Kent, Tasarım ve Gelecek
Gürcan Banger
Adında “eski” sıfatı bulunmasına rağmen bugünkü Eskişehir yerleşiminin tarihi çok eski sayılmaz. Hiç kuşkusuz; antik çağlarda Porsuk Çayı etrafında kurulmuş yerleşimler vardı; ama Eskişehir’in günümüzdeki şekliyle kuruluşu 11’inci yüzyılı bulur. 1000’li yıllar sonrasındaki yerleşim öncelikle Odunpazarı’nda başlar. Odunpazarı’ndaki geleneksel yerleşmenin seçimi ile ilgili bir hikâye anlatılır. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım şöyle bir şeydi. Yerleşmek üzere bu yöreye gelenler Odunpazarı’na ve Porsuk kıyısına ağaç dalına birer kaz asarlar. Odunpazarı’ndaki kazın daha geç bozulması üzerine bu bölgeye yerleşmeye karar verirler. Hikâyenin doğruluğu konusunda kanıt bulmak kolay değil. Ama en azından yerleşimin bir mantığa dayandırılması açısından anlamlı…
Bizim yerleşim geleneğimizden daha çok kendiliğindenlik hâkimdir. Çoğu zaman kent kendi kendine büyür. Kentsel dönüşüm ise ancak doğal afetlerle gerçekleşir. Anadolu’daki pek çok kentin dönüşüm hikâyesinin ardında depremler, yangınlar ve sel felaketleri vardır. Bu tarzımızı hala sürdürdüğümüzün farkındasınızdır.
Aslına bakarsanız sadece kentleşme konusunda değil bu kaderciliğimiz. İnşaat kalitesini de doğal afetlerle test ediyoruz. Yıkılmazsa kaliteli, yıkılırsa bozuk ve çürük… Özetle; felaketlere endeksli bir yaşam modelimiz var. Bir felaket oluşmadan doğru yolu bulmamız mümkün olamıyor.
Sözün kısası kentleşme anlayışımız bunca yıldır sel, yangın, deprem ve savaş gibi doğal ve sosyal felaketlere göre yön bulmuş. Kentleşme deyince, bundan sadece konutları değil; aynı zamanda alt yapı sistemlerini de kastediyorum: Su şebekeleri, elektrik dağıtımı, doğal gaz sistemleri, karayolları vb…
Kentleşme konusunda ikinci büyük ve geleneksel engelimiz, daima kötü yerel yönetimlerin yapılanması olmuş. Pek çok dönemde yerel yönetimlerdeki zayıflıklar doğrudan kentin yapılanmasına ve dönüşümüne yansımış. Yerel yönetimlerin siyasetten ve rantiye ilişkilerden etkilenmesi kurumsallaşmasını önlemiş. Her gelen kendi döneminde kendi yandaş ve paydaşlarına bazı avantajlar dağıtmış, belediyeler her dönem seçimi kazanan parti ve grubun çıkarlarına göre yönlenmiş; sonuçta söz konusu kent de plansız ve programsız bir yönde büyümüş.
Plansız, programsız dediğime bakıp yanlış bir kanıya kapılmayın. Her dönemde kâğıt üzerinde plan adı altında yazı ve çiziye dökülmüş dokümanlar hazırlanmış olabilir. Sonuçta uygulamanın kimin yararına işlediğine dikkat etmek gerekir. Yerel yönetimin kurumsal tutarlılık ve kalite unsurlarına bakmak gerekir.
Türkiye’de günümüzde yaşanan kentleşme sorunlarının büyük çoğunluğu geçmişten devir alınan olumsuzluklardır. Ama yerel yöneticilerin bir kent vizyonuna sahip olamamalarının da bu sorunların varlığında ve sürekliliğinde ciddi katkıları vardır.
Bugünkü görünüm, bana kentin geleceğinin hâlâ sağlıklı bir gelişim vizyonuna oturmadığı konusunda ciddi ipuçları veriyor. Sanki kozmetikle daha fazla ilgileniliyor. Kentin hızlı büyümesiyle birlikte kentin doğru bir gelişme çizgisine de oturtulması gittikçe zorlaşıyor.
Kentin gelişimi
Dünya kentleri ile ülkemizdeki kentleri birlikte incelediğimizde bazı karşılaştırmalar yapma fırsatımız doğuyor. Eskişehir’in kentsel gelişme çizgisinde yerinin doğru tespit edilmesi geleceğinin doğru belirlenmesi açısından önemli.
Gelişme yönelimi açısından iki tür olgudan söz edebiliriz: Merkez kent ve uydu kent. Bir Dünya kenti olmak Eskişehir için yakın bir hayal olarak kurulamaz. Uydu kent olmasını asla istemeyiz. Ama kendi bölgesinde bir merkez olabilmesi son derece olağandır.
Merkez kent
Merkez kentlerin gelişiminde iki ana unsur var. Birincisi, merkez kentlerin gelişiminde ivmeli olarak artan dış ilişkiler önemli bir yer tutuyor. Türkiye’de hızlı gelişme eğilimi gösteren tüm illerde dış ticaret gelirlerinin ciddi faktör olduğunu gözlemliyoruz.
Bu bağlamda Eskişehir’in doğru gelişme yönelimini yakalayabilmesi için dış ticaretini artırması aklımıza gelebilecek seçeneklerin ilkidir. Demek ki, dış ticarette mal ve hizmet olarak satabileceğimiz ürün karmalarının bulunması, var olanların geliştirilmesi özel bir önem arz ediyor. Yeni fırsat alanlarının bulunup geliştirilmesi için çevremizde gördüğümüzden daha fazlasına kafa yormamız gerekiyor.
Kırsal alanlarındaki tüm olumsuzluklara rağmen Eskişehir’in bir büyüme çizgisi yakaladığı ortada. Bir büyüme yönelimine giren kentlerin başına gelen sosyal göç olgusu ise merkez kentlerin ikinci özelliği olarak ortaya çıkıyor.
Gerekli önlemler alındığı takdirde kentin kalabalıklaşmasının ciddi sakıncaları olmayabilir. Ama gerekli gelişme planları uygulanmadığı durumlarda yeni iş sorunlarıyla birlikte konut sorunlarının da oluşması beklenen bir durum.
Kent ve göç
Mevcut durumda Eskişehir, kendi taşrasından veya başka illerden aldığı sosyal göçü emebilecek yeterli mekanizmalara sahip değil. Hızlı bir biçimde yeni iş alanlarının yaratılabildiğini söyleyemeyiz. Sanayinin tüketemediği fazla işgücü, hizmetler sektörüne akıyor ve bu sektörde ciddi anlamda şişkinlik yaratıyor.
Hizmetler sektörünün aşırı şişmesi, kişi başına düşen gelirin yetersizliği ile birlikte sokak-mafya ilişkilerini besleme riskini taşıyor. Şu an Eskişehir’deki görece huzuru fazla abartmamak gerekir; özellikle genç işgücünü uzun vadede istihdam edememenin yeni ciddi sorunlar yaratabileceğini hatırlamak gerekir. Giderek büyüyen istihdam sorununu çözmek için bilinen yaklaşımlar yanında yeni yaratıcı çözümler için çaba sarf etmeliyiz.
İstihdam sorununun tek başına bir sorun olarak algılanması da bir başka yanlış olur. Kentin mekânsal gelişimi ile istihdam sorununa yönelik geliştirdiğimiz çözümlerin uyumlu olması bir zorunluluk. Bu ve benzeri konularda kentin gelişiminde etkileri olabilecek kurum ve kuruluşların birlikte çözümler üretmelerinde yararlar var.
Metropoliten sorunlarımıza çözüm bulmakta geciktiğimizde sorumlularını çevremizde bulamayabiliriz ama yaşanamaz bir merkez olarak bu kent burada tüm olumsuzluklarıyla var olmaya devam eder.
gelecek tasarımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gelecek tasarımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Şubat 2011 Cuma
5 Temmuz 2010 Pazartesi
İşte; Size Bir Gelecek Senaryosu…
İşte; Size Bir Gelecek Senaryosu…
Gürcan Banger
Maket, bir binanın modelidir. Aynı şekilde bir yapı planı da bir modeldir. Elektrikte “Dirençle akımın çarpımı, direncin üzerinde düşen gerilime eşittir” dediğimizde bir modeli dile getirmiş oluruz. İktisatta “Fiyatı düşen malın talebi artar” dediğimizde bir talep modelinden söz etmiş oluruz. Benzer biçimde “Fiyatı yükselen malın arzı da yükselir” ifadesi ile bir başka modelden (bir arz modelinden) söz etmiş oluruz.
Modelleri; dünyayı daha iyi anlamak ve açıklamak için hazırlarız. Bir başka model türünü ise geleceği tahmin etmeyi kolaylaştırmak için geliştiririz. Bir model, gerçek yaşam için bir basitleştirmedir. Soyutlama ve genelleme yolu ile yapılır. Her zaman hata ihtimali içerir. Yaşamın kesin olarak modele göre işleyeceğini söyleyemeyiz. Modeller de duruma göre iyileştirme ve geliştirme ihtiyacı gösterirler.
Örnekleyerek devam edelim. Bir hidroelektrik santralı (barajlı elektrik santralı) bir bilgisayar programı olarak düzenlenip bir takım tahmin çalışmaları yapılabilir. Baraja gelen su miktarı azaltılarak veya çoğaltılarak yapılacak santralın bu durumlarda nasıl davranacağının analizi yapılır. Yine aynı örnekte santralın arızalı olabileceği durumlar öngörülerek işletmenin ne şekilde olması gerektiği hususunda öngörüler ve işletme politikaları üretilmeye çalışılır. Bu analizlerin karşılığında elde edilen sonuçlara bakılarak santral yapısı veya elektrik sistemi için değişiklikler veya iyileştirmeler planlanır. Bilgisayar programına aktarılan verilere bağlı olarak yapılan her deneme, bir ‘senaryo’ olarak kabul edilir. Dolayısıyla santral modeli; ‘iyi’, ‘orta’, ‘kötü’ veya ‘felaket’ senaryoları altında denenerek gerekli yatırım kararları için dayanaklar elde edilmeye çalışılır.
Yukarıda sözünü ettiğim hidroelektrik santralı programını girişleri ve çıkışları olan bir ‘kara kutu’ olarak düşünebilirsiniz. Girişe beslediğiniz her senaryo için çıkıştaki sonuçları alır ve değerlendirirsiniz. Bu yaklaşıma ‘senaryo tekniği’ ya da ‘benzetim (simülasyon)’ adı verilir. Bu tür yaklaşımlar gelişmiş ülkelerde ülkenin ekonomisinin veya sosyal yaşamının anlaşılması ve öngörülmesi için sıklıkla kullanılır. Önce bir senaryo hazırlanır ve daha sonra ülkenin bir sistem olarak bu senaryoya nasıl tepki vereceği araştırılır. Mevcut devlet ve toplum düzeninin bu senaryo şartları altında kalıcı ve sürdürülebilir olup olmadığı incelenir. Bu tür çalışmalar genellikle ciddi strateji ve araştırma kuruluşları tarafından yapılır. Buna benzer araştırma ve tahmin yöntemleri, ülkemizde oldukça yenidir ve ne yazık ki, değeri doğru biçimde yeterince anlaşılamamıştır.
Yakın zamandaki köşe yazılarımı izleyenler, 2011 yılında (aynı zamanda yakın ve orta vadede) bazı ekonomik, sosyal ve siyasal değişim öngörülerinde bulunduğumu hatırlayacaklardır. Bu yazıda; ülkenin orta vade geleceğini belirlemek üzere üzerinde düşünülmesini önerebileceğim bir senaryo kurgulamak istiyorum.
Mevcut kamuoyu araştırmalarını izlediğimizde; Akparti’nin oy olarak kayıplara uğradığını, buna karşılık CHP ve MHP’nin oylarını artırdığını gözlüyoruz. Aynı zamanda Akparti + CHP + MHP üçlüsünün oy toplamının yüzde 80’lerin üzerine çıktığını ve yığılmanın (diğerlerine barajı geçme şansı bırakmayacak biçimde) bu üç partide oluştuğunu gözlüyoruz. Sarıgül’ün yeni parti kurmaktan vazgeçmesi ve yeni kurulan partilerin beklenen yükselişi sağlayamadığının gözlenmesi de bu üçlüde bir toplaşma olacağı yönünde ipuçları veriyor.
Diğer yandan aynı kamuoyu anketleri ‘yıkılmaz’ gibi görünen Akparti iktidarının, (şu anki durumda da olsa) 2011 Genel Seçimi’nde Meclis çoğunluğunu ve dolayısıyla hükümeti yitirebileceğine dair işaret veriyor. Mevcut veriler, 2011 seçimleri sonrası en olası hükümetin CHP’li başbakanın yönetiminde CHP + MHP koalisyonu olabileceğini söylüyor. Halkın muzdarip olduğu işsizlik, gelir yetersizliği ve geçimsizlik sorunlarının çözülemediği (ki bu sorunlar, şikâyetlerin yüzde 80 küsurunu oluşturuyor) süreçte Anayasa değişikliği referandumunun da siyasal iktidar aleyhine sonuçlanması yükselen bir diğer ihtimal olarak görünüyor. Ekonomi dışındaki sorunların, halkın yüzde 10’undan daha fazlasını ilgilendirmediğini kamuoyu anketleri net biçimde gösteriyor.
Toplumun siyasal İslam kanadına baktığımızda; Akparti’yi ve onun hükümetini açıkça veya kerhen destekleyen kesimler var. Geçmişte, 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarında olduğu gibi; Akparti iktidarında da bu kesimlerin daha ‘rahat’ olduklarını söylemek yanlış olmaz. İktidarın CHP + MHP lehine değişmesi, hiç kuşkusuz bu kesimleri memnun etmeyecektir. Toplumun siyasal İslam kanadının (özellikle radikal İslamcıların) 2011 seçimlerine giden süreçte ve sonrasında ‘nasıl davranacağına’ ilişkin öngörülerde bulunmak gerekir. Keza etnik tabanlı çatışma potansiyelinin yükselebileceğini de öngörebiliriz.
Hiç kuşku yok ki; Türkiye’nin siyasal olarak (ulusalcılığın öne çıkacağı) bir değişime gittiği bu süreçte değişen başka konularda olacaktır. Örneğin AB ile olan mesafenin artması, İslami inançlara göre yönetilen bazı komşularımızın ve biraz daha uzaktaki ülkelerin ulusalcı iktidardan memnuniyetsizlikleri bazı iç ve dış sorunlara neden olabilir. Diğer yandan Avrupa’nın genel anlamda bir daralmaya ve darboğaza doğru gidiyor olması, bu ülkelere olan ihracatımızı da olumsuz etkileyecektir. Avrupa’ya olan ihracattaki daralma ise pek çok açıdan ülke ekonomisini olumsuz etkilemeye şiddetle adaydır. CHP + MHP koalisyonu ile birlikte Akparti iktidarına oranla daha fazla devleti eksen alan ‘devletçi uygulamalara’ tanık olabiliriz. Bu konuda; partilerin tek tek bile olsa yeterli netlikte programları olmadığı için şimdilik kestirimde bulunmak kolay değil. Siyaseten ise Akparti’nin Ergenekon operasyonlarına cevaben yeni iktidar döneminde (deyim yerindeyse) ‘Menemen laiktir, laik kalacak’ operasyonları izleyebiliriz.
Diğer yandan; önümüzdeki kısa ve orta vadede tekrar yükselmeye başlayan sıcak para ihtiyacı ile tehditkâr cari açık gerçeği, belirleyici olgular olarak karşımızda duruyor. Doğrusu; ekonominin yüzde 11,7 gibi bir oranda büyüdüğünün açıklanması ve sonraki yıllar için yapılan öngörüler benim açımdan tatmin edici olmadı. Yaz aylarının ardından başlayan 2 yıllık dönemin dikkatle ve ihtiyatla izlenmesi, akılcı önlemler ile B-C planlarının hazır edilmesi gerektiği kanısındayım.
Öngördüğüm durum budur. Dilerim; yanılan ben olurum; ülke ve toplum için her şey güllük gülistanlık olur.
Gürcan Banger
Maket, bir binanın modelidir. Aynı şekilde bir yapı planı da bir modeldir. Elektrikte “Dirençle akımın çarpımı, direncin üzerinde düşen gerilime eşittir” dediğimizde bir modeli dile getirmiş oluruz. İktisatta “Fiyatı düşen malın talebi artar” dediğimizde bir talep modelinden söz etmiş oluruz. Benzer biçimde “Fiyatı yükselen malın arzı da yükselir” ifadesi ile bir başka modelden (bir arz modelinden) söz etmiş oluruz.
Modelleri; dünyayı daha iyi anlamak ve açıklamak için hazırlarız. Bir başka model türünü ise geleceği tahmin etmeyi kolaylaştırmak için geliştiririz. Bir model, gerçek yaşam için bir basitleştirmedir. Soyutlama ve genelleme yolu ile yapılır. Her zaman hata ihtimali içerir. Yaşamın kesin olarak modele göre işleyeceğini söyleyemeyiz. Modeller de duruma göre iyileştirme ve geliştirme ihtiyacı gösterirler.
Örnekleyerek devam edelim. Bir hidroelektrik santralı (barajlı elektrik santralı) bir bilgisayar programı olarak düzenlenip bir takım tahmin çalışmaları yapılabilir. Baraja gelen su miktarı azaltılarak veya çoğaltılarak yapılacak santralın bu durumlarda nasıl davranacağının analizi yapılır. Yine aynı örnekte santralın arızalı olabileceği durumlar öngörülerek işletmenin ne şekilde olması gerektiği hususunda öngörüler ve işletme politikaları üretilmeye çalışılır. Bu analizlerin karşılığında elde edilen sonuçlara bakılarak santral yapısı veya elektrik sistemi için değişiklikler veya iyileştirmeler planlanır. Bilgisayar programına aktarılan verilere bağlı olarak yapılan her deneme, bir ‘senaryo’ olarak kabul edilir. Dolayısıyla santral modeli; ‘iyi’, ‘orta’, ‘kötü’ veya ‘felaket’ senaryoları altında denenerek gerekli yatırım kararları için dayanaklar elde edilmeye çalışılır.
Yukarıda sözünü ettiğim hidroelektrik santralı programını girişleri ve çıkışları olan bir ‘kara kutu’ olarak düşünebilirsiniz. Girişe beslediğiniz her senaryo için çıkıştaki sonuçları alır ve değerlendirirsiniz. Bu yaklaşıma ‘senaryo tekniği’ ya da ‘benzetim (simülasyon)’ adı verilir. Bu tür yaklaşımlar gelişmiş ülkelerde ülkenin ekonomisinin veya sosyal yaşamının anlaşılması ve öngörülmesi için sıklıkla kullanılır. Önce bir senaryo hazırlanır ve daha sonra ülkenin bir sistem olarak bu senaryoya nasıl tepki vereceği araştırılır. Mevcut devlet ve toplum düzeninin bu senaryo şartları altında kalıcı ve sürdürülebilir olup olmadığı incelenir. Bu tür çalışmalar genellikle ciddi strateji ve araştırma kuruluşları tarafından yapılır. Buna benzer araştırma ve tahmin yöntemleri, ülkemizde oldukça yenidir ve ne yazık ki, değeri doğru biçimde yeterince anlaşılamamıştır.
Yakın zamandaki köşe yazılarımı izleyenler, 2011 yılında (aynı zamanda yakın ve orta vadede) bazı ekonomik, sosyal ve siyasal değişim öngörülerinde bulunduğumu hatırlayacaklardır. Bu yazıda; ülkenin orta vade geleceğini belirlemek üzere üzerinde düşünülmesini önerebileceğim bir senaryo kurgulamak istiyorum.
Mevcut kamuoyu araştırmalarını izlediğimizde; Akparti’nin oy olarak kayıplara uğradığını, buna karşılık CHP ve MHP’nin oylarını artırdığını gözlüyoruz. Aynı zamanda Akparti + CHP + MHP üçlüsünün oy toplamının yüzde 80’lerin üzerine çıktığını ve yığılmanın (diğerlerine barajı geçme şansı bırakmayacak biçimde) bu üç partide oluştuğunu gözlüyoruz. Sarıgül’ün yeni parti kurmaktan vazgeçmesi ve yeni kurulan partilerin beklenen yükselişi sağlayamadığının gözlenmesi de bu üçlüde bir toplaşma olacağı yönünde ipuçları veriyor.
Diğer yandan aynı kamuoyu anketleri ‘yıkılmaz’ gibi görünen Akparti iktidarının, (şu anki durumda da olsa) 2011 Genel Seçimi’nde Meclis çoğunluğunu ve dolayısıyla hükümeti yitirebileceğine dair işaret veriyor. Mevcut veriler, 2011 seçimleri sonrası en olası hükümetin CHP’li başbakanın yönetiminde CHP + MHP koalisyonu olabileceğini söylüyor. Halkın muzdarip olduğu işsizlik, gelir yetersizliği ve geçimsizlik sorunlarının çözülemediği (ki bu sorunlar, şikâyetlerin yüzde 80 küsurunu oluşturuyor) süreçte Anayasa değişikliği referandumunun da siyasal iktidar aleyhine sonuçlanması yükselen bir diğer ihtimal olarak görünüyor. Ekonomi dışındaki sorunların, halkın yüzde 10’undan daha fazlasını ilgilendirmediğini kamuoyu anketleri net biçimde gösteriyor.
Toplumun siyasal İslam kanadına baktığımızda; Akparti’yi ve onun hükümetini açıkça veya kerhen destekleyen kesimler var. Geçmişte, 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarında olduğu gibi; Akparti iktidarında da bu kesimlerin daha ‘rahat’ olduklarını söylemek yanlış olmaz. İktidarın CHP + MHP lehine değişmesi, hiç kuşkusuz bu kesimleri memnun etmeyecektir. Toplumun siyasal İslam kanadının (özellikle radikal İslamcıların) 2011 seçimlerine giden süreçte ve sonrasında ‘nasıl davranacağına’ ilişkin öngörülerde bulunmak gerekir. Keza etnik tabanlı çatışma potansiyelinin yükselebileceğini de öngörebiliriz.
Hiç kuşku yok ki; Türkiye’nin siyasal olarak (ulusalcılığın öne çıkacağı) bir değişime gittiği bu süreçte değişen başka konularda olacaktır. Örneğin AB ile olan mesafenin artması, İslami inançlara göre yönetilen bazı komşularımızın ve biraz daha uzaktaki ülkelerin ulusalcı iktidardan memnuniyetsizlikleri bazı iç ve dış sorunlara neden olabilir. Diğer yandan Avrupa’nın genel anlamda bir daralmaya ve darboğaza doğru gidiyor olması, bu ülkelere olan ihracatımızı da olumsuz etkileyecektir. Avrupa’ya olan ihracattaki daralma ise pek çok açıdan ülke ekonomisini olumsuz etkilemeye şiddetle adaydır. CHP + MHP koalisyonu ile birlikte Akparti iktidarına oranla daha fazla devleti eksen alan ‘devletçi uygulamalara’ tanık olabiliriz. Bu konuda; partilerin tek tek bile olsa yeterli netlikte programları olmadığı için şimdilik kestirimde bulunmak kolay değil. Siyaseten ise Akparti’nin Ergenekon operasyonlarına cevaben yeni iktidar döneminde (deyim yerindeyse) ‘Menemen laiktir, laik kalacak’ operasyonları izleyebiliriz.
Diğer yandan; önümüzdeki kısa ve orta vadede tekrar yükselmeye başlayan sıcak para ihtiyacı ile tehditkâr cari açık gerçeği, belirleyici olgular olarak karşımızda duruyor. Doğrusu; ekonominin yüzde 11,7 gibi bir oranda büyüdüğünün açıklanması ve sonraki yıllar için yapılan öngörüler benim açımdan tatmin edici olmadı. Yaz aylarının ardından başlayan 2 yıllık dönemin dikkatle ve ihtiyatla izlenmesi, akılcı önlemler ile B-C planlarının hazır edilmesi gerektiği kanısındayım.
Öngördüğüm durum budur. Dilerim; yanılan ben olurum; ülke ve toplum için her şey güllük gülistanlık olur.
Etiketler:
gelecek,
gelecek tasarımı,
Gürcan Banger,
siyaset
1 Haziran 2010 Salı
Eskişehir’in Gelecek Tasarımı
Eskişehir’in Gelecek Tasarımı
Gürcan Banger
“Teşbihte hata olmaz” deyip şöyle farazi bir örnek oluşturalım. Diyelim ki; elinde yüksek miktarda yatırım sermayesi olan bir girişimci Eskişehir’e geldi ve yatırım yapmak için kendisine konu veya alan arıyor. Bu kişi; Eskişehir Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı, merkez ilçelerin belediye başkanları, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri, meslek odaları başkanları, üniversite rektörleri ve kentin yönetimi ile ilgili diğer zevat ile görüşse, fikir sorsa ve danışsa; sizce nasıl bir kanaate varır? Yatırım konusunun ne olacağı bir yana, kent yöneticileri yatırımcıya ortak paydaları olan ve kentin (varsa) vizyonuyla çakışan öneriler de bulunurlar mı? Yoksa danışılan her kişinin yatırımcıya söyledikleri sadece kendisinin veya kurumunun görüşleri mi olur?
Sokağa çıksak, kentin değişik semt ve mahallelerini dolaşsak; karşılaştığımız vatandaşlara “Sence Eskişehir’in 5 yıl sonrası, 10 yıl sonraki görünümü nasıl olur?” diye sorsak birbirine benzeyen cevaplar alır mıyız? Yoksa her birinin verdiği cevaplar kendi (sübjektif) fikirleri veya kendi yakın çevresinin talep ve ihtiyaçları mı olur? O kişiye “Seni bu kentte nasıl bir gelecek bekliyor?” şeklinde sorsak, kentin geleceğini kafamızda biçimlendirebilecek cevaplara ulaşabilir miyiz?
Şimdi de kendi kendimize soralım. Eskişehir, önümüzdeki 10 yıl içinde bir ‘üniversite kenti’ mi olacaktır? Eskişehir sanayisinde hangi sektörlerin kalıcılığı ve sürdürülebilirliği var? Eskişehir açısından hangi ekonomik sektörler daha yüksek katma değerli olur? Eskişehir’i nüfus olarak nasıl bir gelecek bekliyor? Eskişehir’de şu anda var olan (çok boyutlu) altyapı ne büyüklükte bir nüfusu karşılayabilecek haldedir? Önümüzdeki 5-10 yıl içinde hangi altyapı işlerine kaynak ayrılmalıdır?
Bunlara benzer daha onlarca soru sıralayabilirim. Her yerleşimin kendine özgü beklenen ve beklenmeyen sorunları ve ihtiyaçları olabilir. Ama önemli olan, bunları öngörebilmek ve zamanında önlem alabilmektir. Ne yazık ki; ülkemizdeki pek çok kentte olduğu gibi, bu soruların cevapları ya kişisel oluyor ya da kurumların kendi çalışmalarına göre veriliyor. Kentli yurttaşlar, kurum ve kuruluşlar arasında kentin geleceğine ilişkin bir ortak payda oluşmuş değil. Ortaklaşa üretilmiş bir stratejik plan yok. Her kurum veya kuruluş kendi başına bir şeyler yapma hevesinde… Bazı çalışmalar için oluşturulan katılımlı faaliyetler (örneğin toplantılar, çalıştaylar) ise tek bir konu çerçevesinde yapıldığından; diğer kentsel çalışma ve projelerle çatışma durumu (ya da ilgili konuda kaynakların varlığı ve yeterliliği) bilinmiyor. Muhtemelen kentin kaynaklarını master plansızlık, koordinasyonsuzluk ve kendi başına iş yapma hevesi yüzünden yitiriyoruz.
Ne yapılmalı? Öncelikle kentin tümünü içine alan bir gelecek tasarımı oluşturmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Yapılması gereken çalışma, basit anlamda sadece bir beyin fırtınası veya arama toplantısı olarak algılanmamalı. Böyle bir çalışma daha uzun soluklu (kalıcılığı olan) mekanizma ve yöntemlere sahip olmalı. Kentin aktörlerinin tam katılımı için yöntem, teknik ve araçlarıyla gerekli iş modeli üretilmeli. Belediyeler veya meslek odaları geçmişte buna benzer çalışmalar yapmaya heveslendiler; ama ne yazık ki, gerekli iş modeli üretilmemiş olduğundan yapılanlar, genelde kâğıt üzerinde yazılar olarak kaldı. Ayrıca kentin tamamını içine almayı öngören bir çalışma, sadece bir belediye veya meslek odası tarafından da gerçekleştirilemez.
Bir belediye, meslek odası veya üniversite (ya da bir başka kent ölçekli kuruluş) kendi stratejik planını yaparken, yukarıda değindiğim türden bir kentsel gelecek tasarımından ilke ve yaklaşımlar edinmeli; kendi çalışmasını buna göre düzenlemelidir. Örneğin üniversiteler kendi müfredatlarını ve bunların uygulama planlarını kent ekonomisinin ihtiyaçlarından bağımsız olarak öngöremezler. Bu nedenle plan geliştirirken, kent ile ilgili konularda kentin master planına uyumlu davranmak zorundadırlar.
Bugün Eskişehir için üretilmiş bir gelecek tasarımı yok. Aslına bakarsanız; kentin bir vizyonu olduğu da şüpheli. Kentteki güçlü kurum ve kuruluşların yaptıkları, sanki kentin geleceğini oluşturuyormuş gibi görünüyor. Ama bir vizyon ve ortak üretilmiş bir gelecek tasarımı master planı olsa, muhtemelen kentin aktörleri de bundan haberdar olacak ve çalışmalarını bu yörüngeye göre düzenleyeceklerdir.
Tekrar aynı soruya dönelim. Ne yapılmalı? Önce gelecek tasarımının nasıl üretileceğine ilişkin bir modele ihtiyaç var. Gelecek tasarımını üretmek üzere ne türden faaliyetler (toplantılar, çalıştaylar vb) yapılacağı, hangi yöntem ve mekanizmalardan yararlanılacağı gibi konularda bir ön hazırlık gerekli. Valilik’in öncülüğü ve çağrısı ile böyle bir çalışma başlatılabilir.
Böyle bir çalışma önerildiğinde; akla ilk gelen soruya da değineyim: Acaba bu türden bir kentsel gelecek tasarımı için gerekli katılım sağlanabilir mi? Yoksa bazı kurum ve kuruluşların üst düzey yöneticileri birbirlerine küs / dargın / kırgın olduklarından (veya başka nedenlerden) katılmayabilirler mi? Bu konuda güvencenin kamuoyunun bilgisi ve denetimi olduğunu düşünüyorum. Bu şehirde yaşayan insanlar, yöneticilerin kendi makam veya ikballerini mi yoksa kentin geleceğini mi düşündüklerini bilmek ve bundan sonra bu tercihe göre davranmak isteyeceklerdir.
Gürcan Banger
“Teşbihte hata olmaz” deyip şöyle farazi bir örnek oluşturalım. Diyelim ki; elinde yüksek miktarda yatırım sermayesi olan bir girişimci Eskişehir’e geldi ve yatırım yapmak için kendisine konu veya alan arıyor. Bu kişi; Eskişehir Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı, merkez ilçelerin belediye başkanları, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri, meslek odaları başkanları, üniversite rektörleri ve kentin yönetimi ile ilgili diğer zevat ile görüşse, fikir sorsa ve danışsa; sizce nasıl bir kanaate varır? Yatırım konusunun ne olacağı bir yana, kent yöneticileri yatırımcıya ortak paydaları olan ve kentin (varsa) vizyonuyla çakışan öneriler de bulunurlar mı? Yoksa danışılan her kişinin yatırımcıya söyledikleri sadece kendisinin veya kurumunun görüşleri mi olur?
Sokağa çıksak, kentin değişik semt ve mahallelerini dolaşsak; karşılaştığımız vatandaşlara “Sence Eskişehir’in 5 yıl sonrası, 10 yıl sonraki görünümü nasıl olur?” diye sorsak birbirine benzeyen cevaplar alır mıyız? Yoksa her birinin verdiği cevaplar kendi (sübjektif) fikirleri veya kendi yakın çevresinin talep ve ihtiyaçları mı olur? O kişiye “Seni bu kentte nasıl bir gelecek bekliyor?” şeklinde sorsak, kentin geleceğini kafamızda biçimlendirebilecek cevaplara ulaşabilir miyiz?
Şimdi de kendi kendimize soralım. Eskişehir, önümüzdeki 10 yıl içinde bir ‘üniversite kenti’ mi olacaktır? Eskişehir sanayisinde hangi sektörlerin kalıcılığı ve sürdürülebilirliği var? Eskişehir açısından hangi ekonomik sektörler daha yüksek katma değerli olur? Eskişehir’i nüfus olarak nasıl bir gelecek bekliyor? Eskişehir’de şu anda var olan (çok boyutlu) altyapı ne büyüklükte bir nüfusu karşılayabilecek haldedir? Önümüzdeki 5-10 yıl içinde hangi altyapı işlerine kaynak ayrılmalıdır?
Bunlara benzer daha onlarca soru sıralayabilirim. Her yerleşimin kendine özgü beklenen ve beklenmeyen sorunları ve ihtiyaçları olabilir. Ama önemli olan, bunları öngörebilmek ve zamanında önlem alabilmektir. Ne yazık ki; ülkemizdeki pek çok kentte olduğu gibi, bu soruların cevapları ya kişisel oluyor ya da kurumların kendi çalışmalarına göre veriliyor. Kentli yurttaşlar, kurum ve kuruluşlar arasında kentin geleceğine ilişkin bir ortak payda oluşmuş değil. Ortaklaşa üretilmiş bir stratejik plan yok. Her kurum veya kuruluş kendi başına bir şeyler yapma hevesinde… Bazı çalışmalar için oluşturulan katılımlı faaliyetler (örneğin toplantılar, çalıştaylar) ise tek bir konu çerçevesinde yapıldığından; diğer kentsel çalışma ve projelerle çatışma durumu (ya da ilgili konuda kaynakların varlığı ve yeterliliği) bilinmiyor. Muhtemelen kentin kaynaklarını master plansızlık, koordinasyonsuzluk ve kendi başına iş yapma hevesi yüzünden yitiriyoruz.
Ne yapılmalı? Öncelikle kentin tümünü içine alan bir gelecek tasarımı oluşturmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Yapılması gereken çalışma, basit anlamda sadece bir beyin fırtınası veya arama toplantısı olarak algılanmamalı. Böyle bir çalışma daha uzun soluklu (kalıcılığı olan) mekanizma ve yöntemlere sahip olmalı. Kentin aktörlerinin tam katılımı için yöntem, teknik ve araçlarıyla gerekli iş modeli üretilmeli. Belediyeler veya meslek odaları geçmişte buna benzer çalışmalar yapmaya heveslendiler; ama ne yazık ki, gerekli iş modeli üretilmemiş olduğundan yapılanlar, genelde kâğıt üzerinde yazılar olarak kaldı. Ayrıca kentin tamamını içine almayı öngören bir çalışma, sadece bir belediye veya meslek odası tarafından da gerçekleştirilemez.
Bir belediye, meslek odası veya üniversite (ya da bir başka kent ölçekli kuruluş) kendi stratejik planını yaparken, yukarıda değindiğim türden bir kentsel gelecek tasarımından ilke ve yaklaşımlar edinmeli; kendi çalışmasını buna göre düzenlemelidir. Örneğin üniversiteler kendi müfredatlarını ve bunların uygulama planlarını kent ekonomisinin ihtiyaçlarından bağımsız olarak öngöremezler. Bu nedenle plan geliştirirken, kent ile ilgili konularda kentin master planına uyumlu davranmak zorundadırlar.
Bugün Eskişehir için üretilmiş bir gelecek tasarımı yok. Aslına bakarsanız; kentin bir vizyonu olduğu da şüpheli. Kentteki güçlü kurum ve kuruluşların yaptıkları, sanki kentin geleceğini oluşturuyormuş gibi görünüyor. Ama bir vizyon ve ortak üretilmiş bir gelecek tasarımı master planı olsa, muhtemelen kentin aktörleri de bundan haberdar olacak ve çalışmalarını bu yörüngeye göre düzenleyeceklerdir.
Tekrar aynı soruya dönelim. Ne yapılmalı? Önce gelecek tasarımının nasıl üretileceğine ilişkin bir modele ihtiyaç var. Gelecek tasarımını üretmek üzere ne türden faaliyetler (toplantılar, çalıştaylar vb) yapılacağı, hangi yöntem ve mekanizmalardan yararlanılacağı gibi konularda bir ön hazırlık gerekli. Valilik’in öncülüğü ve çağrısı ile böyle bir çalışma başlatılabilir.
Böyle bir çalışma önerildiğinde; akla ilk gelen soruya da değineyim: Acaba bu türden bir kentsel gelecek tasarımı için gerekli katılım sağlanabilir mi? Yoksa bazı kurum ve kuruluşların üst düzey yöneticileri birbirlerine küs / dargın / kırgın olduklarından (veya başka nedenlerden) katılmayabilirler mi? Bu konuda güvencenin kamuoyunun bilgisi ve denetimi olduğunu düşünüyorum. Bu şehirde yaşayan insanlar, yöneticilerin kendi makam veya ikballerini mi yoksa kentin geleceğini mi düşündüklerini bilmek ve bundan sonra bu tercihe göre davranmak isteyeceklerdir.
Etiketler:
eskişehir,
gelecek tasarımı,
kentsel vizyon
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
