Akıl ve Fikirde Değişim
Gürcan Banger
Dünyayı magazin ve futboldaki işlerin ötesinde izlemek lazım. Bilimde, teknolojide, düşüncede, sanatta gelişen her türlü teorik ve pratik katkılar örneklerini yakından anlamak ve öğrenmek gerekli. Bu izlemeyi ve öğrenmeyi kurumsallaştırmak şart. Birtakım akil kişilerin gayretleri ülkenin zihinsel, düşünsel yükünü kaldırmak için yeterli değil.
20’nci yüzyılın son çeyreğinin (oluşumu ve etkileri hâlâ sürmekte olan) bir kırılma ile başladığı kanaatindeyim. Bu kırılmanın öncesi ve sonrası oldukça farklı özellikler taşıyor. Bu niteliklerin temel iki tanesi ‘küreselleşme ve yerelleşme’ eğilimleridir. Bu iki eğilim arasındaki karşılıklı etkileşimi ve doğurduğu sonuçları da unutmamak gerekir.
Kırılma sonrası ortaya çıkan sonuçlardan birisi, dünya ekonomisinde ulusların, ulus devletlerin, ulusal ekonomilerin görünürlüğünün silikleşmesi yanında kentlerin daha belirgin hale gelmesidir. Bir anlamda küresel rekabetin yeni boyutlarından birisi, kentler arası yarıştır. Küresel, ulusal veya bölgesel boyutlarda her kent, rakiplerinin önünde bir pozisyona sahip olabilmek için gayretli ve aceleci çalışmalar içindedir.
Eski çağlarda; Babil’in Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri, veya Rodos Heykeli gibi bazı yüksek nitelikli yapılardan (tarihçi Herodot’un bir fikri olarak) ‘Dünyanın Yedi Harikası’ biçiminde söz edildiğini bilirsiniz. Son yıllarda ise ‘Avrupa kenti’, ‘Dünya kenti’ veya ‘markalaşmış kent’ gibi kavramlardan sıklıkla söz ediliyor. Bu yeni söylem, kentlerin artan önemini ifade etmek için yeterli bir işarettir.
Bir kent, yükselişini kendi kendine gerçekleştiremez. Hiç kuşkusuz; kentler arası rekabet sürecinde geleceğini yaratmak üzere kendini uygun biçimde ‘yeniden organize’ etmelidir. Kentte yer alan ve değişime katkıda bulunacak olan tüm ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin birlikte ve uyumlu hareket etmesi gerekir. Yine yukarıda söz ettiğim kırılma noktasından başlayarak, ağ (kentsel ağ) kavramının ortaya çıkışındaki anafikir budur.
Bir kentsel ağ, konuya bağlı olarak o şehirdeki ekonomik, sosyal veya sivil aktörlerin kentin durum tespitini yapmak, geleceğini tasarlamak ve kentsel gidişatı denetlemek üzere bir araya geldikleri bir iletişim ve etkileşim (gerektiğinde ise çalışma) ortamıdır. Kentsel ağ, zorunlu olarak bir konsey veya platform olmak zorunda değildir. Kentte yapılan ve sonuçları açısından bir kentin geleceğini etkileyebilecek olan bir kongre veya sempozyum da (yarattığı iletişim ortamı açısından) bir ağ veya en azından bir ‘ağ başlangıcı’ sayılabilir.
Bazı bilimsel toplantılar vardır ki, sadece bu konuda uzman olan kişilere yöneliktir. Bu tür ortamlarda geniş ve yaygın katılımın gerçekleşmesi beklenmez. Ama bir kongre orada sunulan bilimsel bildirilerin ve yapılan tartışmaların uygulanması açısından bir kenti veya bir ekonomik sektörü etkileme ihtimalini içeriyorsa, o faaliyette kent yöneticilerinin, bürokratların ve en önemlisi iş insanlarının bulunması beklenir. Örneğin meslek odalarından ve sivil toplum kuruluşlarından yönetici ve üyelerin yaygın katılımı istenen özelliklerden bir tanesidir.
Ne yazık ki; ekonomik ve sosyal etkileri olabilecek bilimsel toplantılarda yukarıda sözünü ettiğim katılımı görmek de zorlanıyoruz. Sivil toplum çalışmalarında gördüğümüz katılım düşüklüğünün, bilimsel etkinliklere de yansıdığını görmek üzücü oluyor. Bilimsel ve teknolojik çalışmaların sonuçlarından yararlanmasını umduğumuz yatırımcı, girişimci ve iş sahiplerinin katılımda yerlerini alamadığını gözlüyoruz. Bu gerçek de ülkemizde ve kentlerimizde üniversiteler ile iş dünyasının birbirinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Bu tespiti yaparken iş sahiplerinin kongre ve sempozyum türündeki faaliyetlere ilgisiz kaldığını söylemek haksızlık olur. Farklı kesimleri etkinliklere davet ve teşvik etmede de zafiyet ve eksiklikler var. Kentin ve bölgenin aktörlerinin bu tür etkinliklerdeki yerlerinin ancak ‘para babası’ (sponsor) olmaktan öte algılanmadığını itiraf etmek gerekir. Görüntü şudur: ‘Bilim erbabı’, (yayın yapma veya rekreasyon gibi) kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak bir etkinlik düzenliyor ve bunun bedelini de sponsorlara ödetiyorlar. İşe ve uygulamaya yönelik karşılıklı iletişim ve etkileşim bunun ötesine geçmiyor. Bu anlayış da; yeni çağın rekabet koşullarına asla uygun değil. Bir kentte yer alan her aktörün, o kent ile ilgili kaçamayacağı sorumlulukları ve o kentte bulunmaktan kaynaklanan sosyal sorumluluk görevleri var.
Akıl ve fikirde gelişime, değişime, dönüşüme ve teşvike ihtiyacımız var. Ne zaman ki; bilimi, teknolojiyi, düşünceyi ve sanatı cebi doldurmanın, banal magazinin ve verimsiz temaşanın önüne koyabileceğiz, o zaman ülkenin geleceğe doğru adımlar attığını göreceğiz. İşin özü bu…
yerelleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yerelleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Eylül 2010 Çarşamba
Akıl ve Fikirde Değişim
Etiketler:
ar-ge,
Bilim,
değişim,
Gürcan Banger,
küreselleşme,
Teknoloji,
yerelleşme
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Küreselleşme, Yerelleşme ve Kültür
Küreselleşme, Yerelleşme ve Kültür
Gürcan Banger
Küreselleşme sözcüğünü sıklıkla kullanıyoruz. Muhtemelen; çoğu zaman dünyada ne olup bittiğinden haberimizin olması gibi bir anlama çekerek konuyu basitleştirmeyi tercih ediyoruz. Konunun özüne indiğimizde; küreselleşme denen olgunun dünya çapında bir bütünleşme olduğunu gözlüyoruz. Daha önceki çağlarda küreselleşmenin bazı öncülleri ve ipuçları bulunmakla birlikte; yaşanan durum yeni sayılması gereken bir gerçeklik…
Küreselleşme; ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, ekolojik ve teknolojik boyutlarda (eksenlerde) dünya çapında bir bütünleşmenin (olumlu yönleriyle dayanışmanın, olumsuz açılardan bir hegemonyanın) ifadesi olarak görünüyor. Küreselleşme olarak ifade edilen bu yeni durum, içinde pek çok farklı özelliği taşıyor.
Küresel çağ ile birlikte, finansın sınır tanımaz akışı çok yüksek debilere ulaştı. Bilişim, iletişim ve lojistikte çok ciddi teknolojik gelişmeler sağlandı. Üretim teknolojilerinde ekonominin yapısını ve ufkunu değiştiren pek çok gelişme oldu. Dünya’nın farklı bölgelerinde üretilen mal ve hizmetlere ulaşmak kolaylaştı. Ulusal, bölgesel ve yerel pazarlar genişleyerek küresel hale dönüştü; bu nedenle artık Dünya’nın tek bir Pazar olduğu söyleniyor. Tüm bu gelişmelerin ışığında mal ve hizmetler yanında bilginin de sınırlar ötesi akışı kolaylaştı. Böylece benzer mal ve hizmetleri Dünya’nın herhangi bir yerinde sağlamak mümkün oldu. Ürün ve hizmetlerin firmalar ömrü kısaldı; taklit ve kopyacılıkta zamanı kısaltan gelişmeler oldu. Dolayısıyla yenilikçilik (inovasyon), ar-ge ve tasarım önceki çağlara göre çok daha önemli hale geldi.
Tabii ki; bu süreci yönetenler ve denetleyenler, genelde gelişmiş ülkeler oldular. Herhangi bir piyasada bulabildiğimiz mal ve hizmetler ise, dolaylı veya dolaysız olarak gelişmiş ülkelerin pazara sundukları ticari ürünler oldu. Örneğin iyi bilinen bazı kolalı içecekler kendilerine yeni pazarlar buldular. Bir Amerikan giysisi olan blue-jean Dünya’nın her yerinde satılan ve giyilen bir ürün oldu. Yazılım ürünleri üretip satan Microsoft’un pazarı çok daha büyüdü. Gelişmiş ülkelerin özenilen otomobilleri daha kolay edinilebilir hale geldi. Neredeyse her cebimizde bir başka GSM hatlı telefon var. Evimizin her köşesi, gelişmiş ülkelerin patentine sahip oldukları elektronik ürünlerle doldu.
Gelişmiş ülkelerin üretim ve satış hacimleri büyürken, yerel üreticiler bu küresel baskılar karşısında geri çekilmek (mevzi kaybetmek) zorunda kaldılar. Bölgesel ve yerel son ürün imalatçıları, fasonculukla yetinmeye zorlandılar. Bir anlamda; küresel olan, bölgesel ve yerel olanı ezdi, yok etti.
Bu gelişmeler, sadece ticari mal ve hizmetlerde gerçekleşmedi. Kültür alışverişinde de durum, daima gelişmiş ülkeler lehine bir durum izledi. Başta medyada olmak üzere; değişik vesilelerle Batı kültürünün yaygınlaşma süreci hızlandı; bir kültürel aynılaşma başladı.
Batı’nın tüketim temelli kültürü de (diğer örneklerde olduğu gibi) bir tarihsel ve sosyolojik sürecin ürünüdür. O ülkelerde yaşayan toplumların doğal bir bileşenidir. Diğer yandan; bu kültür, tümüyle farklı özelliklere sahip ülkelere aktarıldığında, gelenek ve süreç farklılığı nedeniyle bir sığlıkla (ve yabancılaştırma unsuruyla) birlikte gelmektedir. Batı’nın kendine özgü kültürel zenginliği, tüketim amaçlı olarak diğer ülkelere transfer edildiğinde; gittiği ülkede kendini bir kültürel sığlık (ve yabancılaştırıcı katalizör) olarak ifade etmektedir. Bu tezin doğrulamasını görmek için, yaygın medyanın TV programlarını birkaç saat için bile olsa izlemek ve yabancılaştırma etkilerini tahmin etmeye çalışmak yeterlidir.
Sanırım; yabancı kültürün sığlaştırma ve yabancılaştırma etkisini biraz da bizim algı ve davranış modelimiz daha güçlü hale getiriyor. Küresel ve yerel değerler arasında yaptığımız ayrımcılık bunun en güzel örneklerinden birisini oluşturur. Örneğin Eyfel Kulesi’ni bir küresel değer olarak algılarken, kendi kentimizdeki bir Selçuklu camisini yerel bir değer olarak görüyoruz. Söz konusu camiyi bir evrensel değer olarak algılamakta zorluklar çekiyoruz.
Yine bu bağlamda; bir Türk müziği parçasını Batı sazları ile çalmayı ve Batı tarzı ile söylemeyi, ‘yerel olanı küresel olarak ifade etmek’ biçiminde anlamaya başladık. Adeta kendimizi Batı’lı insan beğendirmek, küresel olabilmekle eşdeğer olarak anlaşılmaya başlandı. Aslına bakarsanız; bu konu, yeni bir hikâye değil. Osmanlı’nın Batılılaşma merakına düşmesinden bu yana, yaşayageldiğimiz bir gerçeklik.
Kendi mutfağımızı yerel mutfak olarak algılarken, Fransız veya Çin mutfaklarını küresel olarak anlamaktaki ısrarı kavramak mümkün değil. Hadi diyelim ki; bize ait olan değerlerin çerçevesi dar ve üzerinde çalışmaya gerek var. Neden bu çalışmayı angaje bir Batı anlayışı ile yapmaya çalıştığımızı kavramak hiç mümkün değil.
Bir Dünya değeri olmaya doğru giden yol, önce kendi değerlerimizin Dünya değerleri ile eşdeğer olabileceğinin kabulünden geçiyor. Kendimizi azımsayarak, kendi değerlerimizi aşağı görerek gidebileceğimiz fazla yol yok. Kendisini önemli ve değerli bulmayanı, başkaları hiç bulmaz. Kendi başaramadığımızı, başkalarının bizim için yapmasını beklemeyelim.
Gürcan Banger
Küreselleşme sözcüğünü sıklıkla kullanıyoruz. Muhtemelen; çoğu zaman dünyada ne olup bittiğinden haberimizin olması gibi bir anlama çekerek konuyu basitleştirmeyi tercih ediyoruz. Konunun özüne indiğimizde; küreselleşme denen olgunun dünya çapında bir bütünleşme olduğunu gözlüyoruz. Daha önceki çağlarda küreselleşmenin bazı öncülleri ve ipuçları bulunmakla birlikte; yaşanan durum yeni sayılması gereken bir gerçeklik…
Küreselleşme; ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, ekolojik ve teknolojik boyutlarda (eksenlerde) dünya çapında bir bütünleşmenin (olumlu yönleriyle dayanışmanın, olumsuz açılardan bir hegemonyanın) ifadesi olarak görünüyor. Küreselleşme olarak ifade edilen bu yeni durum, içinde pek çok farklı özelliği taşıyor.
Küresel çağ ile birlikte, finansın sınır tanımaz akışı çok yüksek debilere ulaştı. Bilişim, iletişim ve lojistikte çok ciddi teknolojik gelişmeler sağlandı. Üretim teknolojilerinde ekonominin yapısını ve ufkunu değiştiren pek çok gelişme oldu. Dünya’nın farklı bölgelerinde üretilen mal ve hizmetlere ulaşmak kolaylaştı. Ulusal, bölgesel ve yerel pazarlar genişleyerek küresel hale dönüştü; bu nedenle artık Dünya’nın tek bir Pazar olduğu söyleniyor. Tüm bu gelişmelerin ışığında mal ve hizmetler yanında bilginin de sınırlar ötesi akışı kolaylaştı. Böylece benzer mal ve hizmetleri Dünya’nın herhangi bir yerinde sağlamak mümkün oldu. Ürün ve hizmetlerin firmalar ömrü kısaldı; taklit ve kopyacılıkta zamanı kısaltan gelişmeler oldu. Dolayısıyla yenilikçilik (inovasyon), ar-ge ve tasarım önceki çağlara göre çok daha önemli hale geldi.
Tabii ki; bu süreci yönetenler ve denetleyenler, genelde gelişmiş ülkeler oldular. Herhangi bir piyasada bulabildiğimiz mal ve hizmetler ise, dolaylı veya dolaysız olarak gelişmiş ülkelerin pazara sundukları ticari ürünler oldu. Örneğin iyi bilinen bazı kolalı içecekler kendilerine yeni pazarlar buldular. Bir Amerikan giysisi olan blue-jean Dünya’nın her yerinde satılan ve giyilen bir ürün oldu. Yazılım ürünleri üretip satan Microsoft’un pazarı çok daha büyüdü. Gelişmiş ülkelerin özenilen otomobilleri daha kolay edinilebilir hale geldi. Neredeyse her cebimizde bir başka GSM hatlı telefon var. Evimizin her köşesi, gelişmiş ülkelerin patentine sahip oldukları elektronik ürünlerle doldu.
Gelişmiş ülkelerin üretim ve satış hacimleri büyürken, yerel üreticiler bu küresel baskılar karşısında geri çekilmek (mevzi kaybetmek) zorunda kaldılar. Bölgesel ve yerel son ürün imalatçıları, fasonculukla yetinmeye zorlandılar. Bir anlamda; küresel olan, bölgesel ve yerel olanı ezdi, yok etti.
Bu gelişmeler, sadece ticari mal ve hizmetlerde gerçekleşmedi. Kültür alışverişinde de durum, daima gelişmiş ülkeler lehine bir durum izledi. Başta medyada olmak üzere; değişik vesilelerle Batı kültürünün yaygınlaşma süreci hızlandı; bir kültürel aynılaşma başladı.
Batı’nın tüketim temelli kültürü de (diğer örneklerde olduğu gibi) bir tarihsel ve sosyolojik sürecin ürünüdür. O ülkelerde yaşayan toplumların doğal bir bileşenidir. Diğer yandan; bu kültür, tümüyle farklı özelliklere sahip ülkelere aktarıldığında, gelenek ve süreç farklılığı nedeniyle bir sığlıkla (ve yabancılaştırma unsuruyla) birlikte gelmektedir. Batı’nın kendine özgü kültürel zenginliği, tüketim amaçlı olarak diğer ülkelere transfer edildiğinde; gittiği ülkede kendini bir kültürel sığlık (ve yabancılaştırıcı katalizör) olarak ifade etmektedir. Bu tezin doğrulamasını görmek için, yaygın medyanın TV programlarını birkaç saat için bile olsa izlemek ve yabancılaştırma etkilerini tahmin etmeye çalışmak yeterlidir.
Sanırım; yabancı kültürün sığlaştırma ve yabancılaştırma etkisini biraz da bizim algı ve davranış modelimiz daha güçlü hale getiriyor. Küresel ve yerel değerler arasında yaptığımız ayrımcılık bunun en güzel örneklerinden birisini oluşturur. Örneğin Eyfel Kulesi’ni bir küresel değer olarak algılarken, kendi kentimizdeki bir Selçuklu camisini yerel bir değer olarak görüyoruz. Söz konusu camiyi bir evrensel değer olarak algılamakta zorluklar çekiyoruz.
Yine bu bağlamda; bir Türk müziği parçasını Batı sazları ile çalmayı ve Batı tarzı ile söylemeyi, ‘yerel olanı küresel olarak ifade etmek’ biçiminde anlamaya başladık. Adeta kendimizi Batı’lı insan beğendirmek, küresel olabilmekle eşdeğer olarak anlaşılmaya başlandı. Aslına bakarsanız; bu konu, yeni bir hikâye değil. Osmanlı’nın Batılılaşma merakına düşmesinden bu yana, yaşayageldiğimiz bir gerçeklik.
Kendi mutfağımızı yerel mutfak olarak algılarken, Fransız veya Çin mutfaklarını küresel olarak anlamaktaki ısrarı kavramak mümkün değil. Hadi diyelim ki; bize ait olan değerlerin çerçevesi dar ve üzerinde çalışmaya gerek var. Neden bu çalışmayı angaje bir Batı anlayışı ile yapmaya çalıştığımızı kavramak hiç mümkün değil.
Bir Dünya değeri olmaya doğru giden yol, önce kendi değerlerimizin Dünya değerleri ile eşdeğer olabileceğinin kabulünden geçiyor. Kendimizi azımsayarak, kendi değerlerimizi aşağı görerek gidebileceğimiz fazla yol yok. Kendisini önemli ve değerli bulmayanı, başkaları hiç bulmaz. Kendi başaramadığımızı, başkalarının bizim için yapmasını beklemeyelim.
Etiketler:
kültür,
küresel değer,
küreselleşme,
yerel değer,
yerelleşme
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
