki canlanma, ekonomik olarak o yerleşimi bir cazibe merkezi haline getirir. İstanbul, Ankara veya İzmir gibi metropollerdeki aşırı doluluğu ve yaşam pahalılığını dikkate alan göçmenler, Eskişehir gibi ikinci halkada yer alan yerleşimlere akmaya başlarlar. Aynı akışın yeni girişimciler için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Kentin ekonomik yaşamını iktisadi işletmeler oluşturur. Bu işletmelerin yapısını ve gösterdikleri değişimi kavramak kent yaşamı hakkında ciddi bilgiler verir. Örneğin bir kentteki yurttaşların ne kadarının ücretli veya emekli, nüfusunun ne büyüklükte yüzdesinin esnaf veya küçük sanatkâr ve son olarak nüfusun ne gibi bir oranının şirket ortağı olduğu o şehir hakkında ciddi ekonomik ipuçları verir.
Eskişehir’le ilgili olarak eskiden beri şikâyet ettiğimiz konuların başında sermaye birikimi yetersizliği ve girişimcilikteki atalet gelir. Şimdilerde kendime şu soruları soruyorum. Eskişehir’de son yıllarda gözlenmeye başlayan bu ekonomik değişimin demografik olarak bileşenleri nelerdir? Eskişehir’in yaşadığı bu değişimde hemşehrilerin katkısı ne orandadır? Acaba Eskişehir’in ekonomik geleceğini başka illerden gelen kişi ve firmalar mı oluşturuyor? Eskişehir’in son birkaç yıldaki ekonomik görünümünü oluşturanların kişilerin bölgesel kökenleri nelerdir?
Daha pek çok soru sorabilirsiniz. Ama ne yazık ki; bunların araştırılmış, çalışılmış ve doğrulanmış cevaplarını belgeleriyle bulmanız kolay değil.
3 Kasım 2010 köşe yazısı
Gürcan Banger
Eskişehir ile ilgili ilginç bir tespitimi ifade ederek başlamak isterim. Muhtemelen ekonomisini Eskişehir’den daha az merak eden bir il bulmak kolay değil. “Neden?” derseniz aksi olsaydı bu kentle ilgili daha fazla istatistiğe ve belgeye sahip olmamız gerekirdi. Bu kentin en fazla ihmal edilen unsurlarından birisinin kent ekonomisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Son yüzyıl içinde kent yöneticilerinin ekonomi ile olan ilgilerine bakarsanız, bunu kolaylıkla doğrulamanız mümkün olur.
Tabii ki; bu kentte eksikliği yaşanan tek konu, sayısal ekonomik bilgiler ve bunların bilimsel ya da spekülatif yorumları değil. Yakın zamana kadar tanıtım kitapçıkları, broşürler, haritalar ve tanıtım kartları da yoktu. Hâlâ şehrin yazılı tarihini içeren ele gelir bir yazılı kaynak yok. Bir kent ansiklopedisi henüz üretilebilmiş değil. Özetle; bir yerlede gerekli veriler olsa bile bunların değerlendirildiğine henüz tanık olamadık.
Adrese dayalı sayım sistemi sonuçlarına göre Eskişehir’in şu anki nüfusu 725 bin dolayında. Bu nüfusun 625 bin gibi büyük bir bölümü il merkezinde yaşıyor. Kırsal alandaki nüfus ise oransal olarak her geçen gün azalıyor.
Eskişehir nüfusunun bugüne kadar olan artışına dikkat edildiğinde; genelde Türkiye ortalaması dolayında veya altında bir büyüme gözlenir. Eskişehir halkı, çocuk sahibi olma konusunda pek çok ile göre dengeli bir davranış modeli gösterir. Yakın zamana kadar şehrin; İstanbul, Ankara veya İzmir gibi büyük ölçekli sosyal göç almaması nedeniyle nüfus artışında ciddi bir değişim yaşanmamıştır.
Gerçekten 1990’lı yıllara kadar Eskişehir, sosyal göç açısından bir cazibe merkezi değildir. Belki de “göç aldığı kadar göç veren bir ildir” demek daha doğru olur. Fakat 20’nci yüzyılın son yıllarına doğru şehirde ciddi bir değişim gözlenmeye başlar. Bunda il merkezinin bir cazibe merkezi hale getirilmesi kadar şehirde oluşan öğrenci nüfusunun da ciddi etkileri var. Sıklıkla söylediğim gibi; Eskişehir’e yakın sanayi bölgelerinde yaşanan doluluk ve artan maliyetlerin de Eskişehir’i bir çekim alanı hale getirmede katkıları var.
İşin özeti şudur. Bundan önceki nüfus değerlerine bakarak Eskişehir’in önümüzdeki nüfus büyüklüğünü tahmin etmeye çalışmak doğru bir yaklaşım olmaz. Yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı önümüzdeki yılların nüfus açısından patlama yılları olacağını düşünüyorum. Bunda şehirdeki üniversitelerde okumaya gelen öğrenciler kadar bunlar arasından Eskişehir’de yaşamaya karar verenler de etkili olacaktır.
Bir kentteki canlanma, ekonomik olarak o yerleşimi bir cazibe merkezi haline getirir. İstanbul, Ankara veya İzmir gibi metropollerdeki aşırı doluluğu ve yaşam pahalılığını dikkate alan göçmenler, Eskişehir gibi ikinci halkada yer alan yerleşimlere akmaya başlarlar. Aynı akışın yeni girişimciler için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Kentin ekonomik yaşamını iktisadi işletmeler oluşturur. Bu işletmelerin yapısını ve gösterdikleri değişimi kavramak kent yaşamı hakkında ciddi bilgiler verir. Örneğin bir kentteki yurttaşların ne kadarının ücretli veya emekli, nüfusunun ne büyüklükte yüzdesinin esnaf veya küçük sanatkâr ve son olarak nüfusun ne gibi bir oranının şirket ortağı olduğu o şehir hakkında ciddi ekonomik ipuçları verir.
Eskişehir’le ilgili olarak eskiden beri şikâyet ettiğimiz konuların başında sermaye birikimi yetersizliği ve girişimcilikteki atalet gelir. Şimdilerde kendime şu soruları soruyorum. Eskişehir’de son yıllarda gözlenmeye başlayan bu ekonomik değişimin demografik olarak bileşenleri nelerdir? Eskişehir’in yaşadığı bu değişimde hemşehrilerin katkısı ne orandadır? Acaba Eskişehir’in ekonomik geleceğini başka illerden gelen kişi ve firmalar mı oluşturuyor? Eskişehir’in son birkaç yıldaki ekonomik görünümünü oluşturanların kişilerin bölgesel kökenleri nelerdir?
Daha pek çok soru sorabilirsiniz. Ama ne yazık ki; bunların araştırılmış, çalışılmış ve doğrulanmış cevaplarını belgeleriyle bulmanız kolay değil.
Geleceği Göremeyen Siyaset
Geleceği Göremeyen Siyaset
2 Kasım 2010 köşe yazısı
Gürcan Banger
Kanımca; siyaset sistemimizin en büyük özelliği ilkesiz olması ve gelecek tasarımının bulunmamasıdır. Böyle olduğu için de ancak krizlere tepki vererek yön bulmaya çalışır. Siyaset, bu ülkeye özgü doğası gereği kendi dinamikleriyle değil, ülke içindeki veya dışındaki bazı ‘siyaset dışı’ odakların yarattıkları etkiye göre hiza alır.
Muhalefette düşük oy oranı ile bulunurken; seçim barajlarının yüksekliğinden şikâyet etmeyen siyasal parti yok gibidir. Gerçekten de yüzde 10 gibi çağdaş dünyada pek örneği görülmeyen bir kısıtlama nedeniyle yüksek miktarda oy heba olmaktadır. Bu oy hovardalığının dikkate almadan, iktidar partisinin aldığı oy oranını ulusal irade kabul etmek biraz tuhaf oluyor.
Barajın yüksek tutulmasındaki mantık, 12 Eylül felsefesine uygun olarak birilerini siyasal sistemin dışında tutmaktır. Ama ateş düştüğü yeri yaktığından, neredeyse tüm siyasal partiler yüksek barajın altında kaldıkları sürece şikâyet etme ilkesizliğine sahipler. Muhalefette iken barajdan şikâyet edip iktidara geldiğinde, barajın düşürülmesinin demokratik bir uygulama olacağını hatırlayana rastlamadım.
Yine siyasal parti sisteminin delegelik yapısı üzerine kurulmuş olması en ciddi siyaset sorunlarından bir diğeridir. Delegelik yaklaşımı, siyaseti bir rant sistemi haline dönüştürmekte. Bugün pek çok partide yaşanan iç sorunların, genel başkanlık oligarşisinin ve demokrasinin işlemeyişinin altında bu sorun yer alıyor. Delegelik modelinin, Siyasi Partiler Kanunu’nun değiştirilmesi ile daha uygun olanla ikame edilmesi yönünde hâlâ bir isteklilik ve heyecan görmüyoruz.
Başka ülkelerdeki siyasal parti sistemlerine baktığımızda; seçim ittifaklarına değişik biçimlerde imkân sağlandığını izliyoruz. Bizde ise seçim ittifaklarının yasal olarak düzenlenmiş olması, yine partilerin ancak muhalefette iken aklına gelebilen bir durumdur. İktidar partisi olunduğunda; bu konunun da unutuluyor olmasını nasıl isimlendirmek gerektiğini size bırakayım. Belki de bir siyasetçi büyüğümüzün dediği gibi; “Dün dündür, bugün bugündür.”
Bugünkü Siyasi Partiler Kanunu ile bir partinin seçime girmesi deveye hendek atlatmaktan bin defa daha zordur. Yerel ve bölgesel partilere imkân tanımamak için yasaya seçime aday partinin ülkenin yarısından fazlasında örgütlenmesi gibi ciddi bir sınırlama konmuştur. İş böyle olunca, yeni partiler seçim sınırlamasını aşmak için tabela örgütleri kurmakta ve fikren parti ile ilgisi olmayan kişilerden yönetimler oluşturmak zorunda kalmaktadır. Boşu boşuna harcanan kaynakları ise hatırlatmama gerek bile yok.
Bizim siyasal sistemimiz, siyaseti yaşamın kendisinden ayrı, soyutlanmış bir kategori olarak görür. Bu nedenle yine 12 Eylül felsefesine uygun olarak siyasal partilerin sivil toplum kuruluşları, sendikalar veya meslek odaları ile ilişkilerine bir ‘potansiyel tehlike’ olarak bakar. Bu iletişimsizlik nedeniyle de partilerin vizyon, program, proje ve insan zenginliği eksik ve zayıf kalmaya devam eder.
Özetle; şunu diyebilmenin çabasındayım. Siyaset sisteminin yasal olarak vizyoner değişimini acaba ne zaman bir krize ihtiyaç duymadan aklımıza getirebileceğiz? Anlaşılan, bu son krizde de değişimi öldürmeyecek kadar idare edeceğiz.
Siyasetle ilgili bir sınama yapabiliriz. Siyaset, yarınla ilgili sorulara cevap verebilmelidir. Siyasetin ahlakla ilgili cevapları olmalıdır. Siyaset insanların gelecekteki geçimleri ile ilgili açılımlara sahip olmalıdır. Siyaset halka hizmet demektir. Eğer bu veya benzeri sorulara cevapları yoksa, orada halka hizmetten başka şeyler var demektir.
2 Kasım 2010 köşe yazısı
Gürcan Banger
Kanımca; siyaset sistemimizin en büyük özelliği ilkesiz olması ve gelecek tasarımının bulunmamasıdır. Böyle olduğu için de ancak krizlere tepki vererek yön bulmaya çalışır. Siyaset, bu ülkeye özgü doğası gereği kendi dinamikleriyle değil, ülke içindeki veya dışındaki bazı ‘siyaset dışı’ odakların yarattıkları etkiye göre hiza alır.
Muhalefette düşük oy oranı ile bulunurken; seçim barajlarının yüksekliğinden şikâyet etmeyen siyasal parti yok gibidir. Gerçekten de yüzde 10 gibi çağdaş dünyada pek örneği görülmeyen bir kısıtlama nedeniyle yüksek miktarda oy heba olmaktadır. Bu oy hovardalığının dikkate almadan, iktidar partisinin aldığı oy oranını ulusal irade kabul etmek biraz tuhaf oluyor.
Barajın yüksek tutulmasındaki mantık, 12 Eylül felsefesine uygun olarak birilerini siyasal sistemin dışında tutmaktır. Ama ateş düştüğü yeri yaktığından, neredeyse tüm siyasal partiler yüksek barajın altında kaldıkları sürece şikâyet etme ilkesizliğine sahipler. Muhalefette iken barajdan şikâyet edip iktidara geldiğinde, barajın düşürülmesinin demokratik bir uygulama olacağını hatırlayana rastlamadım.
Yine siyasal parti sisteminin delegelik yapısı üzerine kurulmuş olması en ciddi siyaset sorunlarından bir diğeridir. Delegelik yaklaşımı, siyaseti bir rant sistemi haline dönüştürmekte. Bugün pek çok partide yaşanan iç sorunların, genel başkanlık oligarşisinin ve demokrasinin işlemeyişinin altında bu sorun yer alıyor. Delegelik modelinin, Siyasi Partiler Kanunu’nun değiştirilmesi ile daha uygun olanla ikame edilmesi yönünde hâlâ bir isteklilik ve heyecan görmüyoruz.
Başka ülkelerdeki siyasal parti sistemlerine baktığımızda; seçim ittifaklarına değişik biçimlerde imkân sağlandığını izliyoruz. Bizde ise seçim ittifaklarının yasal olarak düzenlenmiş olması, yine partilerin ancak muhalefette iken aklına gelebilen bir durumdur. İktidar partisi olunduğunda; bu konunun da unutuluyor olmasını nasıl isimlendirmek gerektiğini size bırakayım. Belki de bir siyasetçi büyüğümüzün dediği gibi; “Dün dündür, bugün bugündür.”
Bugünkü Siyasi Partiler Kanunu ile bir partinin seçime girmesi deveye hendek atlatmaktan bin defa daha zordur. Yerel ve bölgesel partilere imkân tanımamak için yasaya seçime aday partinin ülkenin yarısından fazlasında örgütlenmesi gibi ciddi bir sınırlama konmuştur. İş böyle olunca, yeni partiler seçim sınırlamasını aşmak için tabela örgütleri kurmakta ve fikren parti ile ilgisi olmayan kişilerden yönetimler oluşturmak zorunda kalmaktadır. Boşu boşuna harcanan kaynakları ise hatırlatmama gerek bile yok.
Bizim siyasal sistemimiz, siyaseti yaşamın kendisinden ayrı, soyutlanmış bir kategori olarak görür. Bu nedenle yine 12 Eylül felsefesine uygun olarak siyasal partilerin sivil toplum kuruluşları, sendikalar veya meslek odaları ile ilişkilerine bir ‘potansiyel tehlike’ olarak bakar. Bu iletişimsizlik nedeniyle de partilerin vizyon, program, proje ve insan zenginliği eksik ve zayıf kalmaya devam eder.
Özetle; şunu diyebilmenin çabasındayım. Siyaset sisteminin yasal olarak vizyoner değişimini acaba ne zaman bir krize ihtiyaç duymadan aklımıza getirebileceğiz? Anlaşılan, bu son krizde de değişimi öldürmeyecek kadar idare edeceğiz.
Siyasetle ilgili bir sınama yapabiliriz. Siyaset, yarınla ilgili sorulara cevap verebilmelidir. Siyasetin ahlakla ilgili cevapları olmalıdır. Siyaset insanların gelecekteki geçimleri ile ilgili açılımlara sahip olmalıdır. Siyaset halka hizmet demektir. Eğer bu veya benzeri sorulara cevapları yoksa, orada halka hizmetten başka şeyler var demektir.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
İşte; Size Bir Gelecek Senaryosu…
İşte; Size Bir Gelecek Senaryosu…
Gürcan Banger
Maket, bir binanın modelidir. Aynı şekilde bir yapı planı da bir modeldir. Elektrikte “Dirençle akımın çarpımı, direncin üzerinde düşen gerilime eşittir” dediğimizde bir modeli dile getirmiş oluruz. İktisatta “Fiyatı düşen malın talebi artar” dediğimizde bir talep modelinden söz etmiş oluruz. Benzer biçimde “Fiyatı yükselen malın arzı da yükselir” ifadesi ile bir başka modelden (bir arz modelinden) söz etmiş oluruz.
Modelleri; dünyayı daha iyi anlamak ve açıklamak için hazırlarız. Bir başka model türünü ise geleceği tahmin etmeyi kolaylaştırmak için geliştiririz. Bir model, gerçek yaşam için bir basitleştirmedir. Soyutlama ve genelleme yolu ile yapılır. Her zaman hata ihtimali içerir. Yaşamın kesin olarak modele göre işleyeceğini söyleyemeyiz. Modeller de duruma göre iyileştirme ve geliştirme ihtiyacı gösterirler.
Örnekleyerek devam edelim. Bir hidroelektrik santralı (barajlı elektrik santralı) bir bilgisayar programı olarak düzenlenip bir takım tahmin çalışmaları yapılabilir. Baraja gelen su miktarı azaltılarak veya çoğaltılarak yapılacak santralın bu durumlarda nasıl davranacağının analizi yapılır. Yine aynı örnekte santralın arızalı olabileceği durumlar öngörülerek işletmenin ne şekilde olması gerektiği hususunda öngörüler ve işletme politikaları üretilmeye çalışılır. Bu analizlerin karşılığında elde edilen sonuçlara bakılarak santral yapısı veya elektrik sistemi için değişiklikler veya iyileştirmeler planlanır. Bilgisayar programına aktarılan verilere bağlı olarak yapılan her deneme, bir ‘senaryo’ olarak kabul edilir. Dolayısıyla santral modeli; ‘iyi’, ‘orta’, ‘kötü’ veya ‘felaket’ senaryoları altında denenerek gerekli yatırım kararları için dayanaklar elde edilmeye çalışılır.
Yukarıda sözünü ettiğim hidroelektrik santralı programını girişleri ve çıkışları olan bir ‘kara kutu’ olarak düşünebilirsiniz. Girişe beslediğiniz her senaryo için çıkıştaki sonuçları alır ve değerlendirirsiniz. Bu yaklaşıma ‘senaryo tekniği’ ya da ‘benzetim (simülasyon)’ adı verilir. Bu tür yaklaşımlar gelişmiş ülkelerde ülkenin ekonomisinin veya sosyal yaşamının anlaşılması ve öngörülmesi için sıklıkla kullanılır. Önce bir senaryo hazırlanır ve daha sonra ülkenin bir sistem olarak bu senaryoya nasıl tepki vereceği araştırılır. Mevcut devlet ve toplum düzeninin bu senaryo şartları altında kalıcı ve sürdürülebilir olup olmadığı incelenir. Bu tür çalışmalar genellikle ciddi strateji ve araştırma kuruluşları tarafından yapılır. Buna benzer araştırma ve tahmin yöntemleri, ülkemizde oldukça yenidir ve ne yazık ki, değeri doğru biçimde yeterince anlaşılamamıştır.
Yakın zamandaki köşe yazılarımı izleyenler, 2011 yılında (aynı zamanda yakın ve orta vadede) bazı ekonomik, sosyal ve siyasal değişim öngörülerinde bulunduğumu hatırlayacaklardır. Bu yazıda; ülkenin orta vade geleceğini belirlemek üzere üzerinde düşünülmesini önerebileceğim bir senaryo kurgulamak istiyorum.
Mevcut kamuoyu araştırmalarını izlediğimizde; Akparti’nin oy olarak kayıplara uğradığını, buna karşılık CHP ve MHP’nin oylarını artırdığını gözlüyoruz. Aynı zamanda Akparti + CHP + MHP üçlüsünün oy toplamının yüzde 80’lerin üzerine çıktığını ve yığılmanın (diğerlerine barajı geçme şansı bırakmayacak biçimde) bu üç partide oluştuğunu gözlüyoruz. Sarıgül’ün yeni parti kurmaktan vazgeçmesi ve yeni kurulan partilerin beklenen yükselişi sağlayamadığının gözlenmesi de bu üçlüde bir toplaşma olacağı yönünde ipuçları veriyor.
Diğer yandan aynı kamuoyu anketleri ‘yıkılmaz’ gibi görünen Akparti iktidarının, (şu anki durumda da olsa) 2011 Genel Seçimi’nde Meclis çoğunluğunu ve dolayısıyla hükümeti yitirebileceğine dair işaret veriyor. Mevcut veriler, 2011 seçimleri sonrası en olası hükümetin CHP’li başbakanın yönetiminde CHP + MHP koalisyonu olabileceğini söylüyor. Halkın muzdarip olduğu işsizlik, gelir yetersizliği ve geçimsizlik sorunlarının çözülemediği (ki bu sorunlar, şikâyetlerin yüzde 80 küsurunu oluşturuyor) süreçte Anayasa değişikliği referandumunun da siyasal iktidar aleyhine sonuçlanması yükselen bir diğer ihtimal olarak görünüyor. Ekonomi dışındaki sorunların, halkın yüzde 10’undan daha fazlasını ilgilendirmediğini kamuoyu anketleri net biçimde gösteriyor.
Toplumun siyasal İslam kanadına baktığımızda; Akparti’yi ve onun hükümetini açıkça veya kerhen destekleyen kesimler var. Geçmişte, 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarında olduğu gibi; Akparti iktidarında da bu kesimlerin daha ‘rahat’ olduklarını söylemek yanlış olmaz. İktidarın CHP + MHP lehine değişmesi, hiç kuşkusuz bu kesimleri memnun etmeyecektir. Toplumun siyasal İslam kanadının (özellikle radikal İslamcıların) 2011 seçimlerine giden süreçte ve sonrasında ‘nasıl davranacağına’ ilişkin öngörülerde bulunmak gerekir. Keza etnik tabanlı çatışma potansiyelinin yükselebileceğini de öngörebiliriz.
Hiç kuşku yok ki; Türkiye’nin siyasal olarak (ulusalcılığın öne çıkacağı) bir değişime gittiği bu süreçte değişen başka konularda olacaktır. Örneğin AB ile olan mesafenin artması, İslami inançlara göre yönetilen bazı komşularımızın ve biraz daha uzaktaki ülkelerin ulusalcı iktidardan memnuniyetsizlikleri bazı iç ve dış sorunlara neden olabilir. Diğer yandan Avrupa’nın genel anlamda bir daralmaya ve darboğaza doğru gidiyor olması, bu ülkelere olan ihracatımızı da olumsuz etkileyecektir. Avrupa’ya olan ihracattaki daralma ise pek çok açıdan ülke ekonomisini olumsuz etkilemeye şiddetle adaydır. CHP + MHP koalisyonu ile birlikte Akparti iktidarına oranla daha fazla devleti eksen alan ‘devletçi uygulamalara’ tanık olabiliriz. Bu konuda; partilerin tek tek bile olsa yeterli netlikte programları olmadığı için şimdilik kestirimde bulunmak kolay değil. Siyaseten ise Akparti’nin Ergenekon operasyonlarına cevaben yeni iktidar döneminde (deyim yerindeyse) ‘Menemen laiktir, laik kalacak’ operasyonları izleyebiliriz.
Diğer yandan; önümüzdeki kısa ve orta vadede tekrar yükselmeye başlayan sıcak para ihtiyacı ile tehditkâr cari açık gerçeği, belirleyici olgular olarak karşımızda duruyor. Doğrusu; ekonominin yüzde 11,7 gibi bir oranda büyüdüğünün açıklanması ve sonraki yıllar için yapılan öngörüler benim açımdan tatmin edici olmadı. Yaz aylarının ardından başlayan 2 yıllık dönemin dikkatle ve ihtiyatla izlenmesi, akılcı önlemler ile B-C planlarının hazır edilmesi gerektiği kanısındayım.
Öngördüğüm durum budur. Dilerim; yanılan ben olurum; ülke ve toplum için her şey güllük gülistanlık olur.
Gürcan Banger
Maket, bir binanın modelidir. Aynı şekilde bir yapı planı da bir modeldir. Elektrikte “Dirençle akımın çarpımı, direncin üzerinde düşen gerilime eşittir” dediğimizde bir modeli dile getirmiş oluruz. İktisatta “Fiyatı düşen malın talebi artar” dediğimizde bir talep modelinden söz etmiş oluruz. Benzer biçimde “Fiyatı yükselen malın arzı da yükselir” ifadesi ile bir başka modelden (bir arz modelinden) söz etmiş oluruz.
Modelleri; dünyayı daha iyi anlamak ve açıklamak için hazırlarız. Bir başka model türünü ise geleceği tahmin etmeyi kolaylaştırmak için geliştiririz. Bir model, gerçek yaşam için bir basitleştirmedir. Soyutlama ve genelleme yolu ile yapılır. Her zaman hata ihtimali içerir. Yaşamın kesin olarak modele göre işleyeceğini söyleyemeyiz. Modeller de duruma göre iyileştirme ve geliştirme ihtiyacı gösterirler.
Örnekleyerek devam edelim. Bir hidroelektrik santralı (barajlı elektrik santralı) bir bilgisayar programı olarak düzenlenip bir takım tahmin çalışmaları yapılabilir. Baraja gelen su miktarı azaltılarak veya çoğaltılarak yapılacak santralın bu durumlarda nasıl davranacağının analizi yapılır. Yine aynı örnekte santralın arızalı olabileceği durumlar öngörülerek işletmenin ne şekilde olması gerektiği hususunda öngörüler ve işletme politikaları üretilmeye çalışılır. Bu analizlerin karşılığında elde edilen sonuçlara bakılarak santral yapısı veya elektrik sistemi için değişiklikler veya iyileştirmeler planlanır. Bilgisayar programına aktarılan verilere bağlı olarak yapılan her deneme, bir ‘senaryo’ olarak kabul edilir. Dolayısıyla santral modeli; ‘iyi’, ‘orta’, ‘kötü’ veya ‘felaket’ senaryoları altında denenerek gerekli yatırım kararları için dayanaklar elde edilmeye çalışılır.
Yukarıda sözünü ettiğim hidroelektrik santralı programını girişleri ve çıkışları olan bir ‘kara kutu’ olarak düşünebilirsiniz. Girişe beslediğiniz her senaryo için çıkıştaki sonuçları alır ve değerlendirirsiniz. Bu yaklaşıma ‘senaryo tekniği’ ya da ‘benzetim (simülasyon)’ adı verilir. Bu tür yaklaşımlar gelişmiş ülkelerde ülkenin ekonomisinin veya sosyal yaşamının anlaşılması ve öngörülmesi için sıklıkla kullanılır. Önce bir senaryo hazırlanır ve daha sonra ülkenin bir sistem olarak bu senaryoya nasıl tepki vereceği araştırılır. Mevcut devlet ve toplum düzeninin bu senaryo şartları altında kalıcı ve sürdürülebilir olup olmadığı incelenir. Bu tür çalışmalar genellikle ciddi strateji ve araştırma kuruluşları tarafından yapılır. Buna benzer araştırma ve tahmin yöntemleri, ülkemizde oldukça yenidir ve ne yazık ki, değeri doğru biçimde yeterince anlaşılamamıştır.
Yakın zamandaki köşe yazılarımı izleyenler, 2011 yılında (aynı zamanda yakın ve orta vadede) bazı ekonomik, sosyal ve siyasal değişim öngörülerinde bulunduğumu hatırlayacaklardır. Bu yazıda; ülkenin orta vade geleceğini belirlemek üzere üzerinde düşünülmesini önerebileceğim bir senaryo kurgulamak istiyorum.
Mevcut kamuoyu araştırmalarını izlediğimizde; Akparti’nin oy olarak kayıplara uğradığını, buna karşılık CHP ve MHP’nin oylarını artırdığını gözlüyoruz. Aynı zamanda Akparti + CHP + MHP üçlüsünün oy toplamının yüzde 80’lerin üzerine çıktığını ve yığılmanın (diğerlerine barajı geçme şansı bırakmayacak biçimde) bu üç partide oluştuğunu gözlüyoruz. Sarıgül’ün yeni parti kurmaktan vazgeçmesi ve yeni kurulan partilerin beklenen yükselişi sağlayamadığının gözlenmesi de bu üçlüde bir toplaşma olacağı yönünde ipuçları veriyor.
Diğer yandan aynı kamuoyu anketleri ‘yıkılmaz’ gibi görünen Akparti iktidarının, (şu anki durumda da olsa) 2011 Genel Seçimi’nde Meclis çoğunluğunu ve dolayısıyla hükümeti yitirebileceğine dair işaret veriyor. Mevcut veriler, 2011 seçimleri sonrası en olası hükümetin CHP’li başbakanın yönetiminde CHP + MHP koalisyonu olabileceğini söylüyor. Halkın muzdarip olduğu işsizlik, gelir yetersizliği ve geçimsizlik sorunlarının çözülemediği (ki bu sorunlar, şikâyetlerin yüzde 80 küsurunu oluşturuyor) süreçte Anayasa değişikliği referandumunun da siyasal iktidar aleyhine sonuçlanması yükselen bir diğer ihtimal olarak görünüyor. Ekonomi dışındaki sorunların, halkın yüzde 10’undan daha fazlasını ilgilendirmediğini kamuoyu anketleri net biçimde gösteriyor.
Toplumun siyasal İslam kanadına baktığımızda; Akparti’yi ve onun hükümetini açıkça veya kerhen destekleyen kesimler var. Geçmişte, 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarında olduğu gibi; Akparti iktidarında da bu kesimlerin daha ‘rahat’ olduklarını söylemek yanlış olmaz. İktidarın CHP + MHP lehine değişmesi, hiç kuşkusuz bu kesimleri memnun etmeyecektir. Toplumun siyasal İslam kanadının (özellikle radikal İslamcıların) 2011 seçimlerine giden süreçte ve sonrasında ‘nasıl davranacağına’ ilişkin öngörülerde bulunmak gerekir. Keza etnik tabanlı çatışma potansiyelinin yükselebileceğini de öngörebiliriz.
Hiç kuşku yok ki; Türkiye’nin siyasal olarak (ulusalcılığın öne çıkacağı) bir değişime gittiği bu süreçte değişen başka konularda olacaktır. Örneğin AB ile olan mesafenin artması, İslami inançlara göre yönetilen bazı komşularımızın ve biraz daha uzaktaki ülkelerin ulusalcı iktidardan memnuniyetsizlikleri bazı iç ve dış sorunlara neden olabilir. Diğer yandan Avrupa’nın genel anlamda bir daralmaya ve darboğaza doğru gidiyor olması, bu ülkelere olan ihracatımızı da olumsuz etkileyecektir. Avrupa’ya olan ihracattaki daralma ise pek çok açıdan ülke ekonomisini olumsuz etkilemeye şiddetle adaydır. CHP + MHP koalisyonu ile birlikte Akparti iktidarına oranla daha fazla devleti eksen alan ‘devletçi uygulamalara’ tanık olabiliriz. Bu konuda; partilerin tek tek bile olsa yeterli netlikte programları olmadığı için şimdilik kestirimde bulunmak kolay değil. Siyaseten ise Akparti’nin Ergenekon operasyonlarına cevaben yeni iktidar döneminde (deyim yerindeyse) ‘Menemen laiktir, laik kalacak’ operasyonları izleyebiliriz.
Diğer yandan; önümüzdeki kısa ve orta vadede tekrar yükselmeye başlayan sıcak para ihtiyacı ile tehditkâr cari açık gerçeği, belirleyici olgular olarak karşımızda duruyor. Doğrusu; ekonominin yüzde 11,7 gibi bir oranda büyüdüğünün açıklanması ve sonraki yıllar için yapılan öngörüler benim açımdan tatmin edici olmadı. Yaz aylarının ardından başlayan 2 yıllık dönemin dikkatle ve ihtiyatla izlenmesi, akılcı önlemler ile B-C planlarının hazır edilmesi gerektiği kanısındayım.
Öngördüğüm durum budur. Dilerim; yanılan ben olurum; ülke ve toplum için her şey güllük gülistanlık olur.
Etiketler:
gelecek,
gelecek tasarımı,
Gürcan Banger,
siyaset
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

