Değişim ve Ar-Ge
Gürcan Banger
Değişmeyen tek şey, değişimin kendisi... Bu nedenle çağlar boyu çocuklar, anne ve babaları ile anlaşmakta zorluk çekmişlerdir. Konuşmalarda bizim zamanımızda diye başlayan cümleleri iyi bilirsiniz. Dikkatli baktığımızda; dünyanın sadece değişmediğini, değişimin hızının da arttığını gözlüyoruz. Yaşınız 40 veya daha yukarıda ise değişimin ivmeli hızı konusunda şu örneği haklı bulacaksınız: “Çocuklarımzla olan kuşak farkımız, anne babamızla olandan çok daha büyük.”
Son 30-35 yılın ayırt edici ekonomik farklılıklarından birisi artan rekabet. İş ortamları, hiçbir dönemde rekabetin bu denli arttığı bir zaman dilimi yaşamamıştı. Rekabetin giderek daha da keskinleşmesini bekliyoruz. Yüksek rekabet ortamlarında iş yapma model ve kurallarındaki hızlı değişim de, sanayi ve ticaret mensuplarını adeta şaşkına çeviriyor.
Bir de; küreselleşme konusu var. Küreselleşmeyi sosyal ilerlemenin bir olağan durumu olarak değil de; farklı ideolojik algı dayanaklarıyla anlayanlar, bu olguya salt ideolojik açıdan bakıyorlar. Küreselleşmenin siyasi ve ideolojik boyutlarının olması, bu gerçeği anlayıp bu bağlamdaki fırsatlardan yararlanıp tehditlere karşı mücadele etmemiz gereğini ortadan kaldırmıyor. Küreselleşmeyi tümüyle ABD’nin hegemonya siyasetinin bir yönelimi olmaya indirgeyenleri, yakın geçmişte insanlık tarihinin doğal bir buluşu olan pazar ekonomisi olgusunu kabul etmemekte direnen radikal siyasetçilere benzetiyorum. Reel durum ile ideolojik beklentileri karıştırmak sıklıkla yaşadığımız bir durum… Özetle; iş dünyasını sert sarsan gelişmelerden bir diğerinin, fiziksel ve mekansal kısıt ve sınırların ortadan kalkarak piyasaların global hale gelmesi olduğunu belirteyim.
Piyasalar açısından bakıldığında daha ilginç görünümler de var. Geçmişte örneğin pazarlamacı ve satıcılar tarafından teknololojik ürün pazarını tanımlarken şöyle söylenirdi: “Biz, ne satarsak müşteriler tarafından o talep edilir.” Bugün durum değişti. Dün satıcı yönetimli olan piyasalar, bugün müşteri yönetimli hale geldi. Artık pazar koşullarını müşteriler belirliyor. Bunun nedenleri arasında artan rekabet ve başta bilişim ve iletişim olmak üzere gelişen teknolojiler nedeniyle müşterilerin mal ve hizmetlere hem fiyat, hem kalite olarak daha kolay erişmeleri yer aldı. Aynı ihtiyaca hizmet eden bir malı değişik markalar altında eşdeğer kalitede kolaylıkla daha ucuza alma imkanları doğdu.
İletişimin her anlamda gelişmesi yanında keskinleşen rekabet koşulları, hem Dünya boyutunda hem de ülke sınırları içinde küreselleşmenin beklenen sonuçlarından birisini oluşturdu. Ürün ve hizmetlerde aynılaşma başladı. Piyasalar benzer mal ve hizmetlerle doldu. Örneğin bir mağazanın önünde vitrine baktığınızda reklam yazıları ve etiketler olmasa; hangi firmaya ait bir ürünü izlediğinizi bile kestirmeniz mümkün olmuyor. Gerçekten üretilen mal ve hizmetlerin nitelikleri yanında firmaların performansları ve iş yapma modelleri de birbirini andırmaya başladı. Adeta klonlanmış (kopyalanmış) mal ve hizmetlerle çepeçevre sarıldık.
Mal ve hizmetlerin aynılaşması ise sanayi ve ticarette yeni bir yönelime neden oldu. Birbirinin aynı olan mal ve hizmetlerle piyasada var olma savaşı, firmaların fiyat kırma yarışına döndü. Çoğu zaman da işletmeler fiyat kırarak rekabet etmeye mahkûm edildiler. İşte zaman zaman “kârsız bölge” veya “sıfır kâr” olgusu olarak sözünü ettiğimiz değişimin arkasında bu macera var.
Yukarıda ekonomi için sıraladığım değişimler, insanın başka yaşam alanlarında da pek farklı gelişmedi. Aynılaşma ve rutinleşme, tüm Dünya’yı büyük bir hızla sarıyor. İşletmeler de ellerindeki “satabilmek” için yaşamın her alanında çılgınca “fiyat kırmaya” devam ediyorlar. Sanırım; bu sarmaldan kurtulmanın çaresi, herkesin kendi farklılığını yaratmayı düşünmeye başlaması...
Ar-Ge Proje Pazarı
Aynılaşma ve fiyat rekabeti sarmalı nedeniyle kârsızlık bataklığına savrulmamanın önünü açan iki sihirli sözcük var: İnovasyon (yenilik) ve ar-ge (araştırma – geliştirme). İşletmeler ya bu iki unsuru kendi yapılarının bir parçası yapacaklar ya da bunlardan yararlanmak için başka kurum ve kuruluşlardan destek alacaklar.
Bu konuda üzerine düşen görevin farkında olan Eskişehir Sanayi Odası (ESO), 10-11 Mayıs 2011 tarihlerinde Esinkap 3. Ar-Ge Proje Pazarı’nı düzenliyor. İki günlük etkinliğin ilk gününde iş dünyasının önemli isimleri ve başarılı akademisyenler tematik konuşmalar yapacaklar. Genel başlığı “Bölgesel Sanayide İnovasyon ve Ar-Ge Kapasitesini Geliştirmek” olan etkinliğin diğer oturumları “Bölgesel Sanayide İnovasyon ve Ar-Ge Kapasitesini Geliştirmek”, “Bölgesel Sanayide Yeni İş Kolları ve Yeni İş Modelleri” ve “Bölgesel Sanayide Açık İnovasyon, İşbirliği, Ortak Çalışma ve Kümelenme Kapasitesini Geliştirmek” şeklinde düzenlenmiş.
ESO’nun Bursa – Eskişehir – Bilecik Kalkınma Ajansı’nın (BEBKA) ortaklaşa düzenlediği etkinliğe Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) ve Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) destek veriyor. Eksinliğin ikinci gününde akademisyenler, sanayiciler ve ar-ge ile ilgili olan diğer kurum, kuruluş ve kişiler farklı oturumlar halinde projelerini sunacaklar. Etkinliğin bu bölümü, proje sahipleri ile sanayicileri ve iş dünyasını bir araya getirmeyi hedefliyor. Böylece işletmelerimizin inovasyon ve ar-ge konusunda desteklenmeleri için bir ortak hazırlanmış olacak. Yürütücülüğü Sanayi Geliştirme Merkezi (SANGEM) tarafından yapılan Ar-Ge Proje Pazarı’na proje sunumları ile katılmak isteyenler http://www.esinkap.net İnternet adresinden gerekli bilgiyi alabilir, oradaki formu doldurarak başvuru yapabilirler.
Bu etkinlik; hem akademisyenler hem de başta sanayiciler olmak üzere iş dünyası mensupları için son derece yüksek önem taşıyor. Giderek ağırlaşan rekabet koşullarında pek çok işletme, böyle bir fırsatı değerlendirerek kendilerine hem yeni konular hem de yeni işbirlikleri bulabilirler. Bu bağlamda akademisyenlerin ve iş dünyasının (iş fikri düzeyinde, sürmekte olan veya tamamlanma aşamasına gelmiş) her aşamadaki ar-ge projeleri ile bu etkinlikte yer almaları tüm kesimler açısından gerekli ve yararlı olacaktır.
ar-ge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ar-ge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Mart 2011 Pazar
18 Mart 2011 Cuma
Rekabet, Ar-Ge ve Siyaset
Rekabet, Ar-Ge ve Siyaset
Gürcan Banger
Araştırma ve geliştirme kavramının kısa ifadesi olan ar-ge, yaşadığımız bilgi toplumunun önemli olgularından birisi. Sözcük, bir araştırma ve geliştirme ruhu yanında, örgütlerin bu yönünün geliştirilmesi amacıyla yapılmış yatırımları da ifade ediyor. Ar-ge kavramı, toplum ve devletten başlayıp ekonomik faaliyette bulunan firmalara ve sivil toplum kuruluşlarına kadar çok geniş bir tayfı içine alıyor. Son çeyrek yüzyılda teknolojideki önemli gelişmeler ar-genin önemini artırdı. Bu nedenle ar-ge kavramı, neredeyse günlük yaşamın unsurlarından birisi haline geldi.
Diğer yandan; bilişim ve iletişimde oluşan yüksek ivmeli gelişim sayesinde toplumsal aktörler arasındaki rekabet de son derece yüksek tempolara ve hacimlere ulaştı. Siyasal rekabet yanında sınai ve ticari firmaların birbirilerini dikkate alan koşusu neredeyse bir spor yarışması haline dönüştü. Özetle; ar-ge gibi rekabet de her gün artan oranda günlük iş ve sosyal yaşamımızın bir parçası olmaya devam ediyor.
İster bir firma ister bir sosyal örgüt açısından bakın; rekabet ve ar-ge arasında çok yakın bir ilgi olduğuna hiç kuşku yok. Yönetim uzmanları, bir kuruluşun kendi pazarındaki rekabet gücünü artırabilmesi için ar-ge yetenek ve kapasitesini artırması gereğinden söz ediyorlar.
Rekabet ve ar-ge arasındaki ilişkinin, bir anlamda yumurta-tavuk ilişkisine benzediği de unutulmamalı. Örneğin bir ekonomide pazarın rekabet koşullarında iyileştirmeler sağlanmadan o ekonomideki ar-ge ortamının gelişmeyeceği bir gerçektir. Çünkü ar-ge, uzun vadede dolaylı getirilerine rağmen masraflar bölümüne yazılan bir kalemdir. Özellikle kayıtdışı ekonominin yaygın olduğu durumlarda firmalar, rekabet şanslarını yükselen maliyetler nedeniyle yitirmemek için ar-ge yatırımlarına yönelmeyebilirler. Ar-ge yatırımlarındaki daralma ise toplumda ve ekonomide inovasyonun (yenilikçiliğin) güdük kalmasına neden olur. Pazarda rekabet koşullarının iyileştirilmesinin ve ar-ge faaliyetlerinin artırılmasının, ekonominin büyümesi ve istihdamın artırılması üzerinde olumlu katkıları olacağına hiç kuşku yok.
Rekabeti zora sokan unsurlar arasında çok ciddi bir sorun olan kayıtdışı ekonomi ile yeterli ölçüde mücadele etmeyen bir devlet yönetimi anlayışının, toplumda ve ekonomide yer alan aktörlerden ar-ge beklemeye de hakkı yok. Ülkenin bilimsel, teknolojik ve innovatif gelişiminin yolu, öncelikle kayıtdışı ile mücadele etmekten geçmektedir.
Özellikle ekonomide ar-ge etkinliklerinin artılmasının yollarından birisi, ekonomik işletmeler ile üniversitelerin etkileşimini ve birlikte iş yapma imkânlarını artırmaktır. Bu ortak platformlar için yaratıcı yol ve yöntemlere ihtiyacımız var. Bugüne kadar örneklerini gördüğümüz kuruluşlar arası protokollerin veya teknopark denemelerinin istenen ölçüde başarılı olamadığı ortadadır.
Dünya’da ekonomik savaş, giderek keskinleşmektedir. Gelişmişlerle daha az gelişmişler arasındaki uçurumun büyümesi tehdidini biz de giderek daha yakından hissetmekteyiz. Yeni çağı yakalamanın araçlarından birisi, toplumda ve ekonomide temiz rekabet koşullarında ar-ge ruhunu hızla geliştirmektir.
Siyasette rekabet ve ar-ge
Eğer farkında olmayı başarabilirsek yaşam, bize pek çok gerçeği öğretiyor. Bunu siyaset için de tekrar edebilirim. Dâhil olarak ya da dışarıdan izleyerek bazı siyasal partilerin neden başarılı oldukları, kimilerinin ise neden silinip yok oldukları konusunda ipuçlarını yakalayabiliriz.
Öncelikle; toplumda büyük etkiler yaratan sosyal göç olayından söz etmek gerekir. Kırdan kente göçün belli bir olgunluğa eriştiği bu dönemin getirdiği farklılıkları iyi okuyabilmek gerekir. 1970-1990 arasında kentin yeni göçmenleri olanlar, bugün ülke ve toplum şartlarına uygun biçimde kentlileştiler. Kentten, ekonomiden veya sosyal yaşamdan beklentileri ve yaşam biçimleri önemli ölçüde değişti. Bu durum, bugün kent nüfusunun büyük bölümünü oluşturan yeni kentlilere yönelik politikaların farklılaştırılmasını gerektiriyor. Önümüzdeki dönemde geleneksel içerik ve biçimlerle siyaset yapmanın alanı iyiden iyiye daralacak. Dolayısıyla siyasetçilerin acilen yeni yaklaşımlar üretmeleri gerekiyor.
Aynı nedenden dolayı eski siyasetçiler ve bürokratlar üzerine kurulmuş yeni siyasal oluşumlar, bir yandan geçmişin kişisel ve sosyal psikopatik sorunlarını yeni siyasete taşırken, diğer yandan yenileşmenin önünü de kesmiş oluyorlar. Bir başka deyişle; geçmişin cafcaflı bazı isimlerini yeni siyasal hareketlere taşımak yarar yerine zarar sağlıyor. Eğer siyasal partinin üst kadroları eski siyasetçiler ve bürokratlar ile doldurulursa, sonuçta komutanların çok, askerlerin az olduğu, yaş ortalaması yüksek ve atıl bir parti kadrosu oluşuyor.
Bizde siyaset alanının en az önem verilen alanlarının başında eğitim, kurumsallaşma ile araştırma ve geliştirme (ar-ge) gelir. Üyesi ya da yandaşı olunan partinin diğerlerine oranla hangi farklılıklara sahip olduğunu, partinin üst düzey yöneticileri bile iyi bilmezler. Partide paylaşılmış ve eğitimle yaygınlaştırılmış bir vizyon ve söylem birliği yoktur. Partinin en dinamik yandaşları bile parti söylemi konusunda had safhada bilgisizdirler.
Parti içinde ve dışında bir yarış ve rekabet olması, siyasetin doğasından kaynaklanır. Ama siyasal yarış; dedikodu, karalama ve haksız rekabet anlamına gelmez. Bir kuruluşta dedikodu türünde informel iletişimin engellenmesinin ilk ve vazgeçilmez yolu kurumsal bir yapı oluşturmaktır. Siyaset dünyamızı gözden geçirdiğimizde ise ne merkezde ne de yerel düzeylerde böyle yapılanmaların olmadığını görürüz. Dolayısıyla pek çok siyasal parti daha doğuşundan itibaren kan ve can kaybetmeye başlar.
Bizde ağzı biraz laf yapanın siyaset uygun olduğu gibi yanlış bir düşünce var. Hâlbuki siyaset, söylem ve örgütlenme gibi iki önemli boyutu olan ciddi bir kurum. Siyaseti söylem olarak bilmek yeterli olmadığı gibi sadece örgütlenme gereklerini yerine getirmek de kalıcılığı ve sürekliliği sağlamıyor.
“Bir partinin başarısı beni neden ilgilendirsin?” diyebilirsiniz. Öyle ya; kendi hata, zayıflık ve eksiklikleriyle bir parti başarısızlığa uğruyorsa bu, ona destek verenlerin dertleneceği bir konudur. Hayır; bu doğru değil. Her siyasal parti, toplum için bir umut olarak filizleniyor. Dolayısıyla her siyasal başarısızlık halkın yaşamından ve yaşam kaynaklarından bir bölümünü alıp götürüyor. Her başarısızlık, ekonomik ve sosyal yaşamdan kopup giden kaynaklar, fırsatlar ve umutlar anlamına geliyor. Bu nedenle ne biçimde yapılırsa yapılsın siyasetin kamusal bir yönü var. Siyaset alanına çıkan her aktörün bu gerçeğin farkında ve bilincinde olması gerekiyor.
Gürcan Banger
Araştırma ve geliştirme kavramının kısa ifadesi olan ar-ge, yaşadığımız bilgi toplumunun önemli olgularından birisi. Sözcük, bir araştırma ve geliştirme ruhu yanında, örgütlerin bu yönünün geliştirilmesi amacıyla yapılmış yatırımları da ifade ediyor. Ar-ge kavramı, toplum ve devletten başlayıp ekonomik faaliyette bulunan firmalara ve sivil toplum kuruluşlarına kadar çok geniş bir tayfı içine alıyor. Son çeyrek yüzyılda teknolojideki önemli gelişmeler ar-genin önemini artırdı. Bu nedenle ar-ge kavramı, neredeyse günlük yaşamın unsurlarından birisi haline geldi.
Diğer yandan; bilişim ve iletişimde oluşan yüksek ivmeli gelişim sayesinde toplumsal aktörler arasındaki rekabet de son derece yüksek tempolara ve hacimlere ulaştı. Siyasal rekabet yanında sınai ve ticari firmaların birbirilerini dikkate alan koşusu neredeyse bir spor yarışması haline dönüştü. Özetle; ar-ge gibi rekabet de her gün artan oranda günlük iş ve sosyal yaşamımızın bir parçası olmaya devam ediyor.
İster bir firma ister bir sosyal örgüt açısından bakın; rekabet ve ar-ge arasında çok yakın bir ilgi olduğuna hiç kuşku yok. Yönetim uzmanları, bir kuruluşun kendi pazarındaki rekabet gücünü artırabilmesi için ar-ge yetenek ve kapasitesini artırması gereğinden söz ediyorlar.
Rekabet ve ar-ge arasındaki ilişkinin, bir anlamda yumurta-tavuk ilişkisine benzediği de unutulmamalı. Örneğin bir ekonomide pazarın rekabet koşullarında iyileştirmeler sağlanmadan o ekonomideki ar-ge ortamının gelişmeyeceği bir gerçektir. Çünkü ar-ge, uzun vadede dolaylı getirilerine rağmen masraflar bölümüne yazılan bir kalemdir. Özellikle kayıtdışı ekonominin yaygın olduğu durumlarda firmalar, rekabet şanslarını yükselen maliyetler nedeniyle yitirmemek için ar-ge yatırımlarına yönelmeyebilirler. Ar-ge yatırımlarındaki daralma ise toplumda ve ekonomide inovasyonun (yenilikçiliğin) güdük kalmasına neden olur. Pazarda rekabet koşullarının iyileştirilmesinin ve ar-ge faaliyetlerinin artırılmasının, ekonominin büyümesi ve istihdamın artırılması üzerinde olumlu katkıları olacağına hiç kuşku yok.
Rekabeti zora sokan unsurlar arasında çok ciddi bir sorun olan kayıtdışı ekonomi ile yeterli ölçüde mücadele etmeyen bir devlet yönetimi anlayışının, toplumda ve ekonomide yer alan aktörlerden ar-ge beklemeye de hakkı yok. Ülkenin bilimsel, teknolojik ve innovatif gelişiminin yolu, öncelikle kayıtdışı ile mücadele etmekten geçmektedir.
Özellikle ekonomide ar-ge etkinliklerinin artılmasının yollarından birisi, ekonomik işletmeler ile üniversitelerin etkileşimini ve birlikte iş yapma imkânlarını artırmaktır. Bu ortak platformlar için yaratıcı yol ve yöntemlere ihtiyacımız var. Bugüne kadar örneklerini gördüğümüz kuruluşlar arası protokollerin veya teknopark denemelerinin istenen ölçüde başarılı olamadığı ortadadır.
Dünya’da ekonomik savaş, giderek keskinleşmektedir. Gelişmişlerle daha az gelişmişler arasındaki uçurumun büyümesi tehdidini biz de giderek daha yakından hissetmekteyiz. Yeni çağı yakalamanın araçlarından birisi, toplumda ve ekonomide temiz rekabet koşullarında ar-ge ruhunu hızla geliştirmektir.
Siyasette rekabet ve ar-ge
Eğer farkında olmayı başarabilirsek yaşam, bize pek çok gerçeği öğretiyor. Bunu siyaset için de tekrar edebilirim. Dâhil olarak ya da dışarıdan izleyerek bazı siyasal partilerin neden başarılı oldukları, kimilerinin ise neden silinip yok oldukları konusunda ipuçlarını yakalayabiliriz.
Öncelikle; toplumda büyük etkiler yaratan sosyal göç olayından söz etmek gerekir. Kırdan kente göçün belli bir olgunluğa eriştiği bu dönemin getirdiği farklılıkları iyi okuyabilmek gerekir. 1970-1990 arasında kentin yeni göçmenleri olanlar, bugün ülke ve toplum şartlarına uygun biçimde kentlileştiler. Kentten, ekonomiden veya sosyal yaşamdan beklentileri ve yaşam biçimleri önemli ölçüde değişti. Bu durum, bugün kent nüfusunun büyük bölümünü oluşturan yeni kentlilere yönelik politikaların farklılaştırılmasını gerektiriyor. Önümüzdeki dönemde geleneksel içerik ve biçimlerle siyaset yapmanın alanı iyiden iyiye daralacak. Dolayısıyla siyasetçilerin acilen yeni yaklaşımlar üretmeleri gerekiyor.
Aynı nedenden dolayı eski siyasetçiler ve bürokratlar üzerine kurulmuş yeni siyasal oluşumlar, bir yandan geçmişin kişisel ve sosyal psikopatik sorunlarını yeni siyasete taşırken, diğer yandan yenileşmenin önünü de kesmiş oluyorlar. Bir başka deyişle; geçmişin cafcaflı bazı isimlerini yeni siyasal hareketlere taşımak yarar yerine zarar sağlıyor. Eğer siyasal partinin üst kadroları eski siyasetçiler ve bürokratlar ile doldurulursa, sonuçta komutanların çok, askerlerin az olduğu, yaş ortalaması yüksek ve atıl bir parti kadrosu oluşuyor.
Bizde siyaset alanının en az önem verilen alanlarının başında eğitim, kurumsallaşma ile araştırma ve geliştirme (ar-ge) gelir. Üyesi ya da yandaşı olunan partinin diğerlerine oranla hangi farklılıklara sahip olduğunu, partinin üst düzey yöneticileri bile iyi bilmezler. Partide paylaşılmış ve eğitimle yaygınlaştırılmış bir vizyon ve söylem birliği yoktur. Partinin en dinamik yandaşları bile parti söylemi konusunda had safhada bilgisizdirler.
Parti içinde ve dışında bir yarış ve rekabet olması, siyasetin doğasından kaynaklanır. Ama siyasal yarış; dedikodu, karalama ve haksız rekabet anlamına gelmez. Bir kuruluşta dedikodu türünde informel iletişimin engellenmesinin ilk ve vazgeçilmez yolu kurumsal bir yapı oluşturmaktır. Siyaset dünyamızı gözden geçirdiğimizde ise ne merkezde ne de yerel düzeylerde böyle yapılanmaların olmadığını görürüz. Dolayısıyla pek çok siyasal parti daha doğuşundan itibaren kan ve can kaybetmeye başlar.
Bizde ağzı biraz laf yapanın siyaset uygun olduğu gibi yanlış bir düşünce var. Hâlbuki siyaset, söylem ve örgütlenme gibi iki önemli boyutu olan ciddi bir kurum. Siyaseti söylem olarak bilmek yeterli olmadığı gibi sadece örgütlenme gereklerini yerine getirmek de kalıcılığı ve sürekliliği sağlamıyor.
“Bir partinin başarısı beni neden ilgilendirsin?” diyebilirsiniz. Öyle ya; kendi hata, zayıflık ve eksiklikleriyle bir parti başarısızlığa uğruyorsa bu, ona destek verenlerin dertleneceği bir konudur. Hayır; bu doğru değil. Her siyasal parti, toplum için bir umut olarak filizleniyor. Dolayısıyla her siyasal başarısızlık halkın yaşamından ve yaşam kaynaklarından bir bölümünü alıp götürüyor. Her başarısızlık, ekonomik ve sosyal yaşamdan kopup giden kaynaklar, fırsatlar ve umutlar anlamına geliyor. Bu nedenle ne biçimde yapılırsa yapılsın siyasetin kamusal bir yönü var. Siyaset alanına çıkan her aktörün bu gerçeğin farkında ve bilincinde olması gerekiyor.
Etiketler:
ar-ge,
Gürcan Banger,
rekabet,
siyaset
22 Eylül 2010 Çarşamba
Akıl ve Fikirde Değişim
Akıl ve Fikirde Değişim
Gürcan Banger
Dünyayı magazin ve futboldaki işlerin ötesinde izlemek lazım. Bilimde, teknolojide, düşüncede, sanatta gelişen her türlü teorik ve pratik katkılar örneklerini yakından anlamak ve öğrenmek gerekli. Bu izlemeyi ve öğrenmeyi kurumsallaştırmak şart. Birtakım akil kişilerin gayretleri ülkenin zihinsel, düşünsel yükünü kaldırmak için yeterli değil.
20’nci yüzyılın son çeyreğinin (oluşumu ve etkileri hâlâ sürmekte olan) bir kırılma ile başladığı kanaatindeyim. Bu kırılmanın öncesi ve sonrası oldukça farklı özellikler taşıyor. Bu niteliklerin temel iki tanesi ‘küreselleşme ve yerelleşme’ eğilimleridir. Bu iki eğilim arasındaki karşılıklı etkileşimi ve doğurduğu sonuçları da unutmamak gerekir.
Kırılma sonrası ortaya çıkan sonuçlardan birisi, dünya ekonomisinde ulusların, ulus devletlerin, ulusal ekonomilerin görünürlüğünün silikleşmesi yanında kentlerin daha belirgin hale gelmesidir. Bir anlamda küresel rekabetin yeni boyutlarından birisi, kentler arası yarıştır. Küresel, ulusal veya bölgesel boyutlarda her kent, rakiplerinin önünde bir pozisyona sahip olabilmek için gayretli ve aceleci çalışmalar içindedir.
Eski çağlarda; Babil’in Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri, veya Rodos Heykeli gibi bazı yüksek nitelikli yapılardan (tarihçi Herodot’un bir fikri olarak) ‘Dünyanın Yedi Harikası’ biçiminde söz edildiğini bilirsiniz. Son yıllarda ise ‘Avrupa kenti’, ‘Dünya kenti’ veya ‘markalaşmış kent’ gibi kavramlardan sıklıkla söz ediliyor. Bu yeni söylem, kentlerin artan önemini ifade etmek için yeterli bir işarettir.
Bir kent, yükselişini kendi kendine gerçekleştiremez. Hiç kuşkusuz; kentler arası rekabet sürecinde geleceğini yaratmak üzere kendini uygun biçimde ‘yeniden organize’ etmelidir. Kentte yer alan ve değişime katkıda bulunacak olan tüm ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin birlikte ve uyumlu hareket etmesi gerekir. Yine yukarıda söz ettiğim kırılma noktasından başlayarak, ağ (kentsel ağ) kavramının ortaya çıkışındaki anafikir budur.
Bir kentsel ağ, konuya bağlı olarak o şehirdeki ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin kentin durum tespitini yapmak, geleceğini tasarlamak ve kentsel gidişatı denetlemek üzere bir araya geldikleri bir iletişim ve etkileşim (gerektiğinde ise çalışma) ortamıdır. Kentsel ağ, zorunlu olarak bir konsey veya platform olmak zorunda değildir. Kentte yapılan ve sonuçları açısından bir kentin geleceğini etkileyebilecek olan bir kongre veya sempozyum da (yarattığı iletişim ortamı açısından) bir ağ veya en azından bir ‘ağ başlangıcı’ sayılabilir.
Bazı bilimsel toplantılar vardır ki, sadece bu konuda uzman olan kişilere yöneliktir. Bu tür ortamlarda geniş ve yaygın katılımın gerçekleşmesi beklenmez. Ama bir kongre orada sunulan bilimsel bildirilerin ve yapılan tartışmaların uygulanması açısından bir kenti veya bir ekonomik sektörü etkileme ihtimalini içeriyorsa, o faaliyette kent yöneticilerinin, bürokratların ve en önemlisi iş insanlarının bulunması beklenir. Örneğin meslek odalarından ve sivil toplum kuruluşlarından yönetici ve üyelerin yaygın katılımı istenen özelliklerden bir tanesidir.
Ne yazık ki; ekonomik ve sosyal etkileri olabilecek bilimsel toplantılarda yukarıda sözünü ettiğim katılımı görmek de zorlanıyoruz. Sivil toplum çalışmalarında gördüğümüz katılım düşüklüğünün, bilimsel etkinliklere de yansıdığını görmek üzücü oluyor. Bilimsel ve teknolojik çalışmaların sonuçlarından yararlanmasını umduğumuz yatırımcı, girişimci ve iş sahiplerinin katılımda yerlerini alamadığını gözlüyoruz. Bu gerçek de ülkemizde ve kentlerimizde üniversiteler ile iş dünyasının birbirinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Bu tespiti yaparken iş sahiplerinin kongre ve sempozyum türündeki faaliyetlere ilgisiz kaldığını söylemek haksızlık olur. Farklı kesimleri etkinliklere davet ve teşvik etmede de zafiyet ve eksiklikler var. Kentin ve bölgenin aktörlerinin bu tür etkinliklerdeki yerlerinin ancak ‘para babası’ (sponsor) olmaktan öte algılanmadığını itiraf etmek gerekir. Görüntü şudur: ‘Bilim erbabı’, (yayın yapma veya rekreasyon gibi) kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak bir etkinlik düzenliyor ve bunun bedelini de sponsorlara ödetiyorlar. İşe ve uygulamaya yönelik karşılıklı iletişim ve etkileşim bunun ötesine geçmiyor. Bu anlayış da; yeni çağın rekabet koşullarına asla uygun değil. Bir kentte yer alan her aktörün, o kent ile ilgili kaçamayacağı sorumlulukları ve o kentte bulunmaktan kaynaklanan sosyal sorumluluk görevleri var.
Akıl ve fikirde gelişime, değişime, dönüşüme ve teşvike ihtiyacımız var. Ne zaman ki; bilimi, teknolojiyi, düşünceyi ve sanatı cebi doldurmanın, banal magazinin ve verimsiz temaşanın önüne koyabileceğiz, o zaman ülkenin geleceğe doğru adımlar attığını göreceğiz. İşin özü bu…
Gürcan Banger
Dünyayı magazin ve futboldaki işlerin ötesinde izlemek lazım. Bilimde, teknolojide, düşüncede, sanatta gelişen her türlü teorik ve pratik katkılar örneklerini yakından anlamak ve öğrenmek gerekli. Bu izlemeyi ve öğrenmeyi kurumsallaştırmak şart. Birtakım akil kişilerin gayretleri ülkenin zihinsel, düşünsel yükünü kaldırmak için yeterli değil.
20’nci yüzyılın son çeyreğinin (oluşumu ve etkileri hâlâ sürmekte olan) bir kırılma ile başladığı kanaatindeyim. Bu kırılmanın öncesi ve sonrası oldukça farklı özellikler taşıyor. Bu niteliklerin temel iki tanesi ‘küreselleşme ve yerelleşme’ eğilimleridir. Bu iki eğilim arasındaki karşılıklı etkileşimi ve doğurduğu sonuçları da unutmamak gerekir.
Kırılma sonrası ortaya çıkan sonuçlardan birisi, dünya ekonomisinde ulusların, ulus devletlerin, ulusal ekonomilerin görünürlüğünün silikleşmesi yanında kentlerin daha belirgin hale gelmesidir. Bir anlamda küresel rekabetin yeni boyutlarından birisi, kentler arası yarıştır. Küresel, ulusal veya bölgesel boyutlarda her kent, rakiplerinin önünde bir pozisyona sahip olabilmek için gayretli ve aceleci çalışmalar içindedir.
Eski çağlarda; Babil’in Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri, veya Rodos Heykeli gibi bazı yüksek nitelikli yapılardan (tarihçi Herodot’un bir fikri olarak) ‘Dünyanın Yedi Harikası’ biçiminde söz edildiğini bilirsiniz. Son yıllarda ise ‘Avrupa kenti’, ‘Dünya kenti’ veya ‘markalaşmış kent’ gibi kavramlardan sıklıkla söz ediliyor. Bu yeni söylem, kentlerin artan önemini ifade etmek için yeterli bir işarettir.
Bir kent, yükselişini kendi kendine gerçekleştiremez. Hiç kuşkusuz; kentler arası rekabet sürecinde geleceğini yaratmak üzere kendini uygun biçimde ‘yeniden organize’ etmelidir. Kentte yer alan ve değişime katkıda bulunacak olan tüm ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin birlikte ve uyumlu hareket etmesi gerekir. Yine yukarıda söz ettiğim kırılma noktasından başlayarak, ağ (kentsel ağ) kavramının ortaya çıkışındaki anafikir budur.
Bir kentsel ağ, konuya bağlı olarak o şehirdeki ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin kentin durum tespitini yapmak, geleceğini tasarlamak ve kentsel gidişatı denetlemek üzere bir araya geldikleri bir iletişim ve etkileşim (gerektiğinde ise çalışma) ortamıdır. Kentsel ağ, zorunlu olarak bir konsey veya platform olmak zorunda değildir. Kentte yapılan ve sonuçları açısından bir kentin geleceğini etkileyebilecek olan bir kongre veya sempozyum da (yarattığı iletişim ortamı açısından) bir ağ veya en azından bir ‘ağ başlangıcı’ sayılabilir.
Bazı bilimsel toplantılar vardır ki, sadece bu konuda uzman olan kişilere yöneliktir. Bu tür ortamlarda geniş ve yaygın katılımın gerçekleşmesi beklenmez. Ama bir kongre orada sunulan bilimsel bildirilerin ve yapılan tartışmaların uygulanması açısından bir kenti veya bir ekonomik sektörü etkileme ihtimalini içeriyorsa, o faaliyette kent yöneticilerinin, bürokratların ve en önemlisi iş insanlarının bulunması beklenir. Örneğin meslek odalarından ve sivil toplum kuruluşlarından yönetici ve üyelerin yaygın katılımı istenen özelliklerden bir tanesidir.
Ne yazık ki; ekonomik ve sosyal etkileri olabilecek bilimsel toplantılarda yukarıda sözünü ettiğim katılımı görmek de zorlanıyoruz. Sivil toplum çalışmalarında gördüğümüz katılım düşüklüğünün, bilimsel etkinliklere de yansıdığını görmek üzücü oluyor. Bilimsel ve teknolojik çalışmaların sonuçlarından yararlanmasını umduğumuz yatırımcı, girişimci ve iş sahiplerinin katılımda yerlerini alamadığını gözlüyoruz. Bu gerçek de ülkemizde ve kentlerimizde üniversiteler ile iş dünyasının birbirinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Bu tespiti yaparken iş sahiplerinin kongre ve sempozyum türündeki faaliyetlere ilgisiz kaldığını söylemek haksızlık olur. Farklı kesimleri etkinliklere davet ve teşvik etmede de zafiyet ve eksiklikler var. Kentin ve bölgenin aktörlerinin bu tür etkinliklerdeki yerlerinin ancak ‘para babası’ (sponsor) olmaktan öte algılanmadığını itiraf etmek gerekir. Görüntü şudur: ‘Bilim erbabı’, (yayın yapma veya rekreasyon gibi) kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak bir etkinlik düzenliyor ve bunun bedelini de sponsorlara ödetiyorlar. İşe ve uygulamaya yönelik karşılıklı iletişim ve etkileşim bunun ötesine geçmiyor. Bu anlayış da; yeni çağın rekabet koşullarına asla uygun değil. Bir kentte yer alan her aktörün, o kent ile ilgili kaçamayacağı sorumlulukları ve o kentte bulunmaktan kaynaklanan sosyal sorumluluk görevleri var.
Akıl ve fikirde gelişime, değişime, dönüşüme ve teşvike ihtiyacımız var. Ne zaman ki; bilimi, teknolojiyi, düşünceyi ve sanatı cebi doldurmanın, banal magazinin ve verimsiz temaşanın önüne koyabileceğiz, o zaman ülkenin geleceğe doğru adımlar attığını göreceğiz. İşin özü bu…
Etiketler:
ar-ge,
Bilim,
değişim,
Gürcan Banger,
küreselleşme,
Teknoloji,
yerelleşme
20 Eylül 2010 Pazartesi
Teknoloji, Değişim, Dünya ve Biz
Teknoloji, Değişim, Dünya ve Biz
Gürcan Banger
Dünyanın önemli markalarından birisi tarafından yeni teknoloji ile üretilmiş bir cep telefonu, fotoğraf makinesi ya da televizyonun Türkiye’de büyük alışveriş merkezlerinden birisinde satışa sunulduğu ilk günü gözünüzün önüne getirin. Hele ki; uygun fiyat konusunda tanıtım kampanyası da yapılmış ise mağazanın kapısında geceden nöbete başlayanları izleyebilirsiniz.
1980’lerden bu yana teknolojik ürünler konusunda toplumsal bir ilgi oluştu. Artarak devam ediyor. Önce bilgisayarlar ile başlayan süreç telsizler, cep telefonları ve kameralar ile sürüyor. İleri teknoloji; dizüstü ve el bilgisayarları, lazer yazıcılar, USB bellekler, ev video sistemleri gibi ürünlerle yaşamımızın önemli bir parçası oldu. Ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. İleri teknoloji yaşantılarımızda bir ‘tüketim unsuru’ olarak yer alıyor. Bilim ve ar-ge konusunda ciddi sıkıntı ve sorunları olan ülkemizin üretimde ileri teknoloji kullanmaktan bu tür teknolojileri üretmeye kadar önemli zafiyet ve eksiklikleri var. İşin kötüsü; bu sıkıntı ve sorunları nasıl ve ne sürede aşabileceğimiz konusunda da henüz içimizi aydınlatacak bir ışık göremiyoruz.
Genelde; değişen dünyayı ‘dokunulabilir’ nesnelerle kavramaya çalışıyoruz. Değişimi ve teknolojik ilerlemeyi fark edip etmediğimiz konusunda bir soruya muhatap olsak, muhtemelen bilgisayarlardan, cep telefonlarından veya dev gibi binalardan söz ederiz. Büyük alışveriş merkezleri, değişen otomobil modelleri, yeni teknoloji ile üretilmiş TV cihazları, cep ve çantalarımızın vazgeçilmezleri arasına giren kameralar ve yeni akıl defterlerimiz USB bellekler ile cep bilgisayarları… Pek çoğumuz için değişim, öncelikle ona ‘dokunabilmek’ demek…
‘Dokunulmayan’ değişim olur mu? Sanırım; gözle görüp elle dokunabildiğimiz maddi değişimin arka planında fikrî değişimin yer aldığını çoğu zaman unutuyoruz. Dokunulmayan ama akılla kavranabilen değişimin unsurları; zihniyettir, fikriyattır, bilimdir, sanattır, geleceğe ilişkin felsefi öngörülerdir.
Kişi, yeterli düzeyde eğitimli olmasa bile teknolojinin ürünlerini kullanabilir. Örneğin otomobil kullanmak için kanunda yazılı ilköğretim diplomasından fazlası gerekmez. Fakat dünyadaki fikrî değişimi anlamak için sadece temel eğitim yetmez; bundan başka biteviye üretilen yeni eserleri okumak ve belki de tartışmak gerekir.
Çok okuyan bir toplum değiliz. Okuyanı takdir ettiğimiz kadar ‘tehlikeli’ de buluruz. Bu ülkenin okuduğu ve yazdığı için başı derde giren çok sayıda entelektüeli olduğunu bilirsiniz. Kitaba verilen para, boşa harcanmış muamelesi görür. Buna bağlı olarak kitap sektörümüz de fazlaca bir gelişme gösterememiştir. Diğer yandan gelir düzeyi düşük bir toplumda fikir üretme mekanizmalarının da zayıf olması son derece olağandır.
Devlet ve vakıf üniversitelerimizde -hatası bana ait- kabaca bir tahminle 90 bin dolayında öğretim elemanı olduğunu söyleyebilirim. Bu büyük topluluk tarafından üretilen, küresel endekslere uygun yeterli sayıda bilimsel makale olmadığını biliyoruz. Türkiye’nin bilimsel sıralamadaki yeri üst sıralarda değil. Ama kitapçı vitrinlerine baktığımızda; bu büyük topluluk tarafından yılda üretilen güncel kitap ve dergi makalesi sayısının da pek fazla olmadığını gözlüyoruz.
Fikrî üretimdeki bu kısırlık, basın manşetlerinden TV kanallarının günlük programlarına kadar her alana yansıyor. Ciddi bir sığlık ve düzeysizlik içinde pireyi deve yaparak ya da devekuşu gibi kafamızı kuma sokup ciddi sorunları görmezden gelerek gün geçiriyoruz. Depremi yaşayarak kavradığımız gibi, Dünyadaki değişimi de ‘dokunarak’ kavramak istiyoruz. Ama düşünmeyi, okumayı, sağlıklı tartışmayı ve yazarak paylaşmayı öğrenemediğimiz sürece değişim, bizim için korkulacak ‘bir şey’ olmaya devam edecek.
Bir toplumda yeni fikrî açılımların olması veya başka çevrelerde üretilen yeni yaklaşımların kök tutabilmesi için o ülkenin sosyal yapısının buna uygun olması gerekir. Düşüncenin önündeki hukuksal, kültürel ve töresel engeller olduğu sürece yeni fikirlerin kamuoyuna mal olması mümkün olmaz.
“Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak taş, sopa vb. araçlarla döverek öldürmesine” linç adı verilir. Ama linçin tek uygulaması, fiziksel şiddet biçiminde olmaz. Bu ülkede yaşayan pek çok aydın, aralarında ‘okumuşların’ da yer aldığı bağnazlar güruhunun sosyal, kültürel ve fikrî linç girişimlerinden -karalamalarından ve tacizlerinden- kendilerini koruyamamışlardır. İşin ilginç yanı; pek çok fikrî linç olayının gerekçesi olarak ‘vatan, millet, Sakarya’ gibi hamasî unsurların kullanılmış olmasıdır.
Yirminci yüzyılın özellikle son 20 yılı, fikrî anlamda pek çok yeni düşüncenin ve bunları içeren eserlerin üretildiği bir dönem oldu. Yaklaşık 30 yıldır yaşadığımız bu zihinsel dönüşüm sürecinin hızlanarak devam edeceği anlaşılıyor. Ne yazık ki; bu çalışmaların pek çoğunun Türkçe çevirileri henüz ortalıkta yok. Yabancı dil konusunda özürlü olan toplumuz, bu nedenle fikrî kısırlığı katlanmış olarak yaşamaya devam ediyor.
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde üretilen kitap, makale, proje ve patent gibi düşünsel yaratıları bizim akametimiz ile karşılaştırdığımızda içimizin cız etmemesi mümkün mü? Lütfen (imkânınız varsa) yaygın ve yerel medyanın manşetlerini küresel olan iletişim organlarında yer alanlarla karşılaştırmayı deneyin. Bilimin, teknolojinin, ar-ge’nin, sanatın, felsefenin, demokrasinin, özgürlüğün, gelişmenin, değişimin ve daha pek çok ‘iyi şeyin’ ne denli düşük bir yüzdesine sahip olduğumuzu görsel ve işitsel olarak ama mutlaka üzülerek göreceksiniz.
Gürcan Banger
Dünyanın önemli markalarından birisi tarafından yeni teknoloji ile üretilmiş bir cep telefonu, fotoğraf makinesi ya da televizyonun Türkiye’de büyük alışveriş merkezlerinden birisinde satışa sunulduğu ilk günü gözünüzün önüne getirin. Hele ki; uygun fiyat konusunda tanıtım kampanyası da yapılmış ise mağazanın kapısında geceden nöbete başlayanları izleyebilirsiniz.
1980’lerden bu yana teknolojik ürünler konusunda toplumsal bir ilgi oluştu. Artarak devam ediyor. Önce bilgisayarlar ile başlayan süreç telsizler, cep telefonları ve kameralar ile sürüyor. İleri teknoloji; dizüstü ve el bilgisayarları, lazer yazıcılar, USB bellekler, ev video sistemleri gibi ürünlerle yaşamımızın önemli bir parçası oldu. Ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. İleri teknoloji yaşantılarımızda bir ‘tüketim unsuru’ olarak yer alıyor. Bilim ve ar-ge konusunda ciddi sıkıntı ve sorunları olan ülkemizin üretimde ileri teknoloji kullanmaktan bu tür teknolojileri üretmeye kadar önemli zafiyet ve eksiklikleri var. İşin kötüsü; bu sıkıntı ve sorunları nasıl ve ne sürede aşabileceğimiz konusunda da henüz içimizi aydınlatacak bir ışık göremiyoruz.
Genelde; değişen dünyayı ‘dokunulabilir’ nesnelerle kavramaya çalışıyoruz. Değişimi ve teknolojik ilerlemeyi fark edip etmediğimiz konusunda bir soruya muhatap olsak, muhtemelen bilgisayarlardan, cep telefonlarından veya dev gibi binalardan söz ederiz. Büyük alışveriş merkezleri, değişen otomobil modelleri, yeni teknoloji ile üretilmiş TV cihazları, cep ve çantalarımızın vazgeçilmezleri arasına giren kameralar ve yeni akıl defterlerimiz USB bellekler ile cep bilgisayarları… Pek çoğumuz için değişim, öncelikle ona ‘dokunabilmek’ demek…
‘Dokunulmayan’ değişim olur mu? Sanırım; gözle görüp elle dokunabildiğimiz maddi değişimin arka planında fikrî değişimin yer aldığını çoğu zaman unutuyoruz. Dokunulmayan ama akılla kavranabilen değişimin unsurları; zihniyettir, fikriyattır, bilimdir, sanattır, geleceğe ilişkin felsefi öngörülerdir.
Kişi, yeterli düzeyde eğitimli olmasa bile teknolojinin ürünlerini kullanabilir. Örneğin otomobil kullanmak için kanunda yazılı ilköğretim diplomasından fazlası gerekmez. Fakat dünyadaki fikrî değişimi anlamak için sadece temel eğitim yetmez; bundan başka biteviye üretilen yeni eserleri okumak ve belki de tartışmak gerekir.
Çok okuyan bir toplum değiliz. Okuyanı takdir ettiğimiz kadar ‘tehlikeli’ de buluruz. Bu ülkenin okuduğu ve yazdığı için başı derde giren çok sayıda entelektüeli olduğunu bilirsiniz. Kitaba verilen para, boşa harcanmış muamelesi görür. Buna bağlı olarak kitap sektörümüz de fazlaca bir gelişme gösterememiştir. Diğer yandan gelir düzeyi düşük bir toplumda fikir üretme mekanizmalarının da zayıf olması son derece olağandır.
Devlet ve vakıf üniversitelerimizde -hatası bana ait- kabaca bir tahminle 90 bin dolayında öğretim elemanı olduğunu söyleyebilirim. Bu büyük topluluk tarafından üretilen, küresel endekslere uygun yeterli sayıda bilimsel makale olmadığını biliyoruz. Türkiye’nin bilimsel sıralamadaki yeri üst sıralarda değil. Ama kitapçı vitrinlerine baktığımızda; bu büyük topluluk tarafından yılda üretilen güncel kitap ve dergi makalesi sayısının da pek fazla olmadığını gözlüyoruz.
Fikrî üretimdeki bu kısırlık, basın manşetlerinden TV kanallarının günlük programlarına kadar her alana yansıyor. Ciddi bir sığlık ve düzeysizlik içinde pireyi deve yaparak ya da devekuşu gibi kafamızı kuma sokup ciddi sorunları görmezden gelerek gün geçiriyoruz. Depremi yaşayarak kavradığımız gibi, Dünyadaki değişimi de ‘dokunarak’ kavramak istiyoruz. Ama düşünmeyi, okumayı, sağlıklı tartışmayı ve yazarak paylaşmayı öğrenemediğimiz sürece değişim, bizim için korkulacak ‘bir şey’ olmaya devam edecek.
Bir toplumda yeni fikrî açılımların olması veya başka çevrelerde üretilen yeni yaklaşımların kök tutabilmesi için o ülkenin sosyal yapısının buna uygun olması gerekir. Düşüncenin önündeki hukuksal, kültürel ve töresel engeller olduğu sürece yeni fikirlerin kamuoyuna mal olması mümkün olmaz.
“Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak taş, sopa vb. araçlarla döverek öldürmesine” linç adı verilir. Ama linçin tek uygulaması, fiziksel şiddet biçiminde olmaz. Bu ülkede yaşayan pek çok aydın, aralarında ‘okumuşların’ da yer aldığı bağnazlar güruhunun sosyal, kültürel ve fikrî linç girişimlerinden -karalamalarından ve tacizlerinden- kendilerini koruyamamışlardır. İşin ilginç yanı; pek çok fikrî linç olayının gerekçesi olarak ‘vatan, millet, Sakarya’ gibi hamasî unsurların kullanılmış olmasıdır.
Yirminci yüzyılın özellikle son 20 yılı, fikrî anlamda pek çok yeni düşüncenin ve bunları içeren eserlerin üretildiği bir dönem oldu. Yaklaşık 30 yıldır yaşadığımız bu zihinsel dönüşüm sürecinin hızlanarak devam edeceği anlaşılıyor. Ne yazık ki; bu çalışmaların pek çoğunun Türkçe çevirileri henüz ortalıkta yok. Yabancı dil konusunda özürlü olan toplumuz, bu nedenle fikrî kısırlığı katlanmış olarak yaşamaya devam ediyor.
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde üretilen kitap, makale, proje ve patent gibi düşünsel yaratıları bizim akametimiz ile karşılaştırdığımızda içimizin cız etmemesi mümkün mü? Lütfen (imkânınız varsa) yaygın ve yerel medyanın manşetlerini küresel olan iletişim organlarında yer alanlarla karşılaştırmayı deneyin. Bilimin, teknolojinin, ar-ge’nin, sanatın, felsefenin, demokrasinin, özgürlüğün, gelişmenin, değişimin ve daha pek çok ‘iyi şeyin’ ne denli düşük bir yüzdesine sahip olduğumuzu görsel ve işitsel olarak ama mutlaka üzülerek göreceksiniz.
18 Eylül 2010 Cumartesi
Rekabet, Yenilikçilik, Ar-Ge
Rekabet, Yenilikçilik, Ar-Ge
Gürcan Banger
Dünya ekonomisi değiştikçe iş kültürü de buna bağlı olarak değişim gösteriyor. Her dönemin kendine göre özellikleri var. Yaşadığımız dönemde bir işletmenin uzak ve yakın çevresi, geçmişe oranla daha önemli hale geldi. Bu çevrede yer alan rakiplerin izlenmesi ve değerlendirilmesi ve daha nitelikli tedarikçilerle çalışılması işletmelerin hedef ve stratejileri arasında yer aldı. İşletme çevresinin en önemli unsur ise müşteri. Bu nedenle müşterinin talep ve beklentileri yanında gelişen ihtiyaçlarının anlaşılması son derece önemli bir konu haline dönüştü. Diğer yandan 20’nci yüzyılın son çeyreğinden başlayarak küreselleşmenin rüzgârıyla birlikte pazarlardaki rekabet son derece sertleşti.
Yukarıda çizdiğim çerçevenin özü, yeni pazarların bulunması ve yeni ürünlerin tasarlanıp üretilmesidir. Günümüzde sert rekabet ile mücadele etmenin başlıca iki yolu ise inovasyon (yenilikçilik) ve markalaşma olarak görünüyor. Markalaşma özellikle küçük işletmeler için zor ve maliyetli bir konu. Sanki küçük ve orta ölçekliler için yenilikçilik biraz daha ilginç gibi. Diğer yandan yenilikçilik yaklaşımının bir araştırma – geliştirme (ar-ge) anlayışı ile desteklenmesi gerekiyor.
Rekabet ve ar-ge, ekonominin her döneminde geçerli olan iki kavram. Ar-Ge kısaltmasını, araştırma - geliştirme hizmetlerini ifade etmek üzere kullanıyoruz. Ar-Ge, bilgi toplumunun önemli olgularından birisi. Sözcük, bir araştırma ve geliştirme ruhu yanında, örgütlerin bu yönünün geliştirilmesi amacıyla yapılmış yatırımları da ifade ediyor. Ar-ge kavramı, toplum ve devletten başlayıp ekonomik faaliyette bulunan firmalara ve sivil toplum kuruluşlarına kadar çok geniş bir tayfı içine alıyor. Son çeyrek yüzyılda teknolojideki önemli gelişmeler ar-genin önemini artırdı. Bu nedenle ar-ge kavramı, neredeyse günlük yaşamın unsurlarından birisi haline geldi.
Diğer yandan; bilişim ve iletişimde oluşan yüksek ivmeli gelişim sayesinde toplumsal aktörler arasındaki rekabet de son derece yüksek tempolara ve hacimlere ulaştı. Siyasal rekabet yanında sınaî ve ticari firmaların birbirilerini dikkate alan koşusu neredeyse bir spor yarışması haline dönüştü. Aslına bakarsanız; spor, ciddi bir ekonomik etkinlik haline dönüşürken, ekonomi de hem ulusal hem de sınırlar ötesi anlamda bir spor yarışması haline geldi. Özetle; ar-ge gibi rekabet de her gün artan oranda günlük iş ve sosyal yaşamımızın bir parçası olmaya devam ediyor. Yönetim uzmanları da bir kuruluşun kendi pazarındaki rekabet gücünü artırabilmesi için ar-ge yetenek ve kapasitesini artırması gereğinden söz ediyorlar.
Rekabet ve ar-ge arasındaki ilişkinin, bir anlamda yumurta-tavuk ilişkisine benzediği de unutulmamalı. Örneğin bir ekonomide pazarın rekabet koşullarında iyileştirmeler sağlanmadan o ekonomideki ar-ge ortamının gelişmeyeceği bir gerçektir. Çünkü ar-ge, uzun vadede dolaylı getirilerine rağmen masraflar bölümüne yazılan bir kalemdir. Özellikle kayıtdışı ekonominin yaygın olduğu durumlarda firmalar, rekabet şanslarını yükselen maliyetler nedeniyle yitirmemek için ar-ge yatırımlarına yönelmeyebilirler. Ar-Ge yatırımlarındaki daralma ise toplumda ve ekonomide inovasyonun (yenilikçiliğin) güdük kalmasına neden olur.
Pazarda rekabet koşullarının iyileştirilmesinin ve ar-ge faaliyetlerinin artırılmasının, ekonominin büyümesi ve istihdamın artırılması üzerinde olumlu katkıları olacağına hiç kuşku yoktur.
Rekabeti zora sokan unsurlar arasında çok ciddi bir sorun olan kayıtdışı ekonomi ile yeterli ölçüde mücadele etmeyen bir devlet yönetimi anlayışının, toplumda ve ekonomide yer alan aktörlerden ar-ge beklemeye de hakkı yoktur. Ülkenin bilimsel, teknolojik ve yenilikçi gelişiminin yolu, öncelikle kayıtdışı ile mücadele etmekten geçmektedir.
Özellikle ekonomide ar-ge etkinliklerinin artılmasının yollarından birisi, ekonomik işletmeler ile üniversitelerin etkileşimini ve birlikte iş yapma imkânlarını artırmaktır. Bu ortak platformlar için yaratıcı yol ve yöntemlere ihtiyacımız var. Bugüne kadar örneklerini gördüğümüz kuruluşlar arası protokollerin veya teknopark denemelerinin istenen ölçüde başarılı olamadığı ortadadır.
Dünya’da ekonomik savaş, giderek keskinleşiyor. Gelişmişlerle geride kalmışlar arasındaki uçurumun büyümesi tehdidini ülke olarak biz de giderek daha yakından hissetmekteyiz. Yeni çağı yakalamanın araçlarından birisi, toplumda ve ekonomide temiz rekabet koşullarında yenilikçilik, dolayısıyla ar-ge ruhunu hızla ve yoğunlaşarak geliştirmektir.
Küçük ve orta ölçekli işletmelerin kendi yapılarında bağımsız ar-ge birimi kurmalarını kolay bir görev değil. Dolayısıyla ar-ge ihtiyacının karşılanması için yeni mekanizma ve yapılanma arayışları içine girmek gerekiyor. Bu yeni yaklaşımları öncelikle düşünsel düzeyde üretecek olan da iş dünyasının kurum ve kuruluşları ile (üniversiteler gibi) bilimsel – teknolojik örgütlerimiz olacaktır.
Gürcan Banger
Dünya ekonomisi değiştikçe iş kültürü de buna bağlı olarak değişim gösteriyor. Her dönemin kendine göre özellikleri var. Yaşadığımız dönemde bir işletmenin uzak ve yakın çevresi, geçmişe oranla daha önemli hale geldi. Bu çevrede yer alan rakiplerin izlenmesi ve değerlendirilmesi ve daha nitelikli tedarikçilerle çalışılması işletmelerin hedef ve stratejileri arasında yer aldı. İşletme çevresinin en önemli unsur ise müşteri. Bu nedenle müşterinin talep ve beklentileri yanında gelişen ihtiyaçlarının anlaşılması son derece önemli bir konu haline dönüştü. Diğer yandan 20’nci yüzyılın son çeyreğinden başlayarak küreselleşmenin rüzgârıyla birlikte pazarlardaki rekabet son derece sertleşti.
Yukarıda çizdiğim çerçevenin özü, yeni pazarların bulunması ve yeni ürünlerin tasarlanıp üretilmesidir. Günümüzde sert rekabet ile mücadele etmenin başlıca iki yolu ise inovasyon (yenilikçilik) ve markalaşma olarak görünüyor. Markalaşma özellikle küçük işletmeler için zor ve maliyetli bir konu. Sanki küçük ve orta ölçekliler için yenilikçilik biraz daha ilginç gibi. Diğer yandan yenilikçilik yaklaşımının bir araştırma – geliştirme (ar-ge) anlayışı ile desteklenmesi gerekiyor.
Rekabet ve ar-ge, ekonominin her döneminde geçerli olan iki kavram. Ar-Ge kısaltmasını, araştırma - geliştirme hizmetlerini ifade etmek üzere kullanıyoruz. Ar-Ge, bilgi toplumunun önemli olgularından birisi. Sözcük, bir araştırma ve geliştirme ruhu yanında, örgütlerin bu yönünün geliştirilmesi amacıyla yapılmış yatırımları da ifade ediyor. Ar-ge kavramı, toplum ve devletten başlayıp ekonomik faaliyette bulunan firmalara ve sivil toplum kuruluşlarına kadar çok geniş bir tayfı içine alıyor. Son çeyrek yüzyılda teknolojideki önemli gelişmeler ar-genin önemini artırdı. Bu nedenle ar-ge kavramı, neredeyse günlük yaşamın unsurlarından birisi haline geldi.
Diğer yandan; bilişim ve iletişimde oluşan yüksek ivmeli gelişim sayesinde toplumsal aktörler arasındaki rekabet de son derece yüksek tempolara ve hacimlere ulaştı. Siyasal rekabet yanında sınaî ve ticari firmaların birbirilerini dikkate alan koşusu neredeyse bir spor yarışması haline dönüştü. Aslına bakarsanız; spor, ciddi bir ekonomik etkinlik haline dönüşürken, ekonomi de hem ulusal hem de sınırlar ötesi anlamda bir spor yarışması haline geldi. Özetle; ar-ge gibi rekabet de her gün artan oranda günlük iş ve sosyal yaşamımızın bir parçası olmaya devam ediyor. Yönetim uzmanları da bir kuruluşun kendi pazarındaki rekabet gücünü artırabilmesi için ar-ge yetenek ve kapasitesini artırması gereğinden söz ediyorlar.
Rekabet ve ar-ge arasındaki ilişkinin, bir anlamda yumurta-tavuk ilişkisine benzediği de unutulmamalı. Örneğin bir ekonomide pazarın rekabet koşullarında iyileştirmeler sağlanmadan o ekonomideki ar-ge ortamının gelişmeyeceği bir gerçektir. Çünkü ar-ge, uzun vadede dolaylı getirilerine rağmen masraflar bölümüne yazılan bir kalemdir. Özellikle kayıtdışı ekonominin yaygın olduğu durumlarda firmalar, rekabet şanslarını yükselen maliyetler nedeniyle yitirmemek için ar-ge yatırımlarına yönelmeyebilirler. Ar-Ge yatırımlarındaki daralma ise toplumda ve ekonomide inovasyonun (yenilikçiliğin) güdük kalmasına neden olur.
Pazarda rekabet koşullarının iyileştirilmesinin ve ar-ge faaliyetlerinin artırılmasının, ekonominin büyümesi ve istihdamın artırılması üzerinde olumlu katkıları olacağına hiç kuşku yoktur.
Rekabeti zora sokan unsurlar arasında çok ciddi bir sorun olan kayıtdışı ekonomi ile yeterli ölçüde mücadele etmeyen bir devlet yönetimi anlayışının, toplumda ve ekonomide yer alan aktörlerden ar-ge beklemeye de hakkı yoktur. Ülkenin bilimsel, teknolojik ve yenilikçi gelişiminin yolu, öncelikle kayıtdışı ile mücadele etmekten geçmektedir.
Özellikle ekonomide ar-ge etkinliklerinin artılmasının yollarından birisi, ekonomik işletmeler ile üniversitelerin etkileşimini ve birlikte iş yapma imkânlarını artırmaktır. Bu ortak platformlar için yaratıcı yol ve yöntemlere ihtiyacımız var. Bugüne kadar örneklerini gördüğümüz kuruluşlar arası protokollerin veya teknopark denemelerinin istenen ölçüde başarılı olamadığı ortadadır.
Dünya’da ekonomik savaş, giderek keskinleşiyor. Gelişmişlerle geride kalmışlar arasındaki uçurumun büyümesi tehdidini ülke olarak biz de giderek daha yakından hissetmekteyiz. Yeni çağı yakalamanın araçlarından birisi, toplumda ve ekonomide temiz rekabet koşullarında yenilikçilik, dolayısıyla ar-ge ruhunu hızla ve yoğunlaşarak geliştirmektir.
Küçük ve orta ölçekli işletmelerin kendi yapılarında bağımsız ar-ge birimi kurmalarını kolay bir görev değil. Dolayısıyla ar-ge ihtiyacının karşılanması için yeni mekanizma ve yapılanma arayışları içine girmek gerekiyor. Bu yeni yaklaşımları öncelikle düşünsel düzeyde üretecek olan da iş dünyasının kurum ve kuruluşları ile (üniversiteler gibi) bilimsel – teknolojik örgütlerimiz olacaktır.
Etiketler:
ar-ge,
Gürcan Banger,
inovasyon,
rekabet,
yenilikçilik
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
