Sermaye, Bilgi ve Devlet
Gürcan Banger
Bilgi toplumu ifadesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kullanılmaya başladı. Öncelikle bilişim ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişim ve buna bağlı teknolojik değişimler, yaşanan çağın böyle isimlendirilmesine neden oldu. Bu yeni dönemde e-iş, e-ticaret, e-devlet gibi iş görme biçimlerinde önemli değişiklikler yaşadık. Daha önceki dönemlerde bilim ve teknolojilerdeki değişim bu denli hızlı ve ivmeli değildi.
Yine bu dönemde bilginin temel bir üretim girdisine dönüştüğü düşüncesiyle bilgiye verilen önem arttı. Konuyu biraz fazla abartanlar, bir üretim faktörü olarak bilginin, sermaye ve emeğin önüne geçtiğini ve bilgi toplumu çağında bilginin sermaye ve emekten daha önemli ve değerli olduğunu iddia etmeye başladılar.
Doğrusu; bilginin sermaye ve emekten (toplumun gelişiminden) ayrılarak sanki “gökten zembille inmiş” gibi kabul edilmesini yadırgıyorum. Bilginin değerinin, emek ve sermayenin değişen tanımlarını ve dolayısıyla bu üretim faktörlerinin gelişimini doğru kavramayan kafalar tarafından biraz abartıldığını düşünüyorum. Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir ki değişimin öz nitelikleri de değişiyor. Bu nedenle üretim kavramının ve buna bağlı unsurların değişmelerini ve çağa uygun yeni görünümler kazanmalarını son derece olağan buluyorum. Tabii ki, bilginin bugünkü aşırı değerlenmiş pozisyonunu da...
Değişim ve bilgisayar
Bilgisayarın, yeni iletişim ortam ve araçlarının insanların yaşam tarzlarında yenilikler yaratması son derece olağandır. Tekerleğin icadı, yazının bulunması, pusulanın kullanılmaya başlanması, buharla işleyen makinelerin yapılması ve bunlara benzer daha pek çok buluş insanlık tarihinin önemli dönüm noktaları olmuştur. Tüm bu buluşlar insanın yaşamında gerek kişisel, gerekse sosyal olarak önemli değişimlere neden olmuştur.
Bilişim ve iletişim alanında gelişmeleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunlar, 1950’lere kadar olan bilimsel ve teknolojik birikimin sonuçları olarak ortaya çıkmıştır ve tümü, bilişim ve iletişim alanındaki gelişmeler üzerine kurgulanmıştır.
Bilgisayarı diğer insan buluşlarından farklı kılan bazı özellikler vardır. Bilgisayar öncelikle bilgi depolayabilen bir aygıttır. Biz zamanların delikli kartlarla çalışan dokuma tezgâhlarına göre çok daha ileri ve gelişmiş özelliklere sahiptir. Bugünün bilgisayarlarının saniyede milyarlarca temel aritmetik işlemi yapabilecek hız özellikleri vardır. En önemlisi, bilişim sektörünün ticarileşmesindeki gelişmeler nedeniyle bilgisayarların büyük miktarlarda ucuza üretilmesi mümkün olmakta ve artık bilişim ve iletişim aygıtları kolaylıkla yaşamın değişik alanlarında uygulamalı kullanım şansı bulmaktadır.
Gelişimin yansıları
Bilişim ve iletişim sektörlerindeki hızlı ve kapsamlı gelişim, ekonomik sektörler arasında hizmetler sektörünün önem kazanmasına neden olmuştur. Bu nedenle hizmetler sektörünün gelişkinliği, bilgi toplumunun göstergelerinden birisi olarak kabul edilir.
Hizmetler sektörünün aşırı büyümesinin, Türkiye gibi ülkelerde kırdan kente göçün olumsuz etkileri ile gizli ve açık işsizliği gizleyen bir yanı olduğunu da unutmamalıyız. Ben, bilgi toplumunda bilginin emek ve sermayenin önüne geçtiğini iddia edenlere kuşku ile bakıyorum. Hele ki, yabancı sermayenin ülkemize gelip yatırım yapması için bir ip cambazlığı yapmadığımızın kaldığı şu günlerde... Bilgi önemlidir ama emek ve sermaye de en az bilgi kadar önemlidir. Bilginin öneminin artması, sermaye ve emeğin önemsiz olduğu anlamına hiçbir zaman gelmez.
Bilgi Toplumu ve Devlet
Bir toplumun sosyal göstergeleri vardır. Bunlardan birisi de devletin örgütlenme ve kurumsallaşma düzeyidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir devletin pozisyon kalitesini belirlemek için kullanılan göstergelerden birisi, bilgi karşısında aldığı tutum olagelmiştir.
Yaşadığımız döneme Bilgi Çağı adı verilmesinin nedeni, bu dönemde emek ve sermayeye ek olarak bilginin üretim faktörleri arasında değerinin yükselmesidir. Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle iş yapma biçimleri değişmiş ve bilgisayar ile Internet ortamında yapılan iş modelleri türetilmiştir. Bunlara kısaca e-iş adı veriliyor.
E-devlet
Ekonominin ve üretimin değişik biçimlerde önemli bir aktörü olan devletin de yeni iş görme modellerinden etkilenmemesi mümkün olamazdı. Devlet işlerinin (devletin devletle, vatandaşın devletle veya devletin kendisi ve vatandaşla olan işlerinin) bilişim ve Internet ortamına taşınması modeli için e-devlet tanımlaması kullanılıyor.
Öncelikle ABD’de başlayan devletin bilişim ortamına taşınması, toplumsal ilerlemenin bir gereği olarak bizim ülkemize de yansıdı. Ama anlaşılıyor ki, devlet bu konuda bilgisayar ortamında oyun oynayıp Internet’te sohbet eden küçük çocuklar kadar bile başarılı değil.
Ne yapmalı?
Devlet, bir anlamda toplumun aynasıdır. Toplumda bilimsel ve teknolojik ilerleme yer buldukça bunun yansıları doğrudan devlete olacaktır. Bu nedenle bilişimin önündeki engellerin kaldırılmasında ve sektörün teşvik edilmesinde devletin kolaylaştırıcı ve özendirici olması gereklidir.
Başta Ankara’daki seçilmiş temsilcilerimiz ve her kademedeki bürokratlarımız olmak üzere herkesin bir sonraki dönemde devleti dönüştürecek olan bilişim için neler yaptığını kendisine sorması gerekmektedir. Takdir edersiniz ki, kendisi bilgisayar kullanmayı bilmeyen kişilerin bilişim sektörünün (hiç kuşkusuz bilim yapmanın ve teknoloji geliştirmenin) önünü açmaya ve gelişimine katkıları da olması beklenemez.
bilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Şubat 2011 Cumartesi
7 Ekim 2010 Perşembe
Finansman, Pazarlama, Bilgi ve Danışmanlık
Finansman, Pazarlama, Bilgi ve Danışmanlık
Gürcan Banger
Hizmet, ticaret veya sanayi ayırt etmeksizin; iş çevrelerine ve firmalara yaptığım ziyaretlerde iki önemli eksiklik veya zafiyeti gözlüyorum. Bunlardan birincisi finansman… Parasal olarak çok güçlü olan firmalarımızda (ki, ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli olanlardan söz ediyorum) finansman yönetiminde ciddi sorunlar olabiliyor. Kurumsallaşma düzeyi düşük firmalarda bu durum daha açık bir şekilde gözleniyor.
İş dünyasının bir diğer eksiklik ve zafiyet alanı ise pazarlama… Henüz müşteri bekleme ve mevcut müşteri ile yetinme dönemini aşamadık. Pek çok işletme sahibi veya yöneticisi, pazarlamanın bir işletmenin en önemli birimlerinden / fonksiyonlarından birisi olduğunu kavramış değil. Çoğu zaman pazarlama ile satışçılık birbirine karıştırılıyor. Satışın bugünkü müşteriye hizmet, pazarlamanın ise geleceğin müşterisini yaratma olduğu olgusunu kavrayamadık.
Bir diğer ilginç yan ise işletme sahipleri ve yöneticilerinin önemli bir bölümünün bu eksiklikleri görme ve düzeltme konusunda fazlaca gayretli olmayışları… Tespit ve çözüme gayret olmadığı gibi; onun öncesinde bu tür işletme yönetimi fonksiyonlarını öğrenme konusunda da gözlenen bir girişimcilik yok.
İşletme kültürünü orta veya yüksek düzeyli okullarda öğrenmiş olsak bile bugünün şartlarında geçmişte öğrendiklerimiz yeterli olmuyor. Günümüzde iş alanında gelişen ihtiyaçlardan birisi, öğrenmenin sürekli hale gelmesidir. Sıklıkla ifade ettiğim gibi; sadece okul ile sınırlanmış bir öğrenim anlayışı, bugünün dünyasında yeterli değildir. Yaşamın hangi alanında yer alınırsa alınsın, bireylerin kendilerini sürekli geliştirmesi, günlük faaliyetlerin ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Hiç kuşkusuz; bizdeki gibi düşük yoğunluklu iş yaşamlarına bakarak, bu konuda bir değerlendirme yapmak doğru olmaz. Bugün rekabetin, bir yandan ulusal sınırlara dayandığı, diğer yandan küresel boyutlar kazandığı düşünülürse, eğitimsiz iş yaşamlarının ilerleyen zamanda çok daha büyük götürülerinin olacağı kesindir. Günümüzde ayakta kalmak ve gelişmek isteyen her işletme, eğitime hem kurumsal hem de kişisel düzeyde önem vermek zorundadır. Dev adımlarla büyüyen bilgi miktarı karşısında, dün ile bugünü bir tutarak kendini yenilemeden ayakta kalmaya çalışmak, geleceği kaybetmenin bir başka ismidir.
20’nci yüzyılın ortalarına kadar işletme yönetimi için gerekli olan bilgi miktarı sınırlı idi. Çoğu zaman okulda veya günlük yaşamın içinde elde edilen bilgiler ve deneyim yeterli olabiliyordu. Bugün ise işletme yönetimi, bilginin en etkin ve yoğun geliştiği alanlardan birisi olarak göze yapıyor. Pazarlama, satış, müşteri ilişkileri, bütçeleme, halkla ilişkiler, iletişim, reklam ve stratejik yönetim gibi konularda her gün ciltler dolusu yeni belge üretiliyor.
Bir yöneticinin veya iş sahibinin bu denli büyük, giderek artan ve çeşitlenen bilgi hacminin tümüne sahip olmasını beklemek hayal olur. Ayrıca çok da gerekli değildir. İşletme içinde yetki ve sorumluluklar dağıtılarak, bilgi ihtiyacı da paylaşılmış olur. Ama eğitim ihtiyacının tüm yöneticilerin sorunu olduğu düşünülürse, gerekli yönetim ve işletme bilgisinin sağlanması için ‘iyi’ bir yolun bulunması gerekir.
İşletmede bilgi ihtiyacını gidermenin geleneksel yollarının pek çoğu bilinir. Yöneticilerin kendilerini geliştirmek için okuma alışkanlıkları edinmeleri bunlardan bir tanesidir. Gene; bir geleneksel yaklaşım olarak işletme içinden birilerinin eğitim düzenlemesi düşünülebilir. Bir başka yol ise işletme dışında eğitim ve danışmanlık desteği almaktır. Diğer yandan; alınacak eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin ilgili işletmenin konu, amaç ve fonksiyonlarına uyumlu olması ve uygulamaya önem vermesi, başarı açısından vazgeçilmez önemdedir. ”Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek” konusunda kuşku yok. Ama bizim eğitim – öğretim modelimizin eksiklikleri ve zayıflıkları nedeniyle bazen bir firmanın ‘elinden tutup’ çözümü uygulamalı olarak üretmek gerekebiliyor.
Ülkemizde iş alanlarında eğitim ve danışmanlık veren firmaların sayıları son yıllarda artmaya başladı. AB süreci ile birlikte firmalar da eğitim ve danışmanlık desteği almanın önemini kavramaya başladılar. Pek çok firma, gerekli bilgi donanımı olmadan ekonomik büyümenin mümkün olmayacağını öğrendi. Bu bağlamda ihracatın değer kazanmasının da önemi var. Hızlı büyüyüp gelişen kentlere ve şirketlere baktığımızda, bilgiyi dayanak almış ihracatın önemini görüyoruz. İhracat için, geleneksel sanayi ve ticarete oranla çok daha fazla bilgiye ihtiyaç var.
Ülkemizde sanayileşme ve şirketleşme, kendi iç dinamikleri ile gelişmemiştir. Sınai ve ticari gelişmenin oluşmasında en büyük katkılar, dış dinamiklere ve kamuya aittir. Bu nedenle işletmelerimizin geleneksel bir iç değişim özelliği yoktur. İşletmelerimizin kurumsal bir işleyiş kazanmalarının tarihi de çok eski değildir. Bu iç değişim özelliğinin kazandırılmasında, işletme dışında alınacak eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin önemi ve yararı vardır.
İşletmelerimizin pek çoğu, yönetici ve sahiplerinin aynı ailenin bireyleri olduğu aile işletmeleridir. Bu tür işletmelerin en büyük sorunlarından birisi, ailenin büyümesi ile birlikte şirketin devamlılığında sorunlar yaşanmasıdır. Aile işletmelerinin önündeki ufuk, şirketin aile yapısına uygun biçimde kurumsallaşması ve yeniden yapılanmasıdır. Bu konuda da dışarıdan alınacak danışmanlık ve eğitim hizmetlerinin yararları olabilir.
Yaşadığınız kentteki kitapçıları dolaşın ve raflardaki kitapların konularına göz atın. Giderek artan sayıda iş dünyası ve iş kültürü ile ilgili kitap ve dergi bulunduğunu göreceksiniz. Dünyanın önemli bilim adamları ve düşünürleri arasında işletme gurularının sayısı hızla artıyor. Sadece bu göstergeler bile iş konusundaki görkemli değişimi anlatmak için yeterli. Artık okulda ya da baba işyerinde alınan deneyim yeterli değil. Daha fazla okumak, daha fazla uzmanı dinlemek ve ihtiyaç olduğunda danışmanlık hizmeti almak gerekir. Bu bağda bilgi, hiçbir dönemde olmadığı kadar önemli…
Gürcan Banger
Hizmet, ticaret veya sanayi ayırt etmeksizin; iş çevrelerine ve firmalara yaptığım ziyaretlerde iki önemli eksiklik veya zafiyeti gözlüyorum. Bunlardan birincisi finansman… Parasal olarak çok güçlü olan firmalarımızda (ki, ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli olanlardan söz ediyorum) finansman yönetiminde ciddi sorunlar olabiliyor. Kurumsallaşma düzeyi düşük firmalarda bu durum daha açık bir şekilde gözleniyor.
İş dünyasının bir diğer eksiklik ve zafiyet alanı ise pazarlama… Henüz müşteri bekleme ve mevcut müşteri ile yetinme dönemini aşamadık. Pek çok işletme sahibi veya yöneticisi, pazarlamanın bir işletmenin en önemli birimlerinden / fonksiyonlarından birisi olduğunu kavramış değil. Çoğu zaman pazarlama ile satışçılık birbirine karıştırılıyor. Satışın bugünkü müşteriye hizmet, pazarlamanın ise geleceğin müşterisini yaratma olduğu olgusunu kavrayamadık.
Bir diğer ilginç yan ise işletme sahipleri ve yöneticilerinin önemli bir bölümünün bu eksiklikleri görme ve düzeltme konusunda fazlaca gayretli olmayışları… Tespit ve çözüme gayret olmadığı gibi; onun öncesinde bu tür işletme yönetimi fonksiyonlarını öğrenme konusunda da gözlenen bir girişimcilik yok.
İşletme kültürünü orta veya yüksek düzeyli okullarda öğrenmiş olsak bile bugünün şartlarında geçmişte öğrendiklerimiz yeterli olmuyor. Günümüzde iş alanında gelişen ihtiyaçlardan birisi, öğrenmenin sürekli hale gelmesidir. Sıklıkla ifade ettiğim gibi; sadece okul ile sınırlanmış bir öğrenim anlayışı, bugünün dünyasında yeterli değildir. Yaşamın hangi alanında yer alınırsa alınsın, bireylerin kendilerini sürekli geliştirmesi, günlük faaliyetlerin ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Hiç kuşkusuz; bizdeki gibi düşük yoğunluklu iş yaşamlarına bakarak, bu konuda bir değerlendirme yapmak doğru olmaz. Bugün rekabetin, bir yandan ulusal sınırlara dayandığı, diğer yandan küresel boyutlar kazandığı düşünülürse, eğitimsiz iş yaşamlarının ilerleyen zamanda çok daha büyük götürülerinin olacağı kesindir. Günümüzde ayakta kalmak ve gelişmek isteyen her işletme, eğitime hem kurumsal hem de kişisel düzeyde önem vermek zorundadır. Dev adımlarla büyüyen bilgi miktarı karşısında, dün ile bugünü bir tutarak kendini yenilemeden ayakta kalmaya çalışmak, geleceği kaybetmenin bir başka ismidir.
20’nci yüzyılın ortalarına kadar işletme yönetimi için gerekli olan bilgi miktarı sınırlı idi. Çoğu zaman okulda veya günlük yaşamın içinde elde edilen bilgiler ve deneyim yeterli olabiliyordu. Bugün ise işletme yönetimi, bilginin en etkin ve yoğun geliştiği alanlardan birisi olarak göze yapıyor. Pazarlama, satış, müşteri ilişkileri, bütçeleme, halkla ilişkiler, iletişim, reklam ve stratejik yönetim gibi konularda her gün ciltler dolusu yeni belge üretiliyor.
Bir yöneticinin veya iş sahibinin bu denli büyük, giderek artan ve çeşitlenen bilgi hacminin tümüne sahip olmasını beklemek hayal olur. Ayrıca çok da gerekli değildir. İşletme içinde yetki ve sorumluluklar dağıtılarak, bilgi ihtiyacı da paylaşılmış olur. Ama eğitim ihtiyacının tüm yöneticilerin sorunu olduğu düşünülürse, gerekli yönetim ve işletme bilgisinin sağlanması için ‘iyi’ bir yolun bulunması gerekir.
İşletmede bilgi ihtiyacını gidermenin geleneksel yollarının pek çoğu bilinir. Yöneticilerin kendilerini geliştirmek için okuma alışkanlıkları edinmeleri bunlardan bir tanesidir. Gene; bir geleneksel yaklaşım olarak işletme içinden birilerinin eğitim düzenlemesi düşünülebilir. Bir başka yol ise işletme dışında eğitim ve danışmanlık desteği almaktır. Diğer yandan; alınacak eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin ilgili işletmenin konu, amaç ve fonksiyonlarına uyumlu olması ve uygulamaya önem vermesi, başarı açısından vazgeçilmez önemdedir. ”Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek” konusunda kuşku yok. Ama bizim eğitim – öğretim modelimizin eksiklikleri ve zayıflıkları nedeniyle bazen bir firmanın ‘elinden tutup’ çözümü uygulamalı olarak üretmek gerekebiliyor.
Ülkemizde iş alanlarında eğitim ve danışmanlık veren firmaların sayıları son yıllarda artmaya başladı. AB süreci ile birlikte firmalar da eğitim ve danışmanlık desteği almanın önemini kavramaya başladılar. Pek çok firma, gerekli bilgi donanımı olmadan ekonomik büyümenin mümkün olmayacağını öğrendi. Bu bağlamda ihracatın değer kazanmasının da önemi var. Hızlı büyüyüp gelişen kentlere ve şirketlere baktığımızda, bilgiyi dayanak almış ihracatın önemini görüyoruz. İhracat için, geleneksel sanayi ve ticarete oranla çok daha fazla bilgiye ihtiyaç var.
Ülkemizde sanayileşme ve şirketleşme, kendi iç dinamikleri ile gelişmemiştir. Sınai ve ticari gelişmenin oluşmasında en büyük katkılar, dış dinamiklere ve kamuya aittir. Bu nedenle işletmelerimizin geleneksel bir iç değişim özelliği yoktur. İşletmelerimizin kurumsal bir işleyiş kazanmalarının tarihi de çok eski değildir. Bu iç değişim özelliğinin kazandırılmasında, işletme dışında alınacak eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin önemi ve yararı vardır.
İşletmelerimizin pek çoğu, yönetici ve sahiplerinin aynı ailenin bireyleri olduğu aile işletmeleridir. Bu tür işletmelerin en büyük sorunlarından birisi, ailenin büyümesi ile birlikte şirketin devamlılığında sorunlar yaşanmasıdır. Aile işletmelerinin önündeki ufuk, şirketin aile yapısına uygun biçimde kurumsallaşması ve yeniden yapılanmasıdır. Bu konuda da dışarıdan alınacak danışmanlık ve eğitim hizmetlerinin yararları olabilir.
Yaşadığınız kentteki kitapçıları dolaşın ve raflardaki kitapların konularına göz atın. Giderek artan sayıda iş dünyası ve iş kültürü ile ilgili kitap ve dergi bulunduğunu göreceksiniz. Dünyanın önemli bilim adamları ve düşünürleri arasında işletme gurularının sayısı hızla artıyor. Sadece bu göstergeler bile iş konusundaki görkemli değişimi anlatmak için yeterli. Artık okulda ya da baba işyerinde alınan deneyim yeterli değil. Daha fazla okumak, daha fazla uzmanı dinlemek ve ihtiyaç olduğunda danışmanlık hizmeti almak gerekir. Bu bağda bilgi, hiçbir dönemde olmadığı kadar önemli…
Etiketler:
bilgi,
Danışmanlık,
Gürcan Banger,
iş kültürü,
işletme
28 Eylül 2010 Salı
Düşünsel Derinlik ve Çeşitlilik Olmazsa…
Düşünsel Derinlik ve Çeşitlilik Olmazsa…
Gürcan Banger
Ekonomi ve dünyasını yakından izleyenlerin tanıdığı bir isimdir Rüştü Bozkurt. Kuruluşundan beri Dünya Gazetesi’nde köşe yazıları yazar. Onu Anadolu’nun herhangi bir köşesinde iş dünyası ile ilgili bir toplantıda konuşmacı ya da kolaylaştırıcı olarak görebilirsiniz.
Bozkurt’un Ağustos 2010’da SomKitap Yayınları altında TOBB’un Ekonomik Forum Dergisi’nde yer almış yazılarından bir bölümünü derleyen bir kitabı çıktı. Yazar, kitabın başlığını kendi ilgi alanlarına işaret eder biçimde “Ekonominin Binbir Yüzü” olarak belirlemiş.
İlgi ile okunan yazılarının bir tanesi oldukça ilginç: “Sektör entelektüelinin yararlarını hiç düşündünüz mü?” Bozkurt, makalesinde değişik kesimlerde görev yapmış kişilerin izlenimlerine de yer vererek “entelektüel eksikliğe” dikkat çekiyor. Bir anlamda Osmanlı’da bir dönem “kaht-ı rical” olarak isimlendirilen sorunun yaşanmaya devam ettiğine işaret ediyor.
Kitabın bütününün okunmasını ilgilenenlere bırakarak “sektör entelektüelleri” ile ilgili yazıdan birkaç cümle aktarmak istiyorum: “Çok sık kendime şu soruyu yöneltiyorum: ‘Bir üretim alanında, uzun dönemli geleceği güven altına almada, entelektüellerin varlığı mı daha önemli yoksa ilerleme stratejilerinin önemli araçlarından biri olduğu kabul edilen maliyetleri düşüren teşvikler mi?’ Soruya, zihnime en küçük tereddüdün gölgesini düşürmeden, ‘…evet üretim alanlarında entelektüellerin varlığı enerji teşviklerinden, ucuz arsa temininden, işgücü maliyetleri üzerindeki yüklerin kaldırılmasından daha önemli’ diyebiliyorum.”
Düşünsel Derinlik ve Çeşitlilik
Şimdi bakış açımızı, ekonomik sektörlerden toplumun tamamını çerçeveleyecek biçimde genişletelim. Toplumda oluşan maddi değişiklikler, hiç kuşkusuz oradaki sosyal, siyasal ve sivil düşünce yapılarını şekillendirir. Örneğin kentte fiziksel mekân kullanımında farklılıklar, şehrin ekonomisindeki değişim veya kentte farklılaşan nüfus yapısı o yerleşimin düşünsel yapısında da farklılıklar yaratır. Ama bunun tersinin de doğru olduğu durumlar var. Kentin geçmişini ve geleceğini doğru kavrayan vizyoner liderler veya ufka bakabilen sağlıklı düşünce akımları, ilgili yerleşimin geleceğinin oluşmasında ciddi katkılar yaparlar.
Eğer bir yerleşimde düşünsel derinliği yaratacak farklı söylem grupları, dergiler, gazeteler ve radikal faaliyetler yoksa bu durumda başta siyaset olmak üzere tüm zihinsel süreçler yerini sıradan bir iktidar mücadelesine bırakır. Düşünsel derinliği ve çeşitliliği olmayan bir iktidar mücadelesi ise önce bağırtı – çağırtı ve karalama, ardından fiziksel güç kullanımı şeklini alır.
Bir kentteki düşünsel açılım, sadece o kentte yaşayan aydınların kendilerine ve yakın çevrelerine ‘bakmaları’ ile oluşmaz. Evrensel düşüncenin bir kente yansıları olmadan o yerleşimde ihtiyaç duyulan düşünsel açılımların olmasını bekleyemeyiz. Ne yazık ki; düşünsel ve vizyoner sığlığın, bu toplumda zihnimize kodlanmış bir nitelik gösterdiğini gözlüyoruz. Düşünsel zenginlik fikrini, güncel kent yaşamımızla bütünleştiremediğimizde; sonuç olarak kendimizi bir siyasal itiş-kakış içinde buluyoruz.
Çevrenizdeki siyasi - sivil topluluğun yetkinlik düzeyi ve kalitesi hakkında bir ölçüm yapmak isterseniz; örneğin bu topluluğun insan hakları, ayırımcılık, toplumsal cinsiyet ve çevre gibi konulardaki yaklaşımlarını değerlendirin. Ayırımcılığın her türü, kentte yaşayan toplulukların kalitesi hakkında önemli ipuçları veren göstergelerden birisidir. Demokrasi çığlıkları atan bir kişinin veya grubun; sosyal, sivil, etnik veya kültürel anlamda kendilerinden farklı olanları nasıl da dışlama eğilimleri içinde olduklarını şaşırarak göreceksiniz. Siyasal anlamda ‘aşırı milliyetçilik’ olarak algılanan görünümlerin, sosyal ve sivil ayırımcılığın ufkunda pek çok değişik türü olduğunu hayretle göreceksiniz. Ve yine hayret edeceksiniz ki; ayırımcılığın ciddi bir oranı, demokrat veya yenilikçi olduğunu söyleyen birileri tarafından üretilmektedir.
Kent yaşamının düşünsel kalitesini sorgularken, faaliyetlerle düşünce çeşitliliğini ve zenginliğini karıştırmamak gerekir. O yerleşimde çok sayıda sosyal veya kültürel etkinlik yapılıyor olması, oranın bir düşünsel zenginliğe, çeşitliliğe ve derinliğe sahip olduğu anlamına gelmez.
Bu konuda size örnekler verebilirim. Örneğin çevrenizdeki sivil toplum kuruluşlarını, temel çalışma alanlarına göre tasnif edin. Kaç farklı alan oluştuğu, bu alanlarda kaçar tane kuruluş bulunduğu, bu kuruluşların üye – gönüllü sayısı açısından güçleri size önemli veriler sağlayacaktır. Yine; Dünyada son dönemde gelişmekte olan anti-kapitalist hareketler, çevreci yaklaşımlar, sade yaşam anlayışları, doğayı ve canlıları koruma eylemciliği açılarından yaşam bölgenizi inceleyin. Ortaya çıkan tek veya çok renklilik size nerede yaşadığınız konusunda ipuçları sağlayacaktır.
Özetlersem; eğer yaşadığınız kent, size düşünsel bir çeşitlilik ve zenginlik sağlamıyorsa, sıradan sivil, sosyal ve kültürel faaliyetler de bir birikim sağlamadan sabun köpüğü gibi önce uçacak, sonra sönüp gidecektir.
Yeni kültür
Yukarıda sözünü ettiğim çerçevede sorumluluk duyanlar ile toplumun aydınlarına bazı zorunlu görevler düşüyor. Yukarıda yeni kitabındaki bir yazısından söz ettiğim Rüştü Bozkurt şunları söylüyor: “Entelektüel olmanın özü, ayrıntı bilgisi ile genel doğr arasında dengeleri kurabilme ve ‘eleştiri’ yapabilmedir.” Devamla; 2010 yılının Ocak ayında ölen tarihçi, sol-kanat eylemcisi, yazar, aydın Howard Zinn’den bir alıntı yapıyor: “…evet, muhalefet ve protesto bölücüdür ama iyi bir bölücülüktür bu; çünkü toplumdaki gerçek bölünmeleri tam olarak yansıtır. Muhalefet olsun, olmasın bu bölünmeler vardır, zenginler ve yoksullar olarak. Fakat muhalefet yoksa değişim de olmaz. Muhalefet sadece toplumdaki bölünmeyi sona erdirme değil, bölünmenin gerçekliğini değiştirme ihtimalini de içerir. Güç dengesini yoksulların ve ezilenlerin lehine değiştirme ihtimalidir.”
Gene Bozkurt’un sözleriyle bitireyim: “Yeni kültürün özü, en şeffaf ortamlarda bildiklerimizle söylediklerimiz arasındaki makasın kapatılmasına dayanıyor. Toplumumuzun bütün karar ve kurumlarında, özgür tartışmayı başaramadan, rekabetçi kaynak kullanımına erişilemiyor.”
Özetle; ülkenin, toplumun, ekonominin ya da kentin geleceği ile ilgili sorumluluk duyanların ve durumdan vazife çıkaranların öncelikli sorunu aydın olabilmeyi başarmak olmalı…
Gürcan Banger
Ekonomi ve dünyasını yakından izleyenlerin tanıdığı bir isimdir Rüştü Bozkurt. Kuruluşundan beri Dünya Gazetesi’nde köşe yazıları yazar. Onu Anadolu’nun herhangi bir köşesinde iş dünyası ile ilgili bir toplantıda konuşmacı ya da kolaylaştırıcı olarak görebilirsiniz.
Bozkurt’un Ağustos 2010’da SomKitap Yayınları altında TOBB’un Ekonomik Forum Dergisi’nde yer almış yazılarından bir bölümünü derleyen bir kitabı çıktı. Yazar, kitabın başlığını kendi ilgi alanlarına işaret eder biçimde “Ekonominin Binbir Yüzü” olarak belirlemiş.
İlgi ile okunan yazılarının bir tanesi oldukça ilginç: “Sektör entelektüelinin yararlarını hiç düşündünüz mü?” Bozkurt, makalesinde değişik kesimlerde görev yapmış kişilerin izlenimlerine de yer vererek “entelektüel eksikliğe” dikkat çekiyor. Bir anlamda Osmanlı’da bir dönem “kaht-ı rical” olarak isimlendirilen sorunun yaşanmaya devam ettiğine işaret ediyor.
Kitabın bütününün okunmasını ilgilenenlere bırakarak “sektör entelektüelleri” ile ilgili yazıdan birkaç cümle aktarmak istiyorum: “Çok sık kendime şu soruyu yöneltiyorum: ‘Bir üretim alanında, uzun dönemli geleceği güven altına almada, entelektüellerin varlığı mı daha önemli yoksa ilerleme stratejilerinin önemli araçlarından biri olduğu kabul edilen maliyetleri düşüren teşvikler mi?’ Soruya, zihnime en küçük tereddüdün gölgesini düşürmeden, ‘…evet üretim alanlarında entelektüellerin varlığı enerji teşviklerinden, ucuz arsa temininden, işgücü maliyetleri üzerindeki yüklerin kaldırılmasından daha önemli’ diyebiliyorum.”
Düşünsel Derinlik ve Çeşitlilik
Şimdi bakış açımızı, ekonomik sektörlerden toplumun tamamını çerçeveleyecek biçimde genişletelim. Toplumda oluşan maddi değişiklikler, hiç kuşkusuz oradaki sosyal, siyasal ve sivil düşünce yapılarını şekillendirir. Örneğin kentte fiziksel mekân kullanımında farklılıklar, şehrin ekonomisindeki değişim veya kentte farklılaşan nüfus yapısı o yerleşimin düşünsel yapısında da farklılıklar yaratır. Ama bunun tersinin de doğru olduğu durumlar var. Kentin geçmişini ve geleceğini doğru kavrayan vizyoner liderler veya ufka bakabilen sağlıklı düşünce akımları, ilgili yerleşimin geleceğinin oluşmasında ciddi katkılar yaparlar.
Eğer bir yerleşimde düşünsel derinliği yaratacak farklı söylem grupları, dergiler, gazeteler ve radikal faaliyetler yoksa bu durumda başta siyaset olmak üzere tüm zihinsel süreçler yerini sıradan bir iktidar mücadelesine bırakır. Düşünsel derinliği ve çeşitliliği olmayan bir iktidar mücadelesi ise önce bağırtı – çağırtı ve karalama, ardından fiziksel güç kullanımı şeklini alır.
Bir kentteki düşünsel açılım, sadece o kentte yaşayan aydınların kendilerine ve yakın çevrelerine ‘bakmaları’ ile oluşmaz. Evrensel düşüncenin bir kente yansıları olmadan o yerleşimde ihtiyaç duyulan düşünsel açılımların olmasını bekleyemeyiz. Ne yazık ki; düşünsel ve vizyoner sığlığın, bu toplumda zihnimize kodlanmış bir nitelik gösterdiğini gözlüyoruz. Düşünsel zenginlik fikrini, güncel kent yaşamımızla bütünleştiremediğimizde; sonuç olarak kendimizi bir siyasal itiş-kakış içinde buluyoruz.
Çevrenizdeki siyasi - sivil topluluğun yetkinlik düzeyi ve kalitesi hakkında bir ölçüm yapmak isterseniz; örneğin bu topluluğun insan hakları, ayırımcılık, toplumsal cinsiyet ve çevre gibi konulardaki yaklaşımlarını değerlendirin. Ayırımcılığın her türü, kentte yaşayan toplulukların kalitesi hakkında önemli ipuçları veren göstergelerden birisidir. Demokrasi çığlıkları atan bir kişinin veya grubun; sosyal, sivil, etnik veya kültürel anlamda kendilerinden farklı olanları nasıl da dışlama eğilimleri içinde olduklarını şaşırarak göreceksiniz. Siyasal anlamda ‘aşırı milliyetçilik’ olarak algılanan görünümlerin, sosyal ve sivil ayırımcılığın ufkunda pek çok değişik türü olduğunu hayretle göreceksiniz. Ve yine hayret edeceksiniz ki; ayırımcılığın ciddi bir oranı, demokrat veya yenilikçi olduğunu söyleyen birileri tarafından üretilmektedir.
Kent yaşamının düşünsel kalitesini sorgularken, faaliyetlerle düşünce çeşitliliğini ve zenginliğini karıştırmamak gerekir. O yerleşimde çok sayıda sosyal veya kültürel etkinlik yapılıyor olması, oranın bir düşünsel zenginliğe, çeşitliliğe ve derinliğe sahip olduğu anlamına gelmez.
Bu konuda size örnekler verebilirim. Örneğin çevrenizdeki sivil toplum kuruluşlarını, temel çalışma alanlarına göre tasnif edin. Kaç farklı alan oluştuğu, bu alanlarda kaçar tane kuruluş bulunduğu, bu kuruluşların üye – gönüllü sayısı açısından güçleri size önemli veriler sağlayacaktır. Yine; Dünyada son dönemde gelişmekte olan anti-kapitalist hareketler, çevreci yaklaşımlar, sade yaşam anlayışları, doğayı ve canlıları koruma eylemciliği açılarından yaşam bölgenizi inceleyin. Ortaya çıkan tek veya çok renklilik size nerede yaşadığınız konusunda ipuçları sağlayacaktır.
Özetlersem; eğer yaşadığınız kent, size düşünsel bir çeşitlilik ve zenginlik sağlamıyorsa, sıradan sivil, sosyal ve kültürel faaliyetler de bir birikim sağlamadan sabun köpüğü gibi önce uçacak, sonra sönüp gidecektir.
Yeni kültür
Yukarıda sözünü ettiğim çerçevede sorumluluk duyanlar ile toplumun aydınlarına bazı zorunlu görevler düşüyor. Yukarıda yeni kitabındaki bir yazısından söz ettiğim Rüştü Bozkurt şunları söylüyor: “Entelektüel olmanın özü, ayrıntı bilgisi ile genel doğr arasında dengeleri kurabilme ve ‘eleştiri’ yapabilmedir.” Devamla; 2010 yılının Ocak ayında ölen tarihçi, sol-kanat eylemcisi, yazar, aydın Howard Zinn’den bir alıntı yapıyor: “…evet, muhalefet ve protesto bölücüdür ama iyi bir bölücülüktür bu; çünkü toplumdaki gerçek bölünmeleri tam olarak yansıtır. Muhalefet olsun, olmasın bu bölünmeler vardır, zenginler ve yoksullar olarak. Fakat muhalefet yoksa değişim de olmaz. Muhalefet sadece toplumdaki bölünmeyi sona erdirme değil, bölünmenin gerçekliğini değiştirme ihtimalini de içerir. Güç dengesini yoksulların ve ezilenlerin lehine değiştirme ihtimalidir.”
Gene Bozkurt’un sözleriyle bitireyim: “Yeni kültürün özü, en şeffaf ortamlarda bildiklerimizle söylediklerimiz arasındaki makasın kapatılmasına dayanıyor. Toplumumuzun bütün karar ve kurumlarında, özgür tartışmayı başaramadan, rekabetçi kaynak kullanımına erişilemiyor.”
Özetle; ülkenin, toplumun, ekonominin ya da kentin geleceği ile ilgili sorumluluk duyanların ve durumdan vazife çıkaranların öncelikli sorunu aydın olabilmeyi başarmak olmalı…
25 Eylül 2010 Cumartesi
Nereden Nereye?
Nereden Nereye?
Gürcan Banger
Aşağıda okuyacağınız satırların önemli bir bölümünü 2000’li yılların başında yazmıştım. Dünü okumak ve bugünle karşılaştırmak, gerçekten yararlı oluyor. Dünyanın, ülkemizin, toplumumuzun ve ekonomimizin nereden nereye geldiğini karşılaştırarak görme fırsatı veriyor. Tabii ki; bunda çevremizdeki değişim kadar bizim algı modelimizin değişmesinin de etkisi var.
Yaklaşık 25 yıl kadar önce Anadolu Üniversitesi’nde bir öğrencinin proje çalışması olarak düzenlediği bilgisayarın eğitimde kullanılmasına ilişkin bir tartışma oturumuna katılmıştım. Düzenleyiciler beni bilgisayar uzmanı olarak çağırmışlardı. Toplantıya giderken zor soru ve tartışma savlarıyla karşılaşabileceğimi düşünmüş; itiraf etmek gerekirse doğru cevapları verip veremeyeceğimden emin olamamıştım.
O sıralarda bilgisayar destekli eğitim çalışmaları henüz başlamamıştı. Ben de henüz üniversitede ders vermeye başlamamıştım. Tartışmada başta öğretmenler olmak üzere eğitimciler, değişik alanlarda uzmanlar ve öğrenciler vardı. Sanırım belirsizlik ve bilgi eksikliğinden kaynaklanan nedenlerle bilgisayarın öğretmenin yerini alacağı (veya almaması gerektiği) fikri değişik konuşmalara neden olmuştu. Konuşmalarımın uzunca bir bölümünde eğitimde bilgisayar kullanma fikrinin, bilgisayar ile öğretmeni ikame etmek olmadığını anlatmaya çalışmıştım. O gün yenileşme ve değişimin yarattığı ürküntüye karşı bilgisayarı savunmak önemli ölçüde bana düşmüştü. Birkaç ay sonra bilgisayar karşıtı görüşleri savunan eğitimcilerden birisini bilgisayar salonunda bilgisayar başında görünce hayli sevinmiştim.
Aradan uzun zaman geçti. Bilgisayar alanında çok önemli gelişmeler oldu. Benzer gelişmeleri iletişim alanında da gözledik. İletişim ve bilişim alanları birbiri içine geçti. Bu arada bilgisayar alanındaki bilgi birikimimde mesleğim ve ilgi alanlarımdan birisi olması nedeniyle artış oldu. Uzun süredir bilgisayar ve ilgili konularda üniversite düzeyinde öğretim görevim var. Ama yukarıda anlattığım olayı hatırladığımda, şimdi farklı düşüncelerle beslenmiş farklı duygular içinde olduğumu hissediyorum. Dün (o tartışmada) sorgusuz olarak savunduğum bilgisayar konusunda artık benim de o tartışmada bulunan bazı eğitimciler gibi, ama öncelikle kendime sorduğum bazı sorular var.
Bilgisayar sektörünün bazı özellikleri var. Bunlar arasında giderek belirginleşen bir tanesi, arz-talep ilişkisidir. Pek çok alandan farklı olarak bilgisayar sektörü, arz güdümlü (arz tarafından yönetilen) özellik göstermektedir. Bu nedenle pazar, tüketicilerin neyi almak istediklerine göre değil, üreticilerin (genelde Intel, Microsoft, IBM, Sun vb gibi pazar denetimini elinde tutan büyük şirketlerin) neyi satmak istediklerine göre oluşmaktadır. 1980’li yılların sonlarında bilgisayar satıcıları “Herkes bilgisayar aldığında biz ne alıp satacağız?” diye kendi aralarında espri yaparken bugün 3 yıl önceki bilgisayar modellerini ve özelliklerini hiç kimse hatırlamamaktadır. Her yıl aynı ürün en az 1-2 kez özellik (sürüm) değiştirmektedir. Bilgisayar programları (yazılım) alanında da durum aynıdır. Yaklaşık her 10-12 ayda büyük miktarda paralar ödenerek alınan ürünün yenisi pazara sürülmektedir.
Bilgisayar alanındaki bu arz güdümlü değişim, başta KOBİ’lerin işletme (giderek yatırım) giderlerinin önemli ölçüde yeni kalemlerle kabarmasına neden olmaktadır. Artık ev bilgisayarlarının da 1-2 yılda bir değiştiğini dikkate alırsak ev tüketicileri açısından da yeni masraf kalemlerinin gündemde olduğunu fark ederiz. Sektörün önemli ölçüde ithalata dayalı olması, bu konuda (hem yerel hem de ulusal olarak) neler yapılabileceğini düşünmemiz gerektiğini tekrar hatırlatmaktadır.
Bilgisayar ile ilgili olarak kendime sorduğum sorulardan bir diğerini ise bilgisayar fetişizmi olarak isimlendirebilirim. Ticari pazarı hızla büyüyen sanallaşma ile insan-makine arayüzündeki baskınlık eğiliminin bilgisayar lehine gelişmekte olduğunu düşünüyorum. Bir araç olması gereken bilgisayar, sanki hızla bir amaç olmaya doğru yol alıyor. Merkezden olması gereken insan, dışa doğru savrulurken (ticari pazar zorlamalarıyla) merkeze bilgisayar yerleşiyor. Bir tür yabancılaşma. Bunda eğitim sistemimizdeki zafiyet ve eksikliklerin etkili olduğunu düşünüyorum. Bir dönem el telsizleri, şimdi cep telefonları ile yaşanan sosyal olumsuzluklar şimdi bilgisayar ile yaşanıyor gibi... Teknolojinin insan malzemesi ile yoğrulmasında ve doğru sosyal ilerleme yolunun saptanmasında önümüzde ciddi görevler duruyor.
Avrupa Birliği’ne katılmamız konusunda olumlu görüş bildiren yazar-çizer aydınlarımızdan önemli bir bölümünün, bu taleplerinin altında Batı’dan Türkiye’ye doğru özgürlük, demokrasi rüzgârlarının esmesi olduğunu bilirsiniz. Ülkede bu zafiyet eksiklikleri giderecek iç dinamiklerin olması (geliştirilmesi) gerektiği unutulur nedense... Bilgisayar ve Internet konusunda da bu tür eksikli düşüncelerle sıklıkla karşılaşıyoruz. Bilgisayarlı donanım aracılığı ile ulaşılan Internet, bir iletişim ve paylaşım ortamıdır. Yaşam süresi açısından oldukça yenidir. Yukarıda sözünü ettiğim bilgisayar alanının arz güdümlü niteliğinin bu ortama giderek daha çok yansıması beklenmelidir. Önümüzdeki dönemde (gerçek veya sanal) paranız oranında iletişim yapıp paylaşabileceğiniz bir ortam olması çok muhtemeldir. Dolayısıyla KOBİ’leri ve ev tüketicilerini etkiyecek yeni masraf kalemleri beklenmelidir.
Yukarıda sözünü ettiklerim, 1980’li yılların ilk yarısında yaşadığım gibi bir bilgisayar karşıtlığı değil. Bir düşünsel gezinti... Sıklıkla bilişim alanının psikolojik, sosyal, düşünsel sözün kısası insani olan yönlerini gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Bunu tek tek bireyler ve toplum olarak hatırlamamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Artık bilişim, kendi kendine spontane emeklemeye, yürümeye, gelişmeye çalışan bir alan olmaktan kurtulmalı.
Gürcan Banger
Aşağıda okuyacağınız satırların önemli bir bölümünü 2000’li yılların başında yazmıştım. Dünü okumak ve bugünle karşılaştırmak, gerçekten yararlı oluyor. Dünyanın, ülkemizin, toplumumuzun ve ekonomimizin nereden nereye geldiğini karşılaştırarak görme fırsatı veriyor. Tabii ki; bunda çevremizdeki değişim kadar bizim algı modelimizin değişmesinin de etkisi var.
Yaklaşık 25 yıl kadar önce Anadolu Üniversitesi’nde bir öğrencinin proje çalışması olarak düzenlediği bilgisayarın eğitimde kullanılmasına ilişkin bir tartışma oturumuna katılmıştım. Düzenleyiciler beni bilgisayar uzmanı olarak çağırmışlardı. Toplantıya giderken zor soru ve tartışma savlarıyla karşılaşabileceğimi düşünmüş; itiraf etmek gerekirse doğru cevapları verip veremeyeceğimden emin olamamıştım.
O sıralarda bilgisayar destekli eğitim çalışmaları henüz başlamamıştı. Ben de henüz üniversitede ders vermeye başlamamıştım. Tartışmada başta öğretmenler olmak üzere eğitimciler, değişik alanlarda uzmanlar ve öğrenciler vardı. Sanırım belirsizlik ve bilgi eksikliğinden kaynaklanan nedenlerle bilgisayarın öğretmenin yerini alacağı (veya almaması gerektiği) fikri değişik konuşmalara neden olmuştu. Konuşmalarımın uzunca bir bölümünde eğitimde bilgisayar kullanma fikrinin, bilgisayar ile öğretmeni ikame etmek olmadığını anlatmaya çalışmıştım. O gün yenileşme ve değişimin yarattığı ürküntüye karşı bilgisayarı savunmak önemli ölçüde bana düşmüştü. Birkaç ay sonra bilgisayar karşıtı görüşleri savunan eğitimcilerden birisini bilgisayar salonunda bilgisayar başında görünce hayli sevinmiştim.
Aradan uzun zaman geçti. Bilgisayar alanında çok önemli gelişmeler oldu. Benzer gelişmeleri iletişim alanında da gözledik. İletişim ve bilişim alanları birbiri içine geçti. Bu arada bilgisayar alanındaki bilgi birikimimde mesleğim ve ilgi alanlarımdan birisi olması nedeniyle artış oldu. Uzun süredir bilgisayar ve ilgili konularda üniversite düzeyinde öğretim görevim var. Ama yukarıda anlattığım olayı hatırladığımda, şimdi farklı düşüncelerle beslenmiş farklı duygular içinde olduğumu hissediyorum. Dün (o tartışmada) sorgusuz olarak savunduğum bilgisayar konusunda artık benim de o tartışmada bulunan bazı eğitimciler gibi, ama öncelikle kendime sorduğum bazı sorular var.
Bilgisayar sektörünün bazı özellikleri var. Bunlar arasında giderek belirginleşen bir tanesi, arz-talep ilişkisidir. Pek çok alandan farklı olarak bilgisayar sektörü, arz güdümlü (arz tarafından yönetilen) özellik göstermektedir. Bu nedenle pazar, tüketicilerin neyi almak istediklerine göre değil, üreticilerin (genelde Intel, Microsoft, IBM, Sun vb gibi pazar denetimini elinde tutan büyük şirketlerin) neyi satmak istediklerine göre oluşmaktadır. 1980’li yılların sonlarında bilgisayar satıcıları “Herkes bilgisayar aldığında biz ne alıp satacağız?” diye kendi aralarında espri yaparken bugün 3 yıl önceki bilgisayar modellerini ve özelliklerini hiç kimse hatırlamamaktadır. Her yıl aynı ürün en az 1-2 kez özellik (sürüm) değiştirmektedir. Bilgisayar programları (yazılım) alanında da durum aynıdır. Yaklaşık her 10-12 ayda büyük miktarda paralar ödenerek alınan ürünün yenisi pazara sürülmektedir.
Bilgisayar alanındaki bu arz güdümlü değişim, başta KOBİ’lerin işletme (giderek yatırım) giderlerinin önemli ölçüde yeni kalemlerle kabarmasına neden olmaktadır. Artık ev bilgisayarlarının da 1-2 yılda bir değiştiğini dikkate alırsak ev tüketicileri açısından da yeni masraf kalemlerinin gündemde olduğunu fark ederiz. Sektörün önemli ölçüde ithalata dayalı olması, bu konuda (hem yerel hem de ulusal olarak) neler yapılabileceğini düşünmemiz gerektiğini tekrar hatırlatmaktadır.
Bilgisayar ile ilgili olarak kendime sorduğum sorulardan bir diğerini ise bilgisayar fetişizmi olarak isimlendirebilirim. Ticari pazarı hızla büyüyen sanallaşma ile insan-makine arayüzündeki baskınlık eğiliminin bilgisayar lehine gelişmekte olduğunu düşünüyorum. Bir araç olması gereken bilgisayar, sanki hızla bir amaç olmaya doğru yol alıyor. Merkezden olması gereken insan, dışa doğru savrulurken (ticari pazar zorlamalarıyla) merkeze bilgisayar yerleşiyor. Bir tür yabancılaşma. Bunda eğitim sistemimizdeki zafiyet ve eksikliklerin etkili olduğunu düşünüyorum. Bir dönem el telsizleri, şimdi cep telefonları ile yaşanan sosyal olumsuzluklar şimdi bilgisayar ile yaşanıyor gibi... Teknolojinin insan malzemesi ile yoğrulmasında ve doğru sosyal ilerleme yolunun saptanmasında önümüzde ciddi görevler duruyor.
Avrupa Birliği’ne katılmamız konusunda olumlu görüş bildiren yazar-çizer aydınlarımızdan önemli bir bölümünün, bu taleplerinin altında Batı’dan Türkiye’ye doğru özgürlük, demokrasi rüzgârlarının esmesi olduğunu bilirsiniz. Ülkede bu zafiyet eksiklikleri giderecek iç dinamiklerin olması (geliştirilmesi) gerektiği unutulur nedense... Bilgisayar ve Internet konusunda da bu tür eksikli düşüncelerle sıklıkla karşılaşıyoruz. Bilgisayarlı donanım aracılığı ile ulaşılan Internet, bir iletişim ve paylaşım ortamıdır. Yaşam süresi açısından oldukça yenidir. Yukarıda sözünü ettiğim bilgisayar alanının arz güdümlü niteliğinin bu ortama giderek daha çok yansıması beklenmelidir. Önümüzdeki dönemde (gerçek veya sanal) paranız oranında iletişim yapıp paylaşabileceğiniz bir ortam olması çok muhtemeldir. Dolayısıyla KOBİ’leri ve ev tüketicilerini etkiyecek yeni masraf kalemleri beklenmelidir.
Yukarıda sözünü ettiklerim, 1980’li yılların ilk yarısında yaşadığım gibi bir bilgisayar karşıtlığı değil. Bir düşünsel gezinti... Sıklıkla bilişim alanının psikolojik, sosyal, düşünsel sözün kısası insani olan yönlerini gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Bunu tek tek bireyler ve toplum olarak hatırlamamız gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Artık bilişim, kendi kendine spontane emeklemeye, yürümeye, gelişmeye çalışan bir alan olmaktan kurtulmalı.
12 Eylül 2010 Pazar
Mülkiyetin Değişen Düşünsel Yönü
Mülkiyetin Değişen Düşünsel Yönü
Gürcan Banger
Son yıllarda patent, faydalı model veya coğrafi işaret gibi sözcükleri sıkça duymaya başladığınızı fark etmiş olmalısınız. Fikrî mülkiyet gibi bir terimi değişik entelektüel ortamlarda daha sık duyar olduk. Eskiden bildiğimiz sınırlı sayıda marka vardı. Şimdi işletmeler marka olma peşine düştüler. Franchasing denen bir kavram yaşamımıza girdi. Birbirini andırır hazır giyim mağazalarına, fast food dükkânlarına, köftecilere, hatta (artık etsiz olan) çiğköfte satış noktalarına gözlerimiz alıştı. Bazı seçilmiş isimlerin eskiye oranla şimdi bir parasal değeri var. Bütün bu manzara küreselleşmenin bize zorla öğretilerinden birisi gibi duruyor.
Suyu gözünüzün önüne getirin. Son 5-10 yılda nice yaman bir markalaşma oldu. “Su gibi ucuzdan”, “su gibi aziz ol’dan” suyun neredeyse gazlı içecekler fiyatına satıldığı bir zaman dilimine geldik. Eskilerde değişim değeri (fiyatı) olmayan malları tanımlarken, verilen örnekler arasında ‘hava’ ilk sırada yer alırdı. Bir malın fiyatının uygun olduğunu söylemek için “havadan ucuz” denildiğini bilenlerimiz çoktur. Birleşmiş Milletler’in 1997 yılında Japonya’da düzenlediği çevre konferansında ilk kez imzaya açılan Kyoto Sözleşmesi ile birlikte artık ‘hava’ da alınan / satılan değerli mallar sınıfına girdi. Dolayısıyla kapitalizmin havayı da ticari bir meta haline getirdiği günümüzde ‘havadan ucuz’ dememek lazım.
Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemeler ve başta Internet olmak üzere medyadaki gelişmelerle birlikte bilgi üretiminde nitelik ve nicelik olarak bir patlama gerçekleşti. Bilgi bir yandan çoğalırken, özellikle Internet sayesinde çok daha kolay ulaşılır hale geldi. Internet’in sağladığı erişim kolaylığı, pek çok insanda ‘yeni türden bir özgürlük’ (bilgiye erişim özgürlüğü) fantezisi oluşturdu. Bilgi Çağı verilen bu dönemde bilginin durumu abartılarak ‘sonsuz mutluluk’ senaryoları yazılmaya başlandı. Ama Internet’in yarattığı bu yanılsama ile gözleri kamaşanlar, kısa sayılabilecek bir sürede oluşan bu bilgi taarruzunun arka planını görmekte zorlanıyorlar.
İnternet, bir bilgi kaynağıdır. Ama henüz bir kalite denetim sürecine sahip olmayan İnternet, aynı zamanda bir “karşı - bilgi / yanlış - bilgi / doğrulanmamış – bilgi” (dezenformasyon) kaynağıdır. Bilimsel yaklaşımlar açısından bilginin erişilebilir olmasının yanında doğrulanabilir olmasının da birincil ve vazgeçilmez önemde olduğunu unutmamak gerekir.
Internet’in yarattığı tartışmalı bilgi bolluğu ve sanal kolaycılık ile gözleri kamaşan mutluluk oyuncusu Pollyanna’ların gözden kaçırdıkları bir önemli nokta daha var. 19’uncu yüzyılın ortalarında kaleme aldığı Manifesto’da Marks’ın söylediği gibi; kapitalizm, sevgiyi dahi alınır / satılır hale getirmekten geri durmuyor. Benzer biçimde; bilgi, önümüzdeki dönemde giderek daha fazla alınır / satılır bir ‘şey’ (meta) özelliğine sahip olacak. Kyoto Sözleşmesi nasıl ki havayı bir ticari meta haline dönüştürüyorsa; bilginin ticarileşmesinin adı da ‘fikri mülkiyet haklarıdır’. Bilginin, maddi nesneler gibi mülk edinildiği bu sürece ‘bilginin metalaşması’ adını verebiliriz.
Fikri mülkiyet, bir zihinsel ve düşünsel çalışmanın sonucu üzerinde kullanım haklarının mülkiyeti olarak tanımlanmaktadır. Fikri mülkiyet hukuku; ilki, telif hakları (fikir ve sanat eserleri) ve ikincisi, sınaî mülkiyet hakları olmak üzere iki ayrı bölümde sınıflandırılır. Sınaî mülkiyet hakları ise patentler, faydalı modeller, tasarımlar, markalar, coğrafî işaretler, elektronik yonga tasarımları, yeni bitki çeşitleri ve biyoteknolojik buluşlar gibi alt dallara ayrılır.
Fikri mülkiyet hakları ile ilgili olarak iki kritik noktadan söz edilmelidir. Kritik noktalardan birincisi; bilginin mülk olarak edinilebilecek (yani parayla satın alınması gereken) bir meta olduğu fikridir. Bu savın arkasında; kişilerin, bilgiyi üretmek için harcadıkları emeğin sonuçları üzerinde hakları olduğu yaklaşımıdır. Hâlbuki bugün Dünyada fikri mülkiyet bağlamında üretilmiş hiçbir bilgi, onu üretmiş görünen kişi veya topluluğun bağımsız yaratısı değildir. Bilgi, toplumsal özelliği olan ve önceki çalışmalar üst üste eklenerek üreyen bir soyut varlıktır. Hiçbir bilgi parçası kendi başına üretilmemiştir. Birlikte üretilmiş olanın, bireysel olarak mülk edinilmesinin bir ‘hak’ kabul edilmesi sorgulanmaya değer bir konudur.
İkinci olarak; üretilen bilginin sahibi, genelde o bilgiyi üreten kişi olmamaktadır. Bilginin üretiminde bilim adamları, mühendisler ve uzmanlar çalışmasına karşın, bir kuruluşta bilginin ve sonuçlarının mülkiyeti örneğin bu kişilerin çalıştığı şirkete ait olmaktadır. Bir buluşun, onu üreten bilim adamı adına değil de; uzmanın çalıştığı şirket adına örneğin patentleniyor olması, muhtemelen ‘artı değere’ el koymanın ‘Bilgi Çağı usulü’ olmalı, diyesi geliyor insanın.
Özetle; bilgi üretim süreçlerinin ivmelenmesinin veya Internet ile bilgiye erişmenin kolaylaşmasının gözlerimizi kamaştırmasına izin vermemek lazım. Kapitalist sistem; havayı da, suyu da bilgiyi de kendi modeline dönüştürmekte yetkinliklerini geliştirmeye devam ediyor. Dünya değişiyor. Biz, toplum olarak bu tempoya uygun biçimde değişip dönüşmeyi başarabiliyor muyuz?
Gürcan Banger
Son yıllarda patent, faydalı model veya coğrafi işaret gibi sözcükleri sıkça duymaya başladığınızı fark etmiş olmalısınız. Fikrî mülkiyet gibi bir terimi değişik entelektüel ortamlarda daha sık duyar olduk. Eskiden bildiğimiz sınırlı sayıda marka vardı. Şimdi işletmeler marka olma peşine düştüler. Franchasing denen bir kavram yaşamımıza girdi. Birbirini andırır hazır giyim mağazalarına, fast food dükkânlarına, köftecilere, hatta (artık etsiz olan) çiğköfte satış noktalarına gözlerimiz alıştı. Bazı seçilmiş isimlerin eskiye oranla şimdi bir parasal değeri var. Bütün bu manzara küreselleşmenin bize zorla öğretilerinden birisi gibi duruyor.
Suyu gözünüzün önüne getirin. Son 5-10 yılda nice yaman bir markalaşma oldu. “Su gibi ucuzdan”, “su gibi aziz ol’dan” suyun neredeyse gazlı içecekler fiyatına satıldığı bir zaman dilimine geldik. Eskilerde değişim değeri (fiyatı) olmayan malları tanımlarken, verilen örnekler arasında ‘hava’ ilk sırada yer alırdı. Bir malın fiyatının uygun olduğunu söylemek için “havadan ucuz” denildiğini bilenlerimiz çoktur. Birleşmiş Milletler’in 1997 yılında Japonya’da düzenlediği çevre konferansında ilk kez imzaya açılan Kyoto Sözleşmesi ile birlikte artık ‘hava’ da alınan / satılan değerli mallar sınıfına girdi. Dolayısıyla kapitalizmin havayı da ticari bir meta haline getirdiği günümüzde ‘havadan ucuz’ dememek lazım.
Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemeler ve başta Internet olmak üzere medyadaki gelişmelerle birlikte bilgi üretiminde nitelik ve nicelik olarak bir patlama gerçekleşti. Bilgi bir yandan çoğalırken, özellikle Internet sayesinde çok daha kolay ulaşılır hale geldi. Internet’in sağladığı erişim kolaylığı, pek çok insanda ‘yeni türden bir özgürlük’ (bilgiye erişim özgürlüğü) fantezisi oluşturdu. Bilgi Çağı verilen bu dönemde bilginin durumu abartılarak ‘sonsuz mutluluk’ senaryoları yazılmaya başlandı. Ama Internet’in yarattığı bu yanılsama ile gözleri kamaşanlar, kısa sayılabilecek bir sürede oluşan bu bilgi taarruzunun arka planını görmekte zorlanıyorlar.
İnternet, bir bilgi kaynağıdır. Ama henüz bir kalite denetim sürecine sahip olmayan İnternet, aynı zamanda bir “karşı - bilgi / yanlış - bilgi / doğrulanmamış – bilgi” (dezenformasyon) kaynağıdır. Bilimsel yaklaşımlar açısından bilginin erişilebilir olmasının yanında doğrulanabilir olmasının da birincil ve vazgeçilmez önemde olduğunu unutmamak gerekir.
Internet’in yarattığı tartışmalı bilgi bolluğu ve sanal kolaycılık ile gözleri kamaşan mutluluk oyuncusu Pollyanna’ların gözden kaçırdıkları bir önemli nokta daha var. 19’uncu yüzyılın ortalarında kaleme aldığı Manifesto’da Marks’ın söylediği gibi; kapitalizm, sevgiyi dahi alınır / satılır hale getirmekten geri durmuyor. Benzer biçimde; bilgi, önümüzdeki dönemde giderek daha fazla alınır / satılır bir ‘şey’ (meta) özelliğine sahip olacak. Kyoto Sözleşmesi nasıl ki havayı bir ticari meta haline dönüştürüyorsa; bilginin ticarileşmesinin adı da ‘fikri mülkiyet haklarıdır’. Bilginin, maddi nesneler gibi mülk edinildiği bu sürece ‘bilginin metalaşması’ adını verebiliriz.
Fikri mülkiyet, bir zihinsel ve düşünsel çalışmanın sonucu üzerinde kullanım haklarının mülkiyeti olarak tanımlanmaktadır. Fikri mülkiyet hukuku; ilki, telif hakları (fikir ve sanat eserleri) ve ikincisi, sınaî mülkiyet hakları olmak üzere iki ayrı bölümde sınıflandırılır. Sınaî mülkiyet hakları ise patentler, faydalı modeller, tasarımlar, markalar, coğrafî işaretler, elektronik yonga tasarımları, yeni bitki çeşitleri ve biyoteknolojik buluşlar gibi alt dallara ayrılır.
Fikri mülkiyet hakları ile ilgili olarak iki kritik noktadan söz edilmelidir. Kritik noktalardan birincisi; bilginin mülk olarak edinilebilecek (yani parayla satın alınması gereken) bir meta olduğu fikridir. Bu savın arkasında; kişilerin, bilgiyi üretmek için harcadıkları emeğin sonuçları üzerinde hakları olduğu yaklaşımıdır. Hâlbuki bugün Dünyada fikri mülkiyet bağlamında üretilmiş hiçbir bilgi, onu üretmiş görünen kişi veya topluluğun bağımsız yaratısı değildir. Bilgi, toplumsal özelliği olan ve önceki çalışmalar üst üste eklenerek üreyen bir soyut varlıktır. Hiçbir bilgi parçası kendi başına üretilmemiştir. Birlikte üretilmiş olanın, bireysel olarak mülk edinilmesinin bir ‘hak’ kabul edilmesi sorgulanmaya değer bir konudur.
İkinci olarak; üretilen bilginin sahibi, genelde o bilgiyi üreten kişi olmamaktadır. Bilginin üretiminde bilim adamları, mühendisler ve uzmanlar çalışmasına karşın, bir kuruluşta bilginin ve sonuçlarının mülkiyeti örneğin bu kişilerin çalıştığı şirkete ait olmaktadır. Bir buluşun, onu üreten bilim adamı adına değil de; uzmanın çalıştığı şirket adına örneğin patentleniyor olması, muhtemelen ‘artı değere’ el koymanın ‘Bilgi Çağı usulü’ olmalı, diyesi geliyor insanın.
Özetle; bilgi üretim süreçlerinin ivmelenmesinin veya Internet ile bilgiye erişmenin kolaylaşmasının gözlerimizi kamaştırmasına izin vermemek lazım. Kapitalist sistem; havayı da, suyu da bilgiyi de kendi modeline dönüştürmekte yetkinliklerini geliştirmeye devam ediyor. Dünya değişiyor. Biz, toplum olarak bu tempoya uygun biçimde değişip dönüşmeyi başarabiliyor muyuz?
Etiketler:
bilgi,
değişim,
Fikri mülkiyet,
Gürcan Banger,
Mülkiyet
2 Eylül 2010 Perşembe
Bilgi Çağında Kütüphane
Bilgi Çağında Kütüphane
Gürcan Banger
1950’li yıllara kadar üretim için sermaye, işgücü, enerji ve hammadde önemli girdiler olarak kabul ediliyordu. Bugünü farklı kılan unsurlardan birisi, artan bilgi ihtiyacıdır. Bilgi artık üretim için vazgeçilmez girdilerden birisidir.
Çağlar boyunca en önemli bilgi depoları arasında kütüphanelerin önemli bir yeri olmuştur. Tarihte ünlü kentler, aynı zamanda ünlü kütüphaneleri ile anılmışlardır. Kentler, üniversiteler ve kütüphaneler birlikte övgüyle dilden dile anlatılmıştır. Yazının bulunuşundan bu yana üretilmiş yazılı eserlerin değeri asla değişmeyecektir. Bunlar insanlık tarihinin önemli örnekleri olarak kütüphanelerde yerlerini koruyacaklardır. Diğer yandan bilişim ve iletişim alanlarındaki değişme ve gelişmeler, kitap ve kütüphane kavramlarına da yeni boyutlar getirmiştir.
Bir kitaba sahip olmak kadar ona hızla erişebilmek de önemlidir. Eğer bir kitap erişim uzaklığında değilse, onu yok sayabilirsiniz. Eğer kitaba erişimde zorlanıyorsanız, bu takdirde enerjinizi fikrî üretim dışı nedenlerle yitiriyorsunuz demektir.
Kitaba kolay erişimi ihtiyacı, bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte Kütüphane otomasyonu Sistemi’nin gelişmesine ve yaygınlaşmasına neden olmuştur. Böylece kütüphanelerdeki kitaplara veya benzeri kaynaklara ulaşmak kolaylaşmıştır. Kütüphane otomasyonu, kütüphanecilik hizmetlerinin bilgisayara dayalı olarak verilmesi demektir. Bu otomasyon sistemi içinde belge sağlamak, kataloglama yapmak, rezervasyon yapmak ve süreli yayınların denetimi gibi işler vardır. Özetle; kütüphane otomasyonu sistemi, çağdaş kütüphanecilik anlayışının önemli unsurlarından birisidir. Bu sayede insan faktöründen oluşan bazı hatalar ortadan kalkarken, okuyucuların ve görevlilerin fiziksel kütüphanede veya Internet’in sanal ortamında kitap bilgisine erişmeleri kolaylaşmıştır. Bilgisayarlı kütüphane otomasyonu sistemleri, bugün bize kataloglama, sorgulama, katalog tarama, dolaşım, rezervasyon, raporlama gibi yararlar ve kolaylıklar sağlıyor.
Kitapların sayısal (dijital) ortamda depolanabilir olması yeni türden bir kitap kavramı oluşturmuştur. Bilgisayar ortamında saklanan yeni kitap türüne e-kitap adını veriyoruz. Bazı bilgisayar programları aracılığı ile e-kitaplar sayısal ortamda oluşturulup depolanıyor. E-kitapların depolandığı ve kullanıcıların erişimine açıldığı kütüphanelere e-kütüphane adı veriliyor. Bunlar, sunucu (server) adı verilen büyük bilgisayar sistemleri üzerinde bulunuyorlar. Yerel ağlar veya Internet aracılığı ile bu kütüphanelere erişmek mümkün oluyor.
Günümüzde e-kütüphaneler büyük bir hızla çeşitlenip gelişiyor. Bu sanal ortamlarda e-kitaplar dışında engellilerin kullanımına uygun, bilgisayar ağından erişilebilen sesli kitaplar da bulunuyor. Görsel tabanlı multimedya alanındaki ilerlemeyi ise takip etmek bile zor. Video film ve belgesel kütüphaneleri hızla yaygınlaşıyor. Kitap ve mikrofilme ek olarak belge, ses, müzik, görüntü depolamak için yeni ortamlar geliştirildi. Büyüyen disk kapasiteleri yanında CD ve DVD türleri bugün giderek daha yaygın olarak kullanılıyor. Bugünün kütüphanelerinin bir bölümü, CD, DVD ve Blu-ray koleksiyonlarından oluşuyor. Zaten bugünün kütüphanelerinin önemli bölümlerinden birisini bilgisayar sistemleri ve bunlara ilişkin kullanım ortamları oluşturuyor.
Tüm bu gelişmeler ve az sonra değineceğim diğer ilerlemeler nedeniyle kütüphane sözcüğünü belki de bir başka tabirle değiştireceğiz. Bugünün kütüphanesi, giderek bir Tümleşik Bilgi-Belge Merkezi olmaya aday görünüyor.
Akıllı kütüphane kavramının, sözünü ettiğim tümleşik bilgi-belge merkezinin çalışma anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Akıllı kütüphanecilikte veri madenciliği adı verilen bir yaklaşım kullanılıyor. Bu yaklaşımdaki amaç; hizmet kalitesini, kütüphane performansını ve okuyucu memnuniyetini artırmaktır.
Akıllı kütüphanecilikte veri madenciliği, hem okuyucular hem de kütüphane görevlileri için bir ileri bilişim teknolojisi kullanımı anlamına geliyor. Bu sayede istatistiksel analizler, yapay zekâ uygulamaları gerçekleştirmek mümkün oluyor.
Veri madenciliğinin kullanılması ile yerel ağdan veya Internet’ten kütüphaneye bağlanan kullanıcılar hakkında bilgiler ediniyoruz. Böylece “kütüphaneye kimler bağlanıyor”, “hangi aralıkta bağlanmışlar”, “hangi hizmeti kullanmışlar” gibi soruların cevaplarını alabiliriz. Bu soruların cevapları sayesinde; kütüphanenin hangi bölümlerinin ne sıklıkta kullanıldığı, nasıl daha verimli kullanıma sunulabileceği gibi sonuçlar elde edebiliriz.
Böylece kütüphane, sürekli gelişen bir kimliğe kavuşacaktır.
Günümüzde eğitim, günlük yaşamın sürekliliği olan bir parçası haline geldi. Bu nedenle; “uzaktan öğretim”, “İnternet’e dayalı öğretim” gibi yeni yaklaşımlar daha çok ilgi görmeye başladı. Eğitim konusundaki yeni ihtiyaçlar, yeni e-kütüphane kavramları ile birlikte kolaylıkla iç içe geçiyor. Ağ ve Internet ortamlarında çift yönlü iletişim, sanal olarak paylaşılan beyaz tahtalar, belge geliştirmede sanal paylaşım, kolay dosya transferi… Tüm bunlar etkileşimli dünyanın yenilikleri.
Hızlı ilerleme, bilginin de hızla eskimesine neden oluyor. Eğitimli işgücü açığı, eğitime ve bilgiye ulaşmayı acil hale getiriyor. Aynı eğitime ve bilgiye ihtiyacı olanlar, Dünya’nın her yanına yayılmış halde.
Eğitime ihtiyacı olan nüfus, büyük bir hızla artıyor. Çalışma koşullarının esnekliği, eğitim ve bilgiye erişim koşullarının da esnek olmasını gerektiriyor. İstenen hızla, mesafeyi dikkate almaksızın bilgiye ulaşmak önemli hale geliyor. İşte; tüm bunlar, yeni bir kütüphane anlayışına geçmemiz gereğini vurguluyor.
Gürcan Banger
1950’li yıllara kadar üretim için sermaye, işgücü, enerji ve hammadde önemli girdiler olarak kabul ediliyordu. Bugünü farklı kılan unsurlardan birisi, artan bilgi ihtiyacıdır. Bilgi artık üretim için vazgeçilmez girdilerden birisidir.
Çağlar boyunca en önemli bilgi depoları arasında kütüphanelerin önemli bir yeri olmuştur. Tarihte ünlü kentler, aynı zamanda ünlü kütüphaneleri ile anılmışlardır. Kentler, üniversiteler ve kütüphaneler birlikte övgüyle dilden dile anlatılmıştır. Yazının bulunuşundan bu yana üretilmiş yazılı eserlerin değeri asla değişmeyecektir. Bunlar insanlık tarihinin önemli örnekleri olarak kütüphanelerde yerlerini koruyacaklardır. Diğer yandan bilişim ve iletişim alanlarındaki değişme ve gelişmeler, kitap ve kütüphane kavramlarına da yeni boyutlar getirmiştir.
Bir kitaba sahip olmak kadar ona hızla erişebilmek de önemlidir. Eğer bir kitap erişim uzaklığında değilse, onu yok sayabilirsiniz. Eğer kitaba erişimde zorlanıyorsanız, bu takdirde enerjinizi fikrî üretim dışı nedenlerle yitiriyorsunuz demektir.
Kitaba kolay erişimi ihtiyacı, bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte Kütüphane otomasyonu Sistemi’nin gelişmesine ve yaygınlaşmasına neden olmuştur. Böylece kütüphanelerdeki kitaplara veya benzeri kaynaklara ulaşmak kolaylaşmıştır. Kütüphane otomasyonu, kütüphanecilik hizmetlerinin bilgisayara dayalı olarak verilmesi demektir. Bu otomasyon sistemi içinde belge sağlamak, kataloglama yapmak, rezervasyon yapmak ve süreli yayınların denetimi gibi işler vardır. Özetle; kütüphane otomasyonu sistemi, çağdaş kütüphanecilik anlayışının önemli unsurlarından birisidir. Bu sayede insan faktöründen oluşan bazı hatalar ortadan kalkarken, okuyucuların ve görevlilerin fiziksel kütüphanede veya Internet’in sanal ortamında kitap bilgisine erişmeleri kolaylaşmıştır. Bilgisayarlı kütüphane otomasyonu sistemleri, bugün bize kataloglama, sorgulama, katalog tarama, dolaşım, rezervasyon, raporlama gibi yararlar ve kolaylıklar sağlıyor.
Kitapların sayısal (dijital) ortamda depolanabilir olması yeni türden bir kitap kavramı oluşturmuştur. Bilgisayar ortamında saklanan yeni kitap türüne e-kitap adını veriyoruz. Bazı bilgisayar programları aracılığı ile e-kitaplar sayısal ortamda oluşturulup depolanıyor. E-kitapların depolandığı ve kullanıcıların erişimine açıldığı kütüphanelere e-kütüphane adı veriliyor. Bunlar, sunucu (server) adı verilen büyük bilgisayar sistemleri üzerinde bulunuyorlar. Yerel ağlar veya Internet aracılığı ile bu kütüphanelere erişmek mümkün oluyor.
Günümüzde e-kütüphaneler büyük bir hızla çeşitlenip gelişiyor. Bu sanal ortamlarda e-kitaplar dışında engellilerin kullanımına uygun, bilgisayar ağından erişilebilen sesli kitaplar da bulunuyor. Görsel tabanlı multimedya alanındaki ilerlemeyi ise takip etmek bile zor. Video film ve belgesel kütüphaneleri hızla yaygınlaşıyor. Kitap ve mikrofilme ek olarak belge, ses, müzik, görüntü depolamak için yeni ortamlar geliştirildi. Büyüyen disk kapasiteleri yanında CD ve DVD türleri bugün giderek daha yaygın olarak kullanılıyor. Bugünün kütüphanelerinin bir bölümü, CD, DVD ve Blu-ray koleksiyonlarından oluşuyor. Zaten bugünün kütüphanelerinin önemli bölümlerinden birisini bilgisayar sistemleri ve bunlara ilişkin kullanım ortamları oluşturuyor.
Tüm bu gelişmeler ve az sonra değineceğim diğer ilerlemeler nedeniyle kütüphane sözcüğünü belki de bir başka tabirle değiştireceğiz. Bugünün kütüphanesi, giderek bir Tümleşik Bilgi-Belge Merkezi olmaya aday görünüyor.
Akıllı kütüphane kavramının, sözünü ettiğim tümleşik bilgi-belge merkezinin çalışma anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Akıllı kütüphanecilikte veri madenciliği adı verilen bir yaklaşım kullanılıyor. Bu yaklaşımdaki amaç; hizmet kalitesini, kütüphane performansını ve okuyucu memnuniyetini artırmaktır.
Akıllı kütüphanecilikte veri madenciliği, hem okuyucular hem de kütüphane görevlileri için bir ileri bilişim teknolojisi kullanımı anlamına geliyor. Bu sayede istatistiksel analizler, yapay zekâ uygulamaları gerçekleştirmek mümkün oluyor.
Veri madenciliğinin kullanılması ile yerel ağdan veya Internet’ten kütüphaneye bağlanan kullanıcılar hakkında bilgiler ediniyoruz. Böylece “kütüphaneye kimler bağlanıyor”, “hangi aralıkta bağlanmışlar”, “hangi hizmeti kullanmışlar” gibi soruların cevaplarını alabiliriz. Bu soruların cevapları sayesinde; kütüphanenin hangi bölümlerinin ne sıklıkta kullanıldığı, nasıl daha verimli kullanıma sunulabileceği gibi sonuçlar elde edebiliriz.
Böylece kütüphane, sürekli gelişen bir kimliğe kavuşacaktır.
Günümüzde eğitim, günlük yaşamın sürekliliği olan bir parçası haline geldi. Bu nedenle; “uzaktan öğretim”, “İnternet’e dayalı öğretim” gibi yeni yaklaşımlar daha çok ilgi görmeye başladı. Eğitim konusundaki yeni ihtiyaçlar, yeni e-kütüphane kavramları ile birlikte kolaylıkla iç içe geçiyor. Ağ ve Internet ortamlarında çift yönlü iletişim, sanal olarak paylaşılan beyaz tahtalar, belge geliştirmede sanal paylaşım, kolay dosya transferi… Tüm bunlar etkileşimli dünyanın yenilikleri.
Hızlı ilerleme, bilginin de hızla eskimesine neden oluyor. Eğitimli işgücü açığı, eğitime ve bilgiye ulaşmayı acil hale getiriyor. Aynı eğitime ve bilgiye ihtiyacı olanlar, Dünya’nın her yanına yayılmış halde.
Eğitime ihtiyacı olan nüfus, büyük bir hızla artıyor. Çalışma koşullarının esnekliği, eğitim ve bilgiye erişim koşullarının da esnek olmasını gerektiriyor. İstenen hızla, mesafeyi dikkate almaksızın bilgiye ulaşmak önemli hale geliyor. İşte; tüm bunlar, yeni bir kütüphane anlayışına geçmemiz gereğini vurguluyor.
Etiketler:
bilgi,
Gürcan Banger,
Kitap,
Kütüphane
12 Ağustos 2010 Perşembe
Türkiye’de Bilimin Durumu - 2
Türkiye’de Bilimin Durumu - 2
Gürcan Banger
Türkiye Bilimler Akademisi TÜBA’nın “Bilim Raporu 2009” başlıklı araştırmasında sözü edilen konulardan bir diğeri, üniversitelerimizin bilimsel açıdan Dünya ve Avrupa standartlarına ne derece uyabildikleri ile ilgili… Bu konuda kabul edilen standartlar çerçevelerinden birisi Avrupa Birliği’nin Bolonya Süreci veya Bolonya Sözleşmesi olarak anılan protokolüdür. Türkiye, bu sözleşmeyi kabul eden 47 ülkeden birisidir. Bolonya Süreci, Avrupa’da yüksek öğretim alanında akademik derece ve kalite güvence konularında standartlar koymayı hedeflemektedir.
Türkiye’nin uyum taahhüdüne rağmen TÜBA Raporu, üniversiteler düzeyinde bu sözleşmenin gereklerine ve kriterlerine çok az uyabilen ülkelerden birisi olduğumuzu tespit ediyor. Hiç kuşkusuz; bu ölçütleri yakalayamamanın nedenleri arasında ilk ve orta düzeyli eğitiminde kendi içlerinde çok ciddi sorunlarla boğuşuyor olmasının etkisi var.
TÜBA Raporu, Türk eğitim sisteminin üniversite öncesine dair bazı tespitler yapıp acıtan gerçekleri dillendiriyor: “ Dersane yoluyla, öğrenilmemiş hazır bilgi yüklenerek üniversiteye giren gençlerimizin bu eğitimin temelini oluşturacak matematik, fizik, kimya gibi alanlardaki yetersizliklerinin tamamlanma zorunluluğu, üniversite eğitiminin verimini düşürmektedir.” Üniversitelerimizin değişik bölümlerinde ders verdiğim yıllarda öğrencilerimden “benim dersimle ilgili daha önceden öğrendiklerini unutmalarını” ister ve beklerdim. Deneysel olarak; ezberlenmiş bilgiden çabuk kurtulan öğrencinin daha hızlı gelişim gösterdiğini gözlemiştim. Özetle; üniversiteye girmek için ezberlenen bilgi, üniversite öğretiminin başarısını olumsuz etkileyen bir sorun oluyor.
Raporun doğru tespit ettiği konulardan bir diğeri ise siyasal baskılar nedeniyle üniversitelerin yönetim uygulamalarında yapılan hatalar… Bu hataların üniversite yönetimlerini özgü olduğunu söylemek haksızlık olur. Genelde “yüksek öğretime dışarıdan müdahaleler, öğrenci affı, ard arda vize sınavı tekrarları” siyaset kesiminin olumsuz etkilerinden birisi olarak görünüyor. Sonuçta da üniversite eğitiminin kalitesini, verimliliğini ve ciddiyetini olumsuz etkiliyor.
Üniversitelerde bilime aktarılan kaynakların bir bölümünün amacına uygun kullanılamadığından söz ettim. Bu sorun, bir tercih, pay ayırma ve denetim konusu… Diğer yandan bilimsel çalışmalar ve araştırma ve geliştirme (ar-ge) için ayrılan kaynağın yetersiz olduğu da bir başka gerçek olarak karşımızda duruyor. Bilim, teknoloji geliştirme ve ar-ge için daha fazla kaynağın ayrılması ve bunların daha sağlam biçimde yönetilip denetlenmesi gerekiyor. Mevcut yönetim ve denetim sürecinde de çok ciddi sorunlar var.
Türkiye Bilimler Akademisi TÜBA’nın “Bilim Raporu 2009” isimli çalışması, TÜBA’nın görünürlüğüne paralel biçimde az sayıda yaygın basın organında yer aldı. Bu haberlerde genelde konunun sansasyonel yönleri öne çıkarıldı. Buna rağmen “Acaba öyle mi?” diye kuşkuyla baktığımız konuların kamuoyu ile paylaşılması açısından yararlı olduğu kanaatindeyim. Bu özel noktalardan bazılarından söz etmek isterim.
Sıklıkla üniversitelerimizin ve bilim insanlarımızın bilime ‘teorik katkı’ yapıp yapmadıklarını merak etmişimdir. Örneğin sosyal bilimler alanında çok sayıda yabancı düşünür veya yazarın yepyeni konularda kitap veya makalesini okurken neden bunlar arasında yeterince TC vatandaşı yok diye merak ederim. Bu ve benzeri sorularımın bazılarına rapor cevap veriyor: “Doçentlikten profesörlüğe geçen bazı öğretim üyelerimiz, emekliliğe kadar uzanan bir dönemde konumunu garanti altına almış olarak; çalışmayı, bilimsel etkinliklerde bulunmayı, yayın yapmayı, kitap yazmayı artık gerekli görmemektedir. Derslere girmeyi dahi çoğunlukla asistanlara, doçentlere bırakmaktadır.”
Toplum olarak yönetim konusunda birkaç ‘garip’ özelliğimiz var. Örneğin yönetici isek bize rakip olabilecek bir ‘veliahdın’ bulunmasından memnun olmayız ve yerimize insan yetiştirmeyi sevmeyiz. Diğer yandan ceza vermek yönetim geleneğimizin bir parçasıdır ama ödüllendirmek aklımızı teğet bile geçmez. Ne yazık ki; bu saydıklarım ya da bunların benzeri olumsuz alışkanlıklarımız bilimsel çalışma alanlarına ve üniversitelerimize de yansıyor: “Araştırma heyecanını taşıyan genç kadrolar, tatmin edici olmayan ücretlere mahkûmdur ve araştırma yapmalarının önünde çeşitli engeller bulunmaktadır. Bu engeller yetersiz araştırma desteği kaynakları, başarılarının takdir edilmemesi, ödüllendirilmemesi, hatta ‘boynuz kulağı geçmiş’ yaklaşımıyla üstleri tarafından kınanmaları, kıskanılmaları, hor görülmeleridir.”
Türkiye Bilimler Akademisi TÜBA’nın “Bilim Raporu 2009” isimli çalışması, TÜBA üyelerinin görüş ve saptamalarından yararlanılarak yazılmış. Bu raporda yer alanlara oranla farklı görüş ve yaklaşımlar olması muhtemeldir. Siyaset kurumunun unsurlarının (siyasal partilerin) konuya yaklaşımları nedir? Sivil toplum kuruluşları konuya nasıl yaklaşmaktadırlar? Üniversitelerimiz raporu nasıl okumaktalar? Raporda yazılanlara ilişkin yorum ve yaklaşımlar görebilecek miyiz? Yoksa bu raporda geçmiştekiler gibi raflarda tozlanmaya terk mi edilecektir?
Gürcan Banger
Türkiye Bilimler Akademisi TÜBA’nın “Bilim Raporu 2009” başlıklı araştırmasında sözü edilen konulardan bir diğeri, üniversitelerimizin bilimsel açıdan Dünya ve Avrupa standartlarına ne derece uyabildikleri ile ilgili… Bu konuda kabul edilen standartlar çerçevelerinden birisi Avrupa Birliği’nin Bolonya Süreci veya Bolonya Sözleşmesi olarak anılan protokolüdür. Türkiye, bu sözleşmeyi kabul eden 47 ülkeden birisidir. Bolonya Süreci, Avrupa’da yüksek öğretim alanında akademik derece ve kalite güvence konularında standartlar koymayı hedeflemektedir.
Türkiye’nin uyum taahhüdüne rağmen TÜBA Raporu, üniversiteler düzeyinde bu sözleşmenin gereklerine ve kriterlerine çok az uyabilen ülkelerden birisi olduğumuzu tespit ediyor. Hiç kuşkusuz; bu ölçütleri yakalayamamanın nedenleri arasında ilk ve orta düzeyli eğitiminde kendi içlerinde çok ciddi sorunlarla boğuşuyor olmasının etkisi var.
TÜBA Raporu, Türk eğitim sisteminin üniversite öncesine dair bazı tespitler yapıp acıtan gerçekleri dillendiriyor: “ Dersane yoluyla, öğrenilmemiş hazır bilgi yüklenerek üniversiteye giren gençlerimizin bu eğitimin temelini oluşturacak matematik, fizik, kimya gibi alanlardaki yetersizliklerinin tamamlanma zorunluluğu, üniversite eğitiminin verimini düşürmektedir.” Üniversitelerimizin değişik bölümlerinde ders verdiğim yıllarda öğrencilerimden “benim dersimle ilgili daha önceden öğrendiklerini unutmalarını” ister ve beklerdim. Deneysel olarak; ezberlenmiş bilgiden çabuk kurtulan öğrencinin daha hızlı gelişim gösterdiğini gözlemiştim. Özetle; üniversiteye girmek için ezberlenen bilgi, üniversite öğretiminin başarısını olumsuz etkileyen bir sorun oluyor.
Raporun doğru tespit ettiği konulardan bir diğeri ise siyasal baskılar nedeniyle üniversitelerin yönetim uygulamalarında yapılan hatalar… Bu hataların üniversite yönetimlerini özgü olduğunu söylemek haksızlık olur. Genelde “yüksek öğretime dışarıdan müdahaleler, öğrenci affı, ard arda vize sınavı tekrarları” siyaset kesiminin olumsuz etkilerinden birisi olarak görünüyor. Sonuçta da üniversite eğitiminin kalitesini, verimliliğini ve ciddiyetini olumsuz etkiliyor.
Üniversitelerde bilime aktarılan kaynakların bir bölümünün amacına uygun kullanılamadığından söz ettim. Bu sorun, bir tercih, pay ayırma ve denetim konusu… Diğer yandan bilimsel çalışmalar ve araştırma ve geliştirme (ar-ge) için ayrılan kaynağın yetersiz olduğu da bir başka gerçek olarak karşımızda duruyor. Bilim, teknoloji geliştirme ve ar-ge için daha fazla kaynağın ayrılması ve bunların daha sağlam biçimde yönetilip denetlenmesi gerekiyor. Mevcut yönetim ve denetim sürecinde de çok ciddi sorunlar var.
Türkiye Bilimler Akademisi TÜBA’nın “Bilim Raporu 2009” isimli çalışması, TÜBA’nın görünürlüğüne paralel biçimde az sayıda yaygın basın organında yer aldı. Bu haberlerde genelde konunun sansasyonel yönleri öne çıkarıldı. Buna rağmen “Acaba öyle mi?” diye kuşkuyla baktığımız konuların kamuoyu ile paylaşılması açısından yararlı olduğu kanaatindeyim. Bu özel noktalardan bazılarından söz etmek isterim.
Sıklıkla üniversitelerimizin ve bilim insanlarımızın bilime ‘teorik katkı’ yapıp yapmadıklarını merak etmişimdir. Örneğin sosyal bilimler alanında çok sayıda yabancı düşünür veya yazarın yepyeni konularda kitap veya makalesini okurken neden bunlar arasında yeterince TC vatandaşı yok diye merak ederim. Bu ve benzeri sorularımın bazılarına rapor cevap veriyor: “Doçentlikten profesörlüğe geçen bazı öğretim üyelerimiz, emekliliğe kadar uzanan bir dönemde konumunu garanti altına almış olarak; çalışmayı, bilimsel etkinliklerde bulunmayı, yayın yapmayı, kitap yazmayı artık gerekli görmemektedir. Derslere girmeyi dahi çoğunlukla asistanlara, doçentlere bırakmaktadır.”
Toplum olarak yönetim konusunda birkaç ‘garip’ özelliğimiz var. Örneğin yönetici isek bize rakip olabilecek bir ‘veliahdın’ bulunmasından memnun olmayız ve yerimize insan yetiştirmeyi sevmeyiz. Diğer yandan ceza vermek yönetim geleneğimizin bir parçasıdır ama ödüllendirmek aklımızı teğet bile geçmez. Ne yazık ki; bu saydıklarım ya da bunların benzeri olumsuz alışkanlıklarımız bilimsel çalışma alanlarına ve üniversitelerimize de yansıyor: “Araştırma heyecanını taşıyan genç kadrolar, tatmin edici olmayan ücretlere mahkûmdur ve araştırma yapmalarının önünde çeşitli engeller bulunmaktadır. Bu engeller yetersiz araştırma desteği kaynakları, başarılarının takdir edilmemesi, ödüllendirilmemesi, hatta ‘boynuz kulağı geçmiş’ yaklaşımıyla üstleri tarafından kınanmaları, kıskanılmaları, hor görülmeleridir.”
Türkiye Bilimler Akademisi TÜBA’nın “Bilim Raporu 2009” isimli çalışması, TÜBA üyelerinin görüş ve saptamalarından yararlanılarak yazılmış. Bu raporda yer alanlara oranla farklı görüş ve yaklaşımlar olması muhtemeldir. Siyaset kurumunun unsurlarının (siyasal partilerin) konuya yaklaşımları nedir? Sivil toplum kuruluşları konuya nasıl yaklaşmaktadırlar? Üniversitelerimiz raporu nasıl okumaktalar? Raporda yazılanlara ilişkin yorum ve yaklaşımlar görebilecek miyiz? Yoksa bu raporda geçmiştekiler gibi raflarda tozlanmaya terk mi edilecektir?
Etiketler:
bilgi,
Bilim,
Gürcan Banger,
üniversite
24 Haziran 2010 Perşembe
Sürtünmesiz Ekonomi
Sürtünmesiz Ekonomi
Gürcan Banger
Sürtünmesiz ekonomi; bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi gibi kavramlara yabancı olmayanlar için tanıdık bir kavram… 20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte bilişim ve iletişim teknolojilerinin ekonomiye yeni bir yörünge çizmesiyle birlikte ortaya çıktı. Sermaye, işgücü, girişimcilik ve doğa gibi klasik üretim faktörleri arasına bilginin eklenmesiyle sürtünmesiz ekonomi kavramının geliştirilmesi için uygun zemin oluşmaya başladı. Müşteri sadakatinin zayıflaması, pazarlama ve satış fonksiyonlarının üretim fonksiyonunun önüne geçmesi, inovasyon (yenilikçilik) ve ar-ge ile teknoloji geliştirme yaklaşımlarının daha fazla ilgi görmeye başlaması bu zeminin oluşmasında etkili oldu.
Sanayi Toplumunu da içine alan dönemin sonuna kadar ekonomik sistemin ana ekseni, mal ve hizmetlerin yeniden ve giderek daha fazla (tabii ki daha ucuza) üretilmesi idi. Sanayi Toplumunun son dönemi ile birlikte ekonomik sistemde önemli bir değişim oldu. Bu yeni süreçte sistem, mal ve hizmetleri yeninden üretmek yanında ‘yeni ihtiyaçların üretilmesi’ gibi yepyeni bir fonksiyon edindi. Örneğin daha mutlu olmak için ünlü markalara sahip gazlı içeceklerin tüketilmesi bir ihtiyaç haline dönüştü. Mesela şimdilerde bir cep telefonunu bir yıldan fazla kullanmak bir ‘insanlık ayıbı’ haline dönüştü. Öyle ki; kullandığımız eşyaların markası ve modeli, eşyanın kendisinden ve kullanımından daha önemli hale geldi. Bu süreçte firmaların (pazarlamacıların ve satışçıların) daha yüksek katma değer elde edebilmek için tüketim eğilimlerini ‘pompalamaya’ çalıştıklarını gördük.
İş dünyasının temel ekseninin üretimden pazarlama ve satışa kayması ile teknolojik ilerlemeler sayesinde maliyet düşüşü ve kalite artışı ‘müşteri sadakati’ olarak isimlendirdiğimiz kültüre ciddi bir darbe vurdu. Açıklıkla biliyoruz ki; yaşadığımız yüksek rekabet dünyasında artık ‘müşteri sadık değil’. Bir başka deyişle; firmalar için bir yandan müşterisini elde tutmak, diğer yandan ağır şartlar altında rekabet dünyasında kalıcı ve sürdürülebilir olmak çok ciddi bir sorun haline dönüştü. İşte; ‘sürtünmesiz ekonomi’ ya da ‘kapitalizmin sürtünmesiz maliyetleri’ gibi kavramlar böyle bir noktada oluştu.
Konuyu bir örnekle kolaylaştırmaya çalışayım. Dondurmayı çok sevdiğinizi düşünelim. İlk önce büyük bir iştahla yemeye başlarsınız. Zaman içinde belli bir doyuma ulaşıp daha fazla yemekten istemez ve bir zaman sonra yeniden ihtiyaç oluşuncaya kadar bırakırsınız. Bu, eski (geleneksel) ekonominin bakış açısıdır. Bir başka deyişle; müşterinin sürekli açlık halinin olmayacağını, zaman zaman tüketime karşı doygunluk hissedeceğini varsayar.
Sürtünmesiz ekonominin yaklaşımı ise müşterinin açlığının (tatminsizliğinin ya da ihtiyaç halinin) sürekliliği üzerine kurulmuştur. Bu varsayımın bir başka ifadesi, müşteri sadakati yaratmanın daima yeni (bağımlılık yaratıcı) yolları bulunabileceği şeklindedir. Örneğin ofisinizde iki tane lazer yazıcı varsa, bunların aynı marka ve model olmasına özen gösterirsiniz. Çünkü böyle davranmak, aynı tür toner kartuşunu kullanarak daha tasarruflu ve daha düşük maliyetli olmanızı sağlayacaktır. Diğer yandan söz konusu marka ve model lazer yazıcıyı kullanıyor olmak, ofisteki çalışanlarda bir alışkanlık yaratacağından bundan sonraki yazıcı alımları da aynı markanın (belki de aynı modelin) tercihi şeklinde olacaktır. Bu yaklaşım, firmada bilgi birikimi ve deneyimin sürekliliğini sağlarken, yazıcıyı üreten (veya satan) firma için de yeni türden bir müşteri sadakati oluşturmaktadır.
Sürtünmesiz ekonominin çok sık verilen örneklerinden birisi, bilgisayar yazılımlarıdır. Örneğin ofis yazılımları konusunda Microsoft alışkanlığı olan bir kişinin, bu şirketin yazılımlarını kullanmaya devam edeceği (sürekli yenilenen versiyonları tercih ediyor olacağı) kolayca gözlenen bir durumdur. Bir yazılımdan bir başkasına geçilmesi, o yazılımı kullanan kişilere yeniden eğitim verilmesi anlamına gelir. Bu da ek maliyet yükü demektir.
Son verdiğim örnekte bir noktaya dikkat etmek gerekir. Ofis çalışanlarının bir yazılım konusunda bilgi sahibi olmaları ve bir başkasını öğrenmek için ek maliyet (sürtünme maliyeti) gerekmesi, Küresel Çağda bilginin önemini farklı biçimde ortaya koymaktadır. Bu tür marka bağımlılığından insanların nasıl kurtulabilecekleri ve gerçek anlamda özgür tüketiciler haline gelecekleri ilginç bir soru olarak karşımızda duruyor. Hiç kuşkusuz; sürtünmesiz ekonomi mantığını genişleterek siyasal bağımlılık yaratan örnekler de bulabiliriz.
Gürcan Banger
Sürtünmesiz ekonomi; bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi gibi kavramlara yabancı olmayanlar için tanıdık bir kavram… 20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte bilişim ve iletişim teknolojilerinin ekonomiye yeni bir yörünge çizmesiyle birlikte ortaya çıktı. Sermaye, işgücü, girişimcilik ve doğa gibi klasik üretim faktörleri arasına bilginin eklenmesiyle sürtünmesiz ekonomi kavramının geliştirilmesi için uygun zemin oluşmaya başladı. Müşteri sadakatinin zayıflaması, pazarlama ve satış fonksiyonlarının üretim fonksiyonunun önüne geçmesi, inovasyon (yenilikçilik) ve ar-ge ile teknoloji geliştirme yaklaşımlarının daha fazla ilgi görmeye başlaması bu zeminin oluşmasında etkili oldu.
Sanayi Toplumunu da içine alan dönemin sonuna kadar ekonomik sistemin ana ekseni, mal ve hizmetlerin yeniden ve giderek daha fazla (tabii ki daha ucuza) üretilmesi idi. Sanayi Toplumunun son dönemi ile birlikte ekonomik sistemde önemli bir değişim oldu. Bu yeni süreçte sistem, mal ve hizmetleri yeninden üretmek yanında ‘yeni ihtiyaçların üretilmesi’ gibi yepyeni bir fonksiyon edindi. Örneğin daha mutlu olmak için ünlü markalara sahip gazlı içeceklerin tüketilmesi bir ihtiyaç haline dönüştü. Mesela şimdilerde bir cep telefonunu bir yıldan fazla kullanmak bir ‘insanlık ayıbı’ haline dönüştü. Öyle ki; kullandığımız eşyaların markası ve modeli, eşyanın kendisinden ve kullanımından daha önemli hale geldi. Bu süreçte firmaların (pazarlamacıların ve satışçıların) daha yüksek katma değer elde edebilmek için tüketim eğilimlerini ‘pompalamaya’ çalıştıklarını gördük.
İş dünyasının temel ekseninin üretimden pazarlama ve satışa kayması ile teknolojik ilerlemeler sayesinde maliyet düşüşü ve kalite artışı ‘müşteri sadakati’ olarak isimlendirdiğimiz kültüre ciddi bir darbe vurdu. Açıklıkla biliyoruz ki; yaşadığımız yüksek rekabet dünyasında artık ‘müşteri sadık değil’. Bir başka deyişle; firmalar için bir yandan müşterisini elde tutmak, diğer yandan ağır şartlar altında rekabet dünyasında kalıcı ve sürdürülebilir olmak çok ciddi bir sorun haline dönüştü. İşte; ‘sürtünmesiz ekonomi’ ya da ‘kapitalizmin sürtünmesiz maliyetleri’ gibi kavramlar böyle bir noktada oluştu.
Konuyu bir örnekle kolaylaştırmaya çalışayım. Dondurmayı çok sevdiğinizi düşünelim. İlk önce büyük bir iştahla yemeye başlarsınız. Zaman içinde belli bir doyuma ulaşıp daha fazla yemekten istemez ve bir zaman sonra yeniden ihtiyaç oluşuncaya kadar bırakırsınız. Bu, eski (geleneksel) ekonominin bakış açısıdır. Bir başka deyişle; müşterinin sürekli açlık halinin olmayacağını, zaman zaman tüketime karşı doygunluk hissedeceğini varsayar.
Sürtünmesiz ekonominin yaklaşımı ise müşterinin açlığının (tatminsizliğinin ya da ihtiyaç halinin) sürekliliği üzerine kurulmuştur. Bu varsayımın bir başka ifadesi, müşteri sadakati yaratmanın daima yeni (bağımlılık yaratıcı) yolları bulunabileceği şeklindedir. Örneğin ofisinizde iki tane lazer yazıcı varsa, bunların aynı marka ve model olmasına özen gösterirsiniz. Çünkü böyle davranmak, aynı tür toner kartuşunu kullanarak daha tasarruflu ve daha düşük maliyetli olmanızı sağlayacaktır. Diğer yandan söz konusu marka ve model lazer yazıcıyı kullanıyor olmak, ofisteki çalışanlarda bir alışkanlık yaratacağından bundan sonraki yazıcı alımları da aynı markanın (belki de aynı modelin) tercihi şeklinde olacaktır. Bu yaklaşım, firmada bilgi birikimi ve deneyimin sürekliliğini sağlarken, yazıcıyı üreten (veya satan) firma için de yeni türden bir müşteri sadakati oluşturmaktadır.
Sürtünmesiz ekonominin çok sık verilen örneklerinden birisi, bilgisayar yazılımlarıdır. Örneğin ofis yazılımları konusunda Microsoft alışkanlığı olan bir kişinin, bu şirketin yazılımlarını kullanmaya devam edeceği (sürekli yenilenen versiyonları tercih ediyor olacağı) kolayca gözlenen bir durumdur. Bir yazılımdan bir başkasına geçilmesi, o yazılımı kullanan kişilere yeniden eğitim verilmesi anlamına gelir. Bu da ek maliyet yükü demektir.
Son verdiğim örnekte bir noktaya dikkat etmek gerekir. Ofis çalışanlarının bir yazılım konusunda bilgi sahibi olmaları ve bir başkasını öğrenmek için ek maliyet (sürtünme maliyeti) gerekmesi, Küresel Çağda bilginin önemini farklı biçimde ortaya koymaktadır. Bu tür marka bağımlılığından insanların nasıl kurtulabilecekleri ve gerçek anlamda özgür tüketiciler haline gelecekleri ilginç bir soru olarak karşımızda duruyor. Hiç kuşkusuz; sürtünmesiz ekonomi mantığını genişleterek siyasal bağımlılık yaratan örnekler de bulabiliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
