Nereden Nereye?
Gürcan Banger
Aşağıda okuyacağınız satırların önemli bir bölümünü 2000’li yılların başında yazmıştım. Dünü okumak ve bugünle karşılaştırmak, gerçekten yararlı oluyor. Dünyanın, ülkemizin, toplumumuzun ve ekonomimizin nereden nereye geldiğini karşılaştırarak görme fırsatı veriyor. Tabii ki; bunda çevremizdeki değişim kadar bizim algı modelimizin değişmesinin de etkisi var.
Yaklaşık 25 yıl kadar önce Anadolu Üniversitesi’nde bir öğrencinin proje çalışması olarak düzenlediği bilgisayarın eğitimde kullanılmasına ilişkin bir tartışma oturumuna katılmıştım. Düzenleyiciler beni bilgisayar uzmanı olarak çağırmışlardı. Toplantıya giderken zor soru ve tartışma savlarıyla karşılaşabileceğimi düşünmüş; itiraf etmek gerekirse doğru cevapları verip veremeyeceğimden emin olamamıştım.
O sıralarda bilgisayar destekli eğitim çalışmaları henüz başlamamıştı. Ben de henüz üniversitede ders vermeye başlamamıştım. Tartışmada başta öğretmenler olmak üzere eğitimciler, değişik alanlarda uzmanlar ve öğrenciler vardı. Sanırım belirsizlik ve bilgi eksikliğinden kaynaklanan nedenlerle bilgisayarın öğretmenin yerini alacağı (veya almaması gerektiği) fikri değişik konuşmalara neden olmuştu. Konuşmalarımın uzunca bir bölümünde eğitimde bilgisayar kullanma fikrinin, bilgisayar ile öğretmeni ikame etmek olmadığını anlatmaya çalışmıştım. O gün yenileşme ve değişimin yarattığı ürküntüye karşı bilgisayarı savunmak önemli ölçüde bana düşmüştü. Birkaç ay sonra bilgisayar karşıtı görüşleri savunan eğitimcilerden birisini bilgisayar salonunda bilgisayar başında görünce hayli sevinmiştim.
Aradan uzun zaman geçti. Bilgisayar alanında çok önemli gelişmeler oldu. Benzer gelişmeleri iletişim alanında da gözledik. İletişim ve bilişim alanları birbiri içine geçti. Bu arada bilgisayar alanındaki bilgi birikimimde mesleğim ve ilgi alanlarımdan birisi olması nedeniyle artış oldu. Uzun süredir bilgisayar ve ilgili konularda üniversite düzeyinde öğretim görevim var. Ama yukarıda anlattığım olayı hatırladığımda, şimdi farklı düşüncelerle beslenmiş farklı duygular içinde olduğumu hissediyorum. Dün (o tartışmada) sorgusuz olarak savunduğum bilgisayar konusunda artık benim de o tartışmada bulunan bazı eğitimciler gibi, ama öncelikle kendime sorduğum bazı sorular var.
Bilgisayar sektörünün bazı özellikleri var. Bunlar arasında giderek belirginleşen bir tanesi, arz-talep ilişkisidir. Pek çok alandan farklı olarak bilgisayar sektörü, arz güdümlü (arz tarafından yönetilen) özellik göstermektedir. Bu nedenle pazar, tüketicilerin neyi almak istediklerine göre değil, üreticilerin (genelde Intel, Microsoft, IBM, Sun vb gibi pazar denetimini elinde tutan büyük şirketlerin) neyi satmak istediklerine göre oluşmaktadır. 1980’li yılların sonlarında bilgisayar satıcıları “Herkes bilgisayar aldığında biz ne alıp satacağız?” diye kendi aralarında espri yaparken bugün 3 yıl önceki bilgisayar modellerini ve özelliklerini hiç kimse hatırlamamaktadır. Her yıl aynı ürün en az 1-2 kez özellik (sürüm) değiştirmektedir. Bilgisayar programları (yazılım) alanında da durum aynıdır. Yaklaşık her 10-12 ayda büyük miktarda paralar ödenerek alınan ürünün yenisi pazara sürülmektedir.
Bilgisayar alanındaki bu arz güdümlü değişim, başta KOBİ’lerin işletme (giderek yatırım) giderlerinin önemli ölçüde yeni kalemlerle kabarmasına neden olmaktadır. Artık ev bilgisayarlarının da 1-2 yılda bir değiştiğini dikkate alırsak ev tüketicileri açısından da yeni masraf kalemlerinin gündemde olduğunu fark ederiz. Sektörün önemli ölçüde ithalata dayalı olması, bu konuda (hem yerel hem de ulusal olarak) neler yapılabileceğini düşünmemiz gerektiğini tekrar hatırlatmaktadır.
Bilgisayar ile ilgili olarak kendime sorduğum sorulardan bir diğerini ise bilgisayar fetişizmi olarak isimlendirebilirim. Ticari pazarı hızla büyüyen sanallaşma ile insan-makine arayüzündeki baskınlık eğiliminin bilgisayar lehine gelişmekte olduğunu düşünüyorum. Bir araç olması gereken bilgisayar, sanki hızla bir amaç olmaya doğru yol alıyor. Merkezden olması gereken insan, dışa doğru savrulurken (ticari pazar zorlamalarıyla) merkeze bilgisayar yerleşiyor. Bir tür yabancılaşma. Bunda eğitim sistemimizdeki zafiyet ve eksikliklerin etkili olduğunu düşünüyorum. Bir dönem el telsizleri, şimdi cep telefonları ile yaşanan sosyal olumsuzluklar şimdi bilgisayar ile yaşanıyor gibi... Teknolojinin insan malzemesi ile yoğrulmasında ve doğru sosyal ilerleme yolunun saptanmasında önümüzde ciddi görevler duruyor.
Avrupa Birliği’ne katılmamız konusunda olumlu görüş bildiren yazar-çizer aydınlarımızdan önemli bir bölümünün, bu taleplerinin altında Batı’dan Türkiye’ye doğru özgürlük, demokrasi rüzgârlarının esmesi olduğunu bilirsiniz. Ülkede bu zafiyet eksiklikleri giderecek iç dinamiklerin olması (geliştirilmesi) gerektiği unutulur nedense... Bilgisayar ve Internet konusunda da bu tür eksikli düşüncelerle sıklıkla karşılaşıyoruz. Bilgisayarlı donanım aracılığı ile ulaşılan Internet, bir iletişim ve paylaşım ortamıdır. Yaşam süresi açısından oldukça yenidir. Yukarıda sözünü ettiğim bilgisayar alanının arz güdümlü niteliğinin bu ortama giderek daha çok yansıması beklenmelidir. Önümüzdeki dönemde (gerçek veya sanal) paranız oranında iletişim yapıp paylaşabileceğiniz bir ortam olması çok muhtemeldir. Dolayısıyla KOBİ’leri ve ev tüketicilerini etkiyecek yeni masraf kalemleri beklenmelidir.
Yukarıda sözünü ettiklerim, 1980’li yılların ilk yarısında yaşadığım gibi bir bilgisayar karşıtlığı değil. Bir düşünsel gezinti... Sıklıkla bilişim alanının psikolojik, sosyal, düşünsel sözün kısası insani olan yönlerini gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Bunu tek tek bireyler ve toplum olarak hatırlamamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Artık bilişim, kendi kendine spontane emeklemeye, yürümeye, gelişmeye çalışan bir alan olmaktan kurtulmalı.
Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Eylül 2010 Cumartesi
22 Eylül 2010 Çarşamba
Akıl ve Fikirde Değişim
Akıl ve Fikirde Değişim
Gürcan Banger
Dünyayı magazin ve futboldaki işlerin ötesinde izlemek lazım. Bilimde, teknolojide, düşüncede, sanatta gelişen her türlü teorik ve pratik katkılar örneklerini yakından anlamak ve öğrenmek gerekli. Bu izlemeyi ve öğrenmeyi kurumsallaştırmak şart. Birtakım akil kişilerin gayretleri ülkenin zihinsel, düşünsel yükünü kaldırmak için yeterli değil.
20’nci yüzyılın son çeyreğinin (oluşumu ve etkileri hâlâ sürmekte olan) bir kırılma ile başladığı kanaatindeyim. Bu kırılmanın öncesi ve sonrası oldukça farklı özellikler taşıyor. Bu niteliklerin temel iki tanesi ‘küreselleşme ve yerelleşme’ eğilimleridir. Bu iki eğilim arasındaki karşılıklı etkileşimi ve doğurduğu sonuçları da unutmamak gerekir.
Kırılma sonrası ortaya çıkan sonuçlardan birisi, dünya ekonomisinde ulusların, ulus devletlerin, ulusal ekonomilerin görünürlüğünün silikleşmesi yanında kentlerin daha belirgin hale gelmesidir. Bir anlamda küresel rekabetin yeni boyutlarından birisi, kentler arası yarıştır. Küresel, ulusal veya bölgesel boyutlarda her kent, rakiplerinin önünde bir pozisyona sahip olabilmek için gayretli ve aceleci çalışmalar içindedir.
Eski çağlarda; Babil’in Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri, veya Rodos Heykeli gibi bazı yüksek nitelikli yapılardan (tarihçi Herodot’un bir fikri olarak) ‘Dünyanın Yedi Harikası’ biçiminde söz edildiğini bilirsiniz. Son yıllarda ise ‘Avrupa kenti’, ‘Dünya kenti’ veya ‘markalaşmış kent’ gibi kavramlardan sıklıkla söz ediliyor. Bu yeni söylem, kentlerin artan önemini ifade etmek için yeterli bir işarettir.
Bir kent, yükselişini kendi kendine gerçekleştiremez. Hiç kuşkusuz; kentler arası rekabet sürecinde geleceğini yaratmak üzere kendini uygun biçimde ‘yeniden organize’ etmelidir. Kentte yer alan ve değişime katkıda bulunacak olan tüm ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin birlikte ve uyumlu hareket etmesi gerekir. Yine yukarıda söz ettiğim kırılma noktasından başlayarak, ağ (kentsel ağ) kavramının ortaya çıkışındaki anafikir budur.
Bir kentsel ağ, konuya bağlı olarak o şehirdeki ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin kentin durum tespitini yapmak, geleceğini tasarlamak ve kentsel gidişatı denetlemek üzere bir araya geldikleri bir iletişim ve etkileşim (gerektiğinde ise çalışma) ortamıdır. Kentsel ağ, zorunlu olarak bir konsey veya platform olmak zorunda değildir. Kentte yapılan ve sonuçları açısından bir kentin geleceğini etkileyebilecek olan bir kongre veya sempozyum da (yarattığı iletişim ortamı açısından) bir ağ veya en azından bir ‘ağ başlangıcı’ sayılabilir.
Bazı bilimsel toplantılar vardır ki, sadece bu konuda uzman olan kişilere yöneliktir. Bu tür ortamlarda geniş ve yaygın katılımın gerçekleşmesi beklenmez. Ama bir kongre orada sunulan bilimsel bildirilerin ve yapılan tartışmaların uygulanması açısından bir kenti veya bir ekonomik sektörü etkileme ihtimalini içeriyorsa, o faaliyette kent yöneticilerinin, bürokratların ve en önemlisi iş insanlarının bulunması beklenir. Örneğin meslek odalarından ve sivil toplum kuruluşlarından yönetici ve üyelerin yaygın katılımı istenen özelliklerden bir tanesidir.
Ne yazık ki; ekonomik ve sosyal etkileri olabilecek bilimsel toplantılarda yukarıda sözünü ettiğim katılımı görmek de zorlanıyoruz. Sivil toplum çalışmalarında gördüğümüz katılım düşüklüğünün, bilimsel etkinliklere de yansıdığını görmek üzücü oluyor. Bilimsel ve teknolojik çalışmaların sonuçlarından yararlanmasını umduğumuz yatırımcı, girişimci ve iş sahiplerinin katılımda yerlerini alamadığını gözlüyoruz. Bu gerçek de ülkemizde ve kentlerimizde üniversiteler ile iş dünyasının birbirinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Bu tespiti yaparken iş sahiplerinin kongre ve sempozyum türündeki faaliyetlere ilgisiz kaldığını söylemek haksızlık olur. Farklı kesimleri etkinliklere davet ve teşvik etmede de zafiyet ve eksiklikler var. Kentin ve bölgenin aktörlerinin bu tür etkinliklerdeki yerlerinin ancak ‘para babası’ (sponsor) olmaktan öte algılanmadığını itiraf etmek gerekir. Görüntü şudur: ‘Bilim erbabı’, (yayın yapma veya rekreasyon gibi) kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak bir etkinlik düzenliyor ve bunun bedelini de sponsorlara ödetiyorlar. İşe ve uygulamaya yönelik karşılıklı iletişim ve etkileşim bunun ötesine geçmiyor. Bu anlayış da; yeni çağın rekabet koşullarına asla uygun değil. Bir kentte yer alan her aktörün, o kent ile ilgili kaçamayacağı sorumlulukları ve o kentte bulunmaktan kaynaklanan sosyal sorumluluk görevleri var.
Akıl ve fikirde gelişime, değişime, dönüşüme ve teşvike ihtiyacımız var. Ne zaman ki; bilimi, teknolojiyi, düşünceyi ve sanatı cebi doldurmanın, banal magazinin ve verimsiz temaşanın önüne koyabileceğiz, o zaman ülkenin geleceğe doğru adımlar attığını göreceğiz. İşin özü bu…
Gürcan Banger
Dünyayı magazin ve futboldaki işlerin ötesinde izlemek lazım. Bilimde, teknolojide, düşüncede, sanatta gelişen her türlü teorik ve pratik katkılar örneklerini yakından anlamak ve öğrenmek gerekli. Bu izlemeyi ve öğrenmeyi kurumsallaştırmak şart. Birtakım akil kişilerin gayretleri ülkenin zihinsel, düşünsel yükünü kaldırmak için yeterli değil.
20’nci yüzyılın son çeyreğinin (oluşumu ve etkileri hâlâ sürmekte olan) bir kırılma ile başladığı kanaatindeyim. Bu kırılmanın öncesi ve sonrası oldukça farklı özellikler taşıyor. Bu niteliklerin temel iki tanesi ‘küreselleşme ve yerelleşme’ eğilimleridir. Bu iki eğilim arasındaki karşılıklı etkileşimi ve doğurduğu sonuçları da unutmamak gerekir.
Kırılma sonrası ortaya çıkan sonuçlardan birisi, dünya ekonomisinde ulusların, ulus devletlerin, ulusal ekonomilerin görünürlüğünün silikleşmesi yanında kentlerin daha belirgin hale gelmesidir. Bir anlamda küresel rekabetin yeni boyutlarından birisi, kentler arası yarıştır. Küresel, ulusal veya bölgesel boyutlarda her kent, rakiplerinin önünde bir pozisyona sahip olabilmek için gayretli ve aceleci çalışmalar içindedir.
Eski çağlarda; Babil’in Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri, veya Rodos Heykeli gibi bazı yüksek nitelikli yapılardan (tarihçi Herodot’un bir fikri olarak) ‘Dünyanın Yedi Harikası’ biçiminde söz edildiğini bilirsiniz. Son yıllarda ise ‘Avrupa kenti’, ‘Dünya kenti’ veya ‘markalaşmış kent’ gibi kavramlardan sıklıkla söz ediliyor. Bu yeni söylem, kentlerin artan önemini ifade etmek için yeterli bir işarettir.
Bir kent, yükselişini kendi kendine gerçekleştiremez. Hiç kuşkusuz; kentler arası rekabet sürecinde geleceğini yaratmak üzere kendini uygun biçimde ‘yeniden organize’ etmelidir. Kentte yer alan ve değişime katkıda bulunacak olan tüm ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin birlikte ve uyumlu hareket etmesi gerekir. Yine yukarıda söz ettiğim kırılma noktasından başlayarak, ağ (kentsel ağ) kavramının ortaya çıkışındaki anafikir budur.
Bir kentsel ağ, konuya bağlı olarak o şehirdeki ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin kentin durum tespitini yapmak, geleceğini tasarlamak ve kentsel gidişatı denetlemek üzere bir araya geldikleri bir iletişim ve etkileşim (gerektiğinde ise çalışma) ortamıdır. Kentsel ağ, zorunlu olarak bir konsey veya platform olmak zorunda değildir. Kentte yapılan ve sonuçları açısından bir kentin geleceğini etkileyebilecek olan bir kongre veya sempozyum da (yarattığı iletişim ortamı açısından) bir ağ veya en azından bir ‘ağ başlangıcı’ sayılabilir.
Bazı bilimsel toplantılar vardır ki, sadece bu konuda uzman olan kişilere yöneliktir. Bu tür ortamlarda geniş ve yaygın katılımın gerçekleşmesi beklenmez. Ama bir kongre orada sunulan bilimsel bildirilerin ve yapılan tartışmaların uygulanması açısından bir kenti veya bir ekonomik sektörü etkileme ihtimalini içeriyorsa, o faaliyette kent yöneticilerinin, bürokratların ve en önemlisi iş insanlarının bulunması beklenir. Örneğin meslek odalarından ve sivil toplum kuruluşlarından yönetici ve üyelerin yaygın katılımı istenen özelliklerden bir tanesidir.
Ne yazık ki; ekonomik ve sosyal etkileri olabilecek bilimsel toplantılarda yukarıda sözünü ettiğim katılımı görmek de zorlanıyoruz. Sivil toplum çalışmalarında gördüğümüz katılım düşüklüğünün, bilimsel etkinliklere de yansıdığını görmek üzücü oluyor. Bilimsel ve teknolojik çalışmaların sonuçlarından yararlanmasını umduğumuz yatırımcı, girişimci ve iş sahiplerinin katılımda yerlerini alamadığını gözlüyoruz. Bu gerçek de ülkemizde ve kentlerimizde üniversiteler ile iş dünyasının birbirinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Bu tespiti yaparken iş sahiplerinin kongre ve sempozyum türündeki faaliyetlere ilgisiz kaldığını söylemek haksızlık olur. Farklı kesimleri etkinliklere davet ve teşvik etmede de zafiyet ve eksiklikler var. Kentin ve bölgenin aktörlerinin bu tür etkinliklerdeki yerlerinin ancak ‘para babası’ (sponsor) olmaktan öte algılanmadığını itiraf etmek gerekir. Görüntü şudur: ‘Bilim erbabı’, (yayın yapma veya rekreasyon gibi) kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak bir etkinlik düzenliyor ve bunun bedelini de sponsorlara ödetiyorlar. İşe ve uygulamaya yönelik karşılıklı iletişim ve etkileşim bunun ötesine geçmiyor. Bu anlayış da; yeni çağın rekabet koşullarına asla uygun değil. Bir kentte yer alan her aktörün, o kent ile ilgili kaçamayacağı sorumlulukları ve o kentte bulunmaktan kaynaklanan sosyal sorumluluk görevleri var.
Akıl ve fikirde gelişime, değişime, dönüşüme ve teşvike ihtiyacımız var. Ne zaman ki; bilimi, teknolojiyi, düşünceyi ve sanatı cebi doldurmanın, banal magazinin ve verimsiz temaşanın önüne koyabileceğiz, o zaman ülkenin geleceğe doğru adımlar attığını göreceğiz. İşin özü bu…
Etiketler:
ar-ge,
Bilim,
değişim,
Gürcan Banger,
küreselleşme,
Teknoloji,
yerelleşme
20 Eylül 2010 Pazartesi
Teknoloji, Değişim, Dünya ve Biz
Teknoloji, Değişim, Dünya ve Biz
Gürcan Banger
Dünyanın önemli markalarından birisi tarafından yeni teknoloji ile üretilmiş bir cep telefonu, fotoğraf makinesi ya da televizyonun Türkiye’de büyük alışveriş merkezlerinden birisinde satışa sunulduğu ilk günü gözünüzün önüne getirin. Hele ki; uygun fiyat konusunda tanıtım kampanyası da yapılmış ise mağazanın kapısında geceden nöbete başlayanları izleyebilirsiniz.
1980’lerden bu yana teknolojik ürünler konusunda toplumsal bir ilgi oluştu. Artarak devam ediyor. Önce bilgisayarlar ile başlayan süreç telsizler, cep telefonları ve kameralar ile sürüyor. İleri teknoloji; dizüstü ve el bilgisayarları, lazer yazıcılar, USB bellekler, ev video sistemleri gibi ürünlerle yaşamımızın önemli bir parçası oldu. Ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. İleri teknoloji yaşantılarımızda bir ‘tüketim unsuru’ olarak yer alıyor. Bilim ve ar-ge konusunda ciddi sıkıntı ve sorunları olan ülkemizin üretimde ileri teknoloji kullanmaktan bu tür teknolojileri üretmeye kadar önemli zafiyet ve eksiklikleri var. İşin kötüsü; bu sıkıntı ve sorunları nasıl ve ne sürede aşabileceğimiz konusunda da henüz içimizi aydınlatacak bir ışık göremiyoruz.
Genelde; değişen dünyayı ‘dokunulabilir’ nesnelerle kavramaya çalışıyoruz. Değişimi ve teknolojik ilerlemeyi fark edip etmediğimiz konusunda bir soruya muhatap olsak, muhtemelen bilgisayarlardan, cep telefonlarından veya dev gibi binalardan söz ederiz. Büyük alışveriş merkezleri, değişen otomobil modelleri, yeni teknoloji ile üretilmiş TV cihazları, cep ve çantalarımızın vazgeçilmezleri arasına giren kameralar ve yeni akıl defterlerimiz USB bellekler ile cep bilgisayarları… Pek çoğumuz için değişim, öncelikle ona ‘dokunabilmek’ demek…
‘Dokunulmayan’ değişim olur mu? Sanırım; gözle görüp elle dokunabildiğimiz maddi değişimin arka planında fikrî değişimin yer aldığını çoğu zaman unutuyoruz. Dokunulmayan ama akılla kavranabilen değişimin unsurları; zihniyettir, fikriyattır, bilimdir, sanattır, geleceğe ilişkin felsefi öngörülerdir.
Kişi, yeterli düzeyde eğitimli olmasa bile teknolojinin ürünlerini kullanabilir. Örneğin otomobil kullanmak için kanunda yazılı ilköğretim diplomasından fazlası gerekmez. Fakat dünyadaki fikrî değişimi anlamak için sadece temel eğitim yetmez; bundan başka biteviye üretilen yeni eserleri okumak ve belki de tartışmak gerekir.
Çok okuyan bir toplum değiliz. Okuyanı takdir ettiğimiz kadar ‘tehlikeli’ de buluruz. Bu ülkenin okuduğu ve yazdığı için başı derde giren çok sayıda entelektüeli olduğunu bilirsiniz. Kitaba verilen para, boşa harcanmış muamelesi görür. Buna bağlı olarak kitap sektörümüz de fazlaca bir gelişme gösterememiştir. Diğer yandan gelir düzeyi düşük bir toplumda fikir üretme mekanizmalarının da zayıf olması son derece olağandır.
Devlet ve vakıf üniversitelerimizde -hatası bana ait- kabaca bir tahminle 90 bin dolayında öğretim elemanı olduğunu söyleyebilirim. Bu büyük topluluk tarafından üretilen, küresel endekslere uygun yeterli sayıda bilimsel makale olmadığını biliyoruz. Türkiye’nin bilimsel sıralamadaki yeri üst sıralarda değil. Ama kitapçı vitrinlerine baktığımızda; bu büyük topluluk tarafından yılda üretilen güncel kitap ve dergi makalesi sayısının da pek fazla olmadığını gözlüyoruz.
Fikrî üretimdeki bu kısırlık, basın manşetlerinden TV kanallarının günlük programlarına kadar her alana yansıyor. Ciddi bir sığlık ve düzeysizlik içinde pireyi deve yaparak ya da devekuşu gibi kafamızı kuma sokup ciddi sorunları görmezden gelerek gün geçiriyoruz. Depremi yaşayarak kavradığımız gibi, Dünyadaki değişimi de ‘dokunarak’ kavramak istiyoruz. Ama düşünmeyi, okumayı, sağlıklı tartışmayı ve yazarak paylaşmayı öğrenemediğimiz sürece değişim, bizim için korkulacak ‘bir şey’ olmaya devam edecek.
Bir toplumda yeni fikrî açılımların olması veya başka çevrelerde üretilen yeni yaklaşımların kök tutabilmesi için o ülkenin sosyal yapısının buna uygun olması gerekir. Düşüncenin önündeki hukuksal, kültürel ve töresel engeller olduğu sürece yeni fikirlerin kamuoyuna mal olması mümkün olmaz.
“Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak taş, sopa vb. araçlarla döverek öldürmesine” linç adı verilir. Ama linçin tek uygulaması, fiziksel şiddet biçiminde olmaz. Bu ülkede yaşayan pek çok aydın, aralarında ‘okumuşların’ da yer aldığı bağnazlar güruhunun sosyal, kültürel ve fikrî linç girişimlerinden -karalamalarından ve tacizlerinden- kendilerini koruyamamışlardır. İşin ilginç yanı; pek çok fikrî linç olayının gerekçesi olarak ‘vatan, millet, Sakarya’ gibi hamasî unsurların kullanılmış olmasıdır.
Yirminci yüzyılın özellikle son 20 yılı, fikrî anlamda pek çok yeni düşüncenin ve bunları içeren eserlerin üretildiği bir dönem oldu. Yaklaşık 30 yıldır yaşadığımız bu zihinsel dönüşüm sürecinin hızlanarak devam edeceği anlaşılıyor. Ne yazık ki; bu çalışmaların pek çoğunun Türkçe çevirileri henüz ortalıkta yok. Yabancı dil konusunda özürlü olan toplumuz, bu nedenle fikrî kısırlığı katlanmış olarak yaşamaya devam ediyor.
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde üretilen kitap, makale, proje ve patent gibi düşünsel yaratıları bizim akametimiz ile karşılaştırdığımızda içimizin cız etmemesi mümkün mü? Lütfen (imkânınız varsa) yaygın ve yerel medyanın manşetlerini küresel olan iletişim organlarında yer alanlarla karşılaştırmayı deneyin. Bilimin, teknolojinin, ar-ge’nin, sanatın, felsefenin, demokrasinin, özgürlüğün, gelişmenin, değişimin ve daha pek çok ‘iyi şeyin’ ne denli düşük bir yüzdesine sahip olduğumuzu görsel ve işitsel olarak ama mutlaka üzülerek göreceksiniz.
Gürcan Banger
Dünyanın önemli markalarından birisi tarafından yeni teknoloji ile üretilmiş bir cep telefonu, fotoğraf makinesi ya da televizyonun Türkiye’de büyük alışveriş merkezlerinden birisinde satışa sunulduğu ilk günü gözünüzün önüne getirin. Hele ki; uygun fiyat konusunda tanıtım kampanyası da yapılmış ise mağazanın kapısında geceden nöbete başlayanları izleyebilirsiniz.
1980’lerden bu yana teknolojik ürünler konusunda toplumsal bir ilgi oluştu. Artarak devam ediyor. Önce bilgisayarlar ile başlayan süreç telsizler, cep telefonları ve kameralar ile sürüyor. İleri teknoloji; dizüstü ve el bilgisayarları, lazer yazıcılar, USB bellekler, ev video sistemleri gibi ürünlerle yaşamımızın önemli bir parçası oldu. Ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. İleri teknoloji yaşantılarımızda bir ‘tüketim unsuru’ olarak yer alıyor. Bilim ve ar-ge konusunda ciddi sıkıntı ve sorunları olan ülkemizin üretimde ileri teknoloji kullanmaktan bu tür teknolojileri üretmeye kadar önemli zafiyet ve eksiklikleri var. İşin kötüsü; bu sıkıntı ve sorunları nasıl ve ne sürede aşabileceğimiz konusunda da henüz içimizi aydınlatacak bir ışık göremiyoruz.
Genelde; değişen dünyayı ‘dokunulabilir’ nesnelerle kavramaya çalışıyoruz. Değişimi ve teknolojik ilerlemeyi fark edip etmediğimiz konusunda bir soruya muhatap olsak, muhtemelen bilgisayarlardan, cep telefonlarından veya dev gibi binalardan söz ederiz. Büyük alışveriş merkezleri, değişen otomobil modelleri, yeni teknoloji ile üretilmiş TV cihazları, cep ve çantalarımızın vazgeçilmezleri arasına giren kameralar ve yeni akıl defterlerimiz USB bellekler ile cep bilgisayarları… Pek çoğumuz için değişim, öncelikle ona ‘dokunabilmek’ demek…
‘Dokunulmayan’ değişim olur mu? Sanırım; gözle görüp elle dokunabildiğimiz maddi değişimin arka planında fikrî değişimin yer aldığını çoğu zaman unutuyoruz. Dokunulmayan ama akılla kavranabilen değişimin unsurları; zihniyettir, fikriyattır, bilimdir, sanattır, geleceğe ilişkin felsefi öngörülerdir.
Kişi, yeterli düzeyde eğitimli olmasa bile teknolojinin ürünlerini kullanabilir. Örneğin otomobil kullanmak için kanunda yazılı ilköğretim diplomasından fazlası gerekmez. Fakat dünyadaki fikrî değişimi anlamak için sadece temel eğitim yetmez; bundan başka biteviye üretilen yeni eserleri okumak ve belki de tartışmak gerekir.
Çok okuyan bir toplum değiliz. Okuyanı takdir ettiğimiz kadar ‘tehlikeli’ de buluruz. Bu ülkenin okuduğu ve yazdığı için başı derde giren çok sayıda entelektüeli olduğunu bilirsiniz. Kitaba verilen para, boşa harcanmış muamelesi görür. Buna bağlı olarak kitap sektörümüz de fazlaca bir gelişme gösterememiştir. Diğer yandan gelir düzeyi düşük bir toplumda fikir üretme mekanizmalarının da zayıf olması son derece olağandır.
Devlet ve vakıf üniversitelerimizde -hatası bana ait- kabaca bir tahminle 90 bin dolayında öğretim elemanı olduğunu söyleyebilirim. Bu büyük topluluk tarafından üretilen, küresel endekslere uygun yeterli sayıda bilimsel makale olmadığını biliyoruz. Türkiye’nin bilimsel sıralamadaki yeri üst sıralarda değil. Ama kitapçı vitrinlerine baktığımızda; bu büyük topluluk tarafından yılda üretilen güncel kitap ve dergi makalesi sayısının da pek fazla olmadığını gözlüyoruz.
Fikrî üretimdeki bu kısırlık, basın manşetlerinden TV kanallarının günlük programlarına kadar her alana yansıyor. Ciddi bir sığlık ve düzeysizlik içinde pireyi deve yaparak ya da devekuşu gibi kafamızı kuma sokup ciddi sorunları görmezden gelerek gün geçiriyoruz. Depremi yaşayarak kavradığımız gibi, Dünyadaki değişimi de ‘dokunarak’ kavramak istiyoruz. Ama düşünmeyi, okumayı, sağlıklı tartışmayı ve yazarak paylaşmayı öğrenemediğimiz sürece değişim, bizim için korkulacak ‘bir şey’ olmaya devam edecek.
Bir toplumda yeni fikrî açılımların olması veya başka çevrelerde üretilen yeni yaklaşımların kök tutabilmesi için o ülkenin sosyal yapısının buna uygun olması gerekir. Düşüncenin önündeki hukuksal, kültürel ve töresel engeller olduğu sürece yeni fikirlerin kamuoyuna mal olması mümkün olmaz.
“Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak taş, sopa vb. araçlarla döverek öldürmesine” linç adı verilir. Ama linçin tek uygulaması, fiziksel şiddet biçiminde olmaz. Bu ülkede yaşayan pek çok aydın, aralarında ‘okumuşların’ da yer aldığı bağnazlar güruhunun sosyal, kültürel ve fikrî linç girişimlerinden -karalamalarından ve tacizlerinden- kendilerini koruyamamışlardır. İşin ilginç yanı; pek çok fikrî linç olayının gerekçesi olarak ‘vatan, millet, Sakarya’ gibi hamasî unsurların kullanılmış olmasıdır.
Yirminci yüzyılın özellikle son 20 yılı, fikrî anlamda pek çok yeni düşüncenin ve bunları içeren eserlerin üretildiği bir dönem oldu. Yaklaşık 30 yıldır yaşadığımız bu zihinsel dönüşüm sürecinin hızlanarak devam edeceği anlaşılıyor. Ne yazık ki; bu çalışmaların pek çoğunun Türkçe çevirileri henüz ortalıkta yok. Yabancı dil konusunda özürlü olan toplumuz, bu nedenle fikrî kısırlığı katlanmış olarak yaşamaya devam ediyor.
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde üretilen kitap, makale, proje ve patent gibi düşünsel yaratıları bizim akametimiz ile karşılaştırdığımızda içimizin cız etmemesi mümkün mü? Lütfen (imkânınız varsa) yaygın ve yerel medyanın manşetlerini küresel olan iletişim organlarında yer alanlarla karşılaştırmayı deneyin. Bilimin, teknolojinin, ar-ge’nin, sanatın, felsefenin, demokrasinin, özgürlüğün, gelişmenin, değişimin ve daha pek çok ‘iyi şeyin’ ne denli düşük bir yüzdesine sahip olduğumuzu görsel ve işitsel olarak ama mutlaka üzülerek göreceksiniz.
1 Eylül 2010 Çarşamba
Biz Bu Yarışta Nal Toplarız
Biz Bu Yarışta Nal Toplarız
Gürcan Banger
Hürriyet’in İnternet sitesinde haber şöyle verilmiş: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Temmuz ayı geçici dış ticaret verilerini açıkladı. Türkiye'de, Temmuz ayında, 2009'un aynı ayına göre ihracat yüzde 6 artarak 9 milyar 597 milyon dolar, ithalat ise yüzde 24,6 artışla 16 milyar 13 milyon dolar olarak gerçekleşti. Temmuz ayında geçen yılın aynı ayına göre, dış ticaret açığı yaklaşık yüzde 70 oranında bir artış kaydederek, 3 milyar 796 milyon dolardan 6 milyar 417 milyon dolara ulaştı. 2009 Temmuz ayında yüzde 70,5 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2010 Temmuz ayında yüzde 59,9'a geriledi.”
2009 yılı krizin daha yoğun yaşandığı bir yıldı. İthalatın daha düşük olmasını olağan karşılamak gerekli… Buradaki ihracatın ithalatı karşılama oranının düşmesinden kaynaklanıyor. Gelişen bir ekonomide artan ithalatla birlikte ihracatın daha fazla artması ve yurtiçinde katılan değerle ülke ekonomisinin kazancının yükselmesi beklenir. Hâlbuki Türkiye’de birim ihracat içinde ithalatın payı neredeyse yüzde 85’lere dayandı. 100’e sattığımız bir malın yaklaşık 70 - 85’ini zaten dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla bir yandan ithalat artıyor, diğer yandan bizim kattığımız değer azalıyor. Bunun adı da ‘dışa açık ekonomik büyüme’ oluyor. Bunu anlayan varsa beri gelsin.
Dünyada bilim ve teknolojide hızlı gelişmeler var. Eğer bir yarışta hızlı ve gelişmiş otomobile sahip olan siz değilseniz, otomobil teknolojisinin geldiği üst düzey nokta konusunda fazla sevinmenize gerek yoktur. Çünkü yüksek nitelikli otomobile sahip olan yarışta sizi geride bırakır gider. İşte; bilimsel ve teknolojik gelişme de buna benziyor. “Oh, ne güzel! Dünya, bilim ve teknoloji alanında gelişmeler kaydediyor” dediğinizde, kendinize dönüp “Bu arada ben ne yapıyorum?” diye sormanız gerekir. Çünkü bilim ve teknolojide “dünya” diye söyleyebileceğimiz bir olgudan daha çok, bu gücü ve gelişimi elinde tutan gelişmiş ülkeler var. Eğer bilimsel ve teknolojik gelişme için ülke olarak gerekli vizyona ve yapılanmaya sahip değilsek; “Gelişiyor” dediğimiz şey, bizi gerilerde bırakmaya aday olan şeydir.
Bilimsel ve teknolojik buluşlar, gelişmiş ülkeleri daha ilerilere götürürken, ekonomik gelişimini tamamlayamamış ülkelerin daha da geri kalmasına neden oluyor. Gelişmiş ekonomilerde bilime, teknolojiye, araştırmaya, geliştirmeye ve yenilikçiliğe verilen önem, bu ülkelerin pek çok açıdan gücü ellerinde tutmalarına neden oluyor. Geri kalmış olanlar ise ancak büyük bedeller ödeyerek bu gelişimin ürünlerini satın almak zorunda kalıyorlar. Gelişmişlerin geri kalmışlardan elde ettikleri artı değer ise yeni atılımlar için taze kaynak oluşturuyor. Bugün az gelişmiş ülkelerde yaşanan zulmün ve zilletin arkasında, geri kalmışlığın bilim ve teknoloji alanında gerekli model ve söylemi oluşturamamış olması var.
Az gelişmiş ülkelerin en temel sorunlarından birisi sermaye birikimi konusundaki zafiyetidir. Sermaye birikimi sağlanamayınca veya sağlansa bile bu birikim gerekli hedefler için uygun kanallara akıtılamadıkça, geri kalmışlık sarmalını aşmak mümkün görülmüyor. Büyük oranda ithalata dayalı ekonomik yapılanmalara dayalı IMF ve Dünya Bankası politikaları ile az gelişmişliği kıracak gerekli kalkınma sürecinin sağlanamayacağı her gün bir kez daha kanıtlanıyor.
Gelişmiş ülkelerin katma değer yarattıkları sektörlere baktığımızda; genelde bunların arkasında bilim, teknoloji, yenilikçilik ve ar-ge gibi unsurların varlığı dikkati çekiyor. Bugüne kadar fasoncu işgücü, hammadde ve düşük teknoloji içeren malların ihracatı ile hiçbir ülkenin az gelişmişlik zincirlerini kıramadığını görüyoruz. Belli dönemlerde kısmî iyileşmeler sağlansa bile; ekonomik ve sosyal kalkınma, sürdürülebilirlik niteliğine sahip olamıyor.
Okumuş ve elit çevrelerde bilim ve teknolojik gelişimi alkışlamaya benzer bir diğer eğilim de küreselleşmenin yüceltilmesi olarak görülüyor. Hâlbuki küreselleşmenin sonuçlarının farklı ekonomik kalkınma düzeyindeki ülkelere farklı biçimlerde yansıdığını biliyoruz. Örneğin küreselleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan küresel bütünleşme biçimleri, az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin dünya ekonomisi içindeki güç ve etkinliğini giderek azaltıyor. Bu durum, bir başka boyutta siyasal ve askersel alandaki güç ve etki kayıpları olarak yansıyor.
Küreselleşme süreci, bir anlamda gelişmiş ülkelerin taleplerinin her an daha fazla küresel bir nitelik almasına neden oluyor. Küreselleşme ile sınırlar belirsizleşirken, gelişmiş devletler başka ülkelerin sınırları içinde kalan her türden kaynak için daha fazla talepkâr olmaya başladılar. Örneğin Ortadoğu’nun petrol kaynakları üzerinde gözlediğimiz saldırgan emeller bu olgunun örneklerinin başında geliyor.
Bir noktayı vurgulayarak bitirmek istiyorum. IMF ve Dünya Bankası politikalarının hedefi, az gelişmiş ülkelerin dışarıdan daha fazla küresel kaynak sağlamaları gibi görünüyor ya da gösteriliyor. Hâlbuki bu politikaların uygulamasına finans sektörü ve dış ticaret açısından baktığımızda; az gelişmişlerden gelişmişlere doğru giden kaynak akışının, gelenden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Özetle; bugün gelişmişlerin geri kalmışlardan beslenmesinin sadece farklı bir görünümünü yaşıyoruz. Çözüm ümidi var mı? Ne yazık ki; buna kısa vadede olumlu bir cevap vermek zor.
Özetle; ülke ekonomisinde ne tutsan elinde kalıyor. İşte; artan ithalat, katma değerli olamayan ihracat, yükselen cari açık… Bilimsel çalışma, ar-ge, ür-ge, teknoloji geliştirme bu ülkenin ufkunda yükselir mi, bilen yok. Bilen olmadığı gibi sorunlara sahip çıkıp çözecek gibi bir rüzgâr da esmiyor.
Gürcan Banger
Hürriyet’in İnternet sitesinde haber şöyle verilmiş: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Temmuz ayı geçici dış ticaret verilerini açıkladı. Türkiye'de, Temmuz ayında, 2009'un aynı ayına göre ihracat yüzde 6 artarak 9 milyar 597 milyon dolar, ithalat ise yüzde 24,6 artışla 16 milyar 13 milyon dolar olarak gerçekleşti. Temmuz ayında geçen yılın aynı ayına göre, dış ticaret açığı yaklaşık yüzde 70 oranında bir artış kaydederek, 3 milyar 796 milyon dolardan 6 milyar 417 milyon dolara ulaştı. 2009 Temmuz ayında yüzde 70,5 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2010 Temmuz ayında yüzde 59,9'a geriledi.”
2009 yılı krizin daha yoğun yaşandığı bir yıldı. İthalatın daha düşük olmasını olağan karşılamak gerekli… Buradaki ihracatın ithalatı karşılama oranının düşmesinden kaynaklanıyor. Gelişen bir ekonomide artan ithalatla birlikte ihracatın daha fazla artması ve yurtiçinde katılan değerle ülke ekonomisinin kazancının yükselmesi beklenir. Hâlbuki Türkiye’de birim ihracat içinde ithalatın payı neredeyse yüzde 85’lere dayandı. 100’e sattığımız bir malın yaklaşık 70 - 85’ini zaten dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla bir yandan ithalat artıyor, diğer yandan bizim kattığımız değer azalıyor. Bunun adı da ‘dışa açık ekonomik büyüme’ oluyor. Bunu anlayan varsa beri gelsin.
Dünyada bilim ve teknolojide hızlı gelişmeler var. Eğer bir yarışta hızlı ve gelişmiş otomobile sahip olan siz değilseniz, otomobil teknolojisinin geldiği üst düzey nokta konusunda fazla sevinmenize gerek yoktur. Çünkü yüksek nitelikli otomobile sahip olan yarışta sizi geride bırakır gider. İşte; bilimsel ve teknolojik gelişme de buna benziyor. “Oh, ne güzel! Dünya, bilim ve teknoloji alanında gelişmeler kaydediyor” dediğinizde, kendinize dönüp “Bu arada ben ne yapıyorum?” diye sormanız gerekir. Çünkü bilim ve teknolojide “dünya” diye söyleyebileceğimiz bir olgudan daha çok, bu gücü ve gelişimi elinde tutan gelişmiş ülkeler var. Eğer bilimsel ve teknolojik gelişme için ülke olarak gerekli vizyona ve yapılanmaya sahip değilsek; “Gelişiyor” dediğimiz şey, bizi gerilerde bırakmaya aday olan şeydir.
Bilimsel ve teknolojik buluşlar, gelişmiş ülkeleri daha ilerilere götürürken, ekonomik gelişimini tamamlayamamış ülkelerin daha da geri kalmasına neden oluyor. Gelişmiş ekonomilerde bilime, teknolojiye, araştırmaya, geliştirmeye ve yenilikçiliğe verilen önem, bu ülkelerin pek çok açıdan gücü ellerinde tutmalarına neden oluyor. Geri kalmış olanlar ise ancak büyük bedeller ödeyerek bu gelişimin ürünlerini satın almak zorunda kalıyorlar. Gelişmişlerin geri kalmışlardan elde ettikleri artı değer ise yeni atılımlar için taze kaynak oluşturuyor. Bugün az gelişmiş ülkelerde yaşanan zulmün ve zilletin arkasında, geri kalmışlığın bilim ve teknoloji alanında gerekli model ve söylemi oluşturamamış olması var.
Az gelişmiş ülkelerin en temel sorunlarından birisi sermaye birikimi konusundaki zafiyetidir. Sermaye birikimi sağlanamayınca veya sağlansa bile bu birikim gerekli hedefler için uygun kanallara akıtılamadıkça, geri kalmışlık sarmalını aşmak mümkün görülmüyor. Büyük oranda ithalata dayalı ekonomik yapılanmalara dayalı IMF ve Dünya Bankası politikaları ile az gelişmişliği kıracak gerekli kalkınma sürecinin sağlanamayacağı her gün bir kez daha kanıtlanıyor.
Gelişmiş ülkelerin katma değer yarattıkları sektörlere baktığımızda; genelde bunların arkasında bilim, teknoloji, yenilikçilik ve ar-ge gibi unsurların varlığı dikkati çekiyor. Bugüne kadar fasoncu işgücü, hammadde ve düşük teknoloji içeren malların ihracatı ile hiçbir ülkenin az gelişmişlik zincirlerini kıramadığını görüyoruz. Belli dönemlerde kısmî iyileşmeler sağlansa bile; ekonomik ve sosyal kalkınma, sürdürülebilirlik niteliğine sahip olamıyor.
Okumuş ve elit çevrelerde bilim ve teknolojik gelişimi alkışlamaya benzer bir diğer eğilim de küreselleşmenin yüceltilmesi olarak görülüyor. Hâlbuki küreselleşmenin sonuçlarının farklı ekonomik kalkınma düzeyindeki ülkelere farklı biçimlerde yansıdığını biliyoruz. Örneğin küreselleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan küresel bütünleşme biçimleri, az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin dünya ekonomisi içindeki güç ve etkinliğini giderek azaltıyor. Bu durum, bir başka boyutta siyasal ve askersel alandaki güç ve etki kayıpları olarak yansıyor.
Küreselleşme süreci, bir anlamda gelişmiş ülkelerin taleplerinin her an daha fazla küresel bir nitelik almasına neden oluyor. Küreselleşme ile sınırlar belirsizleşirken, gelişmiş devletler başka ülkelerin sınırları içinde kalan her türden kaynak için daha fazla talepkâr olmaya başladılar. Örneğin Ortadoğu’nun petrol kaynakları üzerinde gözlediğimiz saldırgan emeller bu olgunun örneklerinin başında geliyor.
Bir noktayı vurgulayarak bitirmek istiyorum. IMF ve Dünya Bankası politikalarının hedefi, az gelişmiş ülkelerin dışarıdan daha fazla küresel kaynak sağlamaları gibi görünüyor ya da gösteriliyor. Hâlbuki bu politikaların uygulamasına finans sektörü ve dış ticaret açısından baktığımızda; az gelişmişlerden gelişmişlere doğru giden kaynak akışının, gelenden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Özetle; bugün gelişmişlerin geri kalmışlardan beslenmesinin sadece farklı bir görünümünü yaşıyoruz. Çözüm ümidi var mı? Ne yazık ki; buna kısa vadede olumlu bir cevap vermek zor.
Özetle; ülke ekonomisinde ne tutsan elinde kalıyor. İşte; artan ithalat, katma değerli olamayan ihracat, yükselen cari açık… Bilimsel çalışma, ar-ge, ür-ge, teknoloji geliştirme bu ülkenin ufkunda yükselir mi, bilen yok. Bilen olmadığı gibi sorunlara sahip çıkıp çözecek gibi bir rüzgâr da esmiyor.
Etiketler:
Bilim,
ekonomi,
Gürcan Banger,
Teknoloji
13 Ağustos 2010 Cuma
Bilim, Teknoloji ve Gelişme
Bilim, Teknoloji ve Gelişme
Gürcan Banger
Bu hafta “Geleceğe Bakış” isimli köşemde; ülkemizde bilimin durumunu ele alan iki yazı yayınladım. Bir de; Dünyanın durumuna ve gelişimine göz atmakta yarar var. Masamızda duran bilgisayara bakıp Dünyanın eriştiği bilim ve teknoloji aşamasından memnun oluyoruz. Sinema filmlerini izlerken bu gelişmenin eriştiği boyutları biraz daha yakından izliyoruz. Fuarlarda veya bunlara ilişkin TV haberleri tüylerimizi ürpertecek biçimde olumlu veya olumsuz bizi etkiliyor. Kimi zaman bu bilimsel birikime, teknolojik deneyime kimin sahip olduğu, çoğu zaman bizim ancak ürünlerin ve hizmetlerin kullanıcısı olabildiğimiz gözden kaçıveriyor.
Eğer en hızlı ve gelişmiş otomobile sahip olan siz değilseniz, otomobil teknolojisinin geldiği üst düzey nokta konusunda fazla sevinmeniz biraz garip olur. Çünkü yüksek nitelikli otomobile sahip olan yarışta sizi geride bırakır gider. İşte; bilimsel ve teknolojik gelişme de buna benziyor. Parasını verip teknolojinin en son ürününü alabiliyorum diyebilirsiniz. Bu durum, bilime ve teknolojiye hakim olduğunuzu değil, sadece harcayacak çok fazla paranız olduğunu (ya da sonuçta hayli borçlu kalacağınızı) gösterir.
“Bu, harika bir dünya… İnsanlık, bilim ve teknoloji alanında dev adımlar atıyor” dediğinizde, kendinize dönüp “Yahu; gelişmiş ekonomiler önemli işler yaparken ben ne yapıyorum?” diye sormanız gerekir. Çünkü bilim ve teknolojide “gelişmiş dünya” diye söyleyebileceğimiz bir gerçekten daha çok, bu gücü, gelişimi ve birikimi elinde tutan gelişmiş ülkeler var. Eğer bilimsel ve teknolojik gelişme için ülke olarak gerekli vizyona ve yapılanmaya sahip değilsek; “Gelişiyor” dediğimiz ‘şey’, bizi gerilerde bırakmaya aday olan ‘şeydir’.
Bilimsel ve teknolojik buluşlar, gelişmiş ülkeleri daha ilerilere götürürken, ekonomik gelişimini tamamlayamamış ülkelerin daha da geri kalmasına neden oluyor. Gelişmiş ekonomilerde bilime, teknolojiye, araştırma ve geliştirme ile yenilikçiliğe verilen değer, bu ülkelerin pek çok açıdan küresel gücü ellerinde tutmalarına neden oluyor. Geri kalmış olanlar ise ancak büyük bedeller ödeyerek bu gelişimin ürünlerini satın almak zorunda kalıyorlar. Gelişmişlerin geri kalmışlardan elde ettikleri artı değer ise yeni atılımlar için taze kaynak oluşturuyor. Bugün az gelişmiş ülkelerde zulmün arkasında, geri kalmışlığın bilim ve teknoloji alanında gerekli model ve söylemi oluşturamamış olması var.
Az gelişmiş (ya da gelişmekte zorlanan) ülkelerin en temel sorunlarından birisi sermaye birikimi konusundaki zafiyetidir. Sermaye birikimi sağlanamayınca veya sağlansa bile bu birikim gerekli hedefler için uygun kanallara akıtılamadıkça, geri kalmışlık sarmalını aşmak mümkün görülmüyor. Büyük oranda ithalata dayalı ekonomik yapılanmalara dayalı IMF ve Dünya Bankası politikaları ile az gelişmişliği kıracak gerekli kalkınma sürecinin sağlanamayacağı her gün bir kez daha kanıtlanıyor.
Gelişmiş ülkelerin katma değer yarattıkları sektörlere baktığımızda; genelde bunların arkasında bilim, teknoloji, yenilikçilik ile araştırma ve geliştirme gibi unsurların varlığı dikkati çekiyor. Bugüne kadar fasoncu işgücü, hammadde ve düşük teknoloji içeren malların ihracatı ile hiçbir ülkenin az gelişmişlik zincirlerini kıramadığını görüyoruz. Belli dönemlerde kısmî iyileşmeler sağlansa bile; ekonomik ve sosyal kalkınma, sürdürülebilirlik düzeyine erişemiyor.
Entelektüel bazı çevrelerde bilim ve teknolojik gelişimi alkışlamaya benzer bir diğer eğilim de ‘küreselleşmenin yüceltilmesi’ olarak görülüyor. Hâlbuki küreselleşmenin sonuçlarının farklı ekonomik kalkınma düzeyindeki ülkelere (olumlu veya olumsuz) farklı biçimlerde yansıdığını biliyoruz. Örneğin küreselleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan küresel bütünleşme biçimleri, az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin dünya ekonomisi içindeki güç ve etkinliğini giderek azaltıyor. Bu durum, bir başka boyutta siyasal ve askersel alandaki güç ve etki kayıpları olarak yansıyor. Küreselleşmenin net ve objektif etkilerinden birisinin gelişmişler ve geride kalmışlar arasındaki uçurumun büyümesi olduğunu görmek gerekir.
Küreselleşme süreci, bir yönüyle gelişmiş ülkelerin taleplerinin her an daha fazla küresel bir nitelik almasına neden oluyor. Küreselleşme ile sınırlar belirsizleşirken, gelişmiş devletler başka ülkelerin sınırları içinde kalan her türden kaynak için daha fazla talepte bulunmaya başladılar. Örneğin Ortadoğu’nun petrol ve benzeri kaynakları üzerinde gözlediğimiz saldırgan ve sömürgen emeller bu olgunun örneklerinin başında geliyor. Benzeri uygulamaları Afrika’da da giderek daha sık ve yoğun biçimde izliyoruz.
IMF ve Dünya Bankası politikalarının hedefi, az gelişmiş (gelişmekte zorlanan ve istikrara ulaşamayan) ülkelerin dışarıdan daha fazla küresel kaynak sağlamaları gibi görünüyor ya da gösteriliyor. Hâlbuki bu politikaların uygulamasına finans sektörü ve dış ticaret açısından baktığımızda; az gelişmişlerden gelişmişlere doğru giden kaynak akışının, gelenden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Özetle; bugün gelişmişlerin geri kalmışlardan beslenmesinin sadece farklı bir görünümünü yaşıyoruz. Çözüm şansı ve fırsatları var mı? Ne yazık ki; ülkenin bilim ve teknoloji alanındaki durumuna bakarak buna olumlu bir cevap vermek kolay değil.
Bilim ve teknolojinin ufku açısından olumlu cevaplar vermeye çalışabilmek için kamudan özel sektöre, yerel yönetimlerden sivil topluma, eğitim – öğretim kuruluşlarından vatandaşlara kadar özümsenmiş bir vizyon ve yönlenmenin oluşması gerekiyor.
Gürcan Banger
Bu hafta “Geleceğe Bakış” isimli köşemde; ülkemizde bilimin durumunu ele alan iki yazı yayınladım. Bir de; Dünyanın durumuna ve gelişimine göz atmakta yarar var. Masamızda duran bilgisayara bakıp Dünyanın eriştiği bilim ve teknoloji aşamasından memnun oluyoruz. Sinema filmlerini izlerken bu gelişmenin eriştiği boyutları biraz daha yakından izliyoruz. Fuarlarda veya bunlara ilişkin TV haberleri tüylerimizi ürpertecek biçimde olumlu veya olumsuz bizi etkiliyor. Kimi zaman bu bilimsel birikime, teknolojik deneyime kimin sahip olduğu, çoğu zaman bizim ancak ürünlerin ve hizmetlerin kullanıcısı olabildiğimiz gözden kaçıveriyor.
Eğer en hızlı ve gelişmiş otomobile sahip olan siz değilseniz, otomobil teknolojisinin geldiği üst düzey nokta konusunda fazla sevinmeniz biraz garip olur. Çünkü yüksek nitelikli otomobile sahip olan yarışta sizi geride bırakır gider. İşte; bilimsel ve teknolojik gelişme de buna benziyor. Parasını verip teknolojinin en son ürününü alabiliyorum diyebilirsiniz. Bu durum, bilime ve teknolojiye hakim olduğunuzu değil, sadece harcayacak çok fazla paranız olduğunu (ya da sonuçta hayli borçlu kalacağınızı) gösterir.
“Bu, harika bir dünya… İnsanlık, bilim ve teknoloji alanında dev adımlar atıyor” dediğinizde, kendinize dönüp “Yahu; gelişmiş ekonomiler önemli işler yaparken ben ne yapıyorum?” diye sormanız gerekir. Çünkü bilim ve teknolojide “gelişmiş dünya” diye söyleyebileceğimiz bir gerçekten daha çok, bu gücü, gelişimi ve birikimi elinde tutan gelişmiş ülkeler var. Eğer bilimsel ve teknolojik gelişme için ülke olarak gerekli vizyona ve yapılanmaya sahip değilsek; “Gelişiyor” dediğimiz ‘şey’, bizi gerilerde bırakmaya aday olan ‘şeydir’.
Bilimsel ve teknolojik buluşlar, gelişmiş ülkeleri daha ilerilere götürürken, ekonomik gelişimini tamamlayamamış ülkelerin daha da geri kalmasına neden oluyor. Gelişmiş ekonomilerde bilime, teknolojiye, araştırma ve geliştirme ile yenilikçiliğe verilen değer, bu ülkelerin pek çok açıdan küresel gücü ellerinde tutmalarına neden oluyor. Geri kalmış olanlar ise ancak büyük bedeller ödeyerek bu gelişimin ürünlerini satın almak zorunda kalıyorlar. Gelişmişlerin geri kalmışlardan elde ettikleri artı değer ise yeni atılımlar için taze kaynak oluşturuyor. Bugün az gelişmiş ülkelerde zulmün arkasında, geri kalmışlığın bilim ve teknoloji alanında gerekli model ve söylemi oluşturamamış olması var.
Az gelişmiş (ya da gelişmekte zorlanan) ülkelerin en temel sorunlarından birisi sermaye birikimi konusundaki zafiyetidir. Sermaye birikimi sağlanamayınca veya sağlansa bile bu birikim gerekli hedefler için uygun kanallara akıtılamadıkça, geri kalmışlık sarmalını aşmak mümkün görülmüyor. Büyük oranda ithalata dayalı ekonomik yapılanmalara dayalı IMF ve Dünya Bankası politikaları ile az gelişmişliği kıracak gerekli kalkınma sürecinin sağlanamayacağı her gün bir kez daha kanıtlanıyor.
Gelişmiş ülkelerin katma değer yarattıkları sektörlere baktığımızda; genelde bunların arkasında bilim, teknoloji, yenilikçilik ile araştırma ve geliştirme gibi unsurların varlığı dikkati çekiyor. Bugüne kadar fasoncu işgücü, hammadde ve düşük teknoloji içeren malların ihracatı ile hiçbir ülkenin az gelişmişlik zincirlerini kıramadığını görüyoruz. Belli dönemlerde kısmî iyileşmeler sağlansa bile; ekonomik ve sosyal kalkınma, sürdürülebilirlik düzeyine erişemiyor.
Entelektüel bazı çevrelerde bilim ve teknolojik gelişimi alkışlamaya benzer bir diğer eğilim de ‘küreselleşmenin yüceltilmesi’ olarak görülüyor. Hâlbuki küreselleşmenin sonuçlarının farklı ekonomik kalkınma düzeyindeki ülkelere (olumlu veya olumsuz) farklı biçimlerde yansıdığını biliyoruz. Örneğin küreselleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan küresel bütünleşme biçimleri, az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin dünya ekonomisi içindeki güç ve etkinliğini giderek azaltıyor. Bu durum, bir başka boyutta siyasal ve askersel alandaki güç ve etki kayıpları olarak yansıyor. Küreselleşmenin net ve objektif etkilerinden birisinin gelişmişler ve geride kalmışlar arasındaki uçurumun büyümesi olduğunu görmek gerekir.
Küreselleşme süreci, bir yönüyle gelişmiş ülkelerin taleplerinin her an daha fazla küresel bir nitelik almasına neden oluyor. Küreselleşme ile sınırlar belirsizleşirken, gelişmiş devletler başka ülkelerin sınırları içinde kalan her türden kaynak için daha fazla talepte bulunmaya başladılar. Örneğin Ortadoğu’nun petrol ve benzeri kaynakları üzerinde gözlediğimiz saldırgan ve sömürgen emeller bu olgunun örneklerinin başında geliyor. Benzeri uygulamaları Afrika’da da giderek daha sık ve yoğun biçimde izliyoruz.
IMF ve Dünya Bankası politikalarının hedefi, az gelişmiş (gelişmekte zorlanan ve istikrara ulaşamayan) ülkelerin dışarıdan daha fazla küresel kaynak sağlamaları gibi görünüyor ya da gösteriliyor. Hâlbuki bu politikaların uygulamasına finans sektörü ve dış ticaret açısından baktığımızda; az gelişmişlerden gelişmişlere doğru giden kaynak akışının, gelenden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Özetle; bugün gelişmişlerin geri kalmışlardan beslenmesinin sadece farklı bir görünümünü yaşıyoruz. Çözüm şansı ve fırsatları var mı? Ne yazık ki; ülkenin bilim ve teknoloji alanındaki durumuna bakarak buna olumlu bir cevap vermek kolay değil.
Bilim ve teknolojinin ufku açısından olumlu cevaplar vermeye çalışabilmek için kamudan özel sektöre, yerel yönetimlerden sivil topluma, eğitim – öğretim kuruluşlarından vatandaşlara kadar özümsenmiş bir vizyon ve yönlenmenin oluşması gerekiyor.
Etiketler:
Bilim,
Gelişme,
Gürcan Banger,
Teknoloji
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
